Monday, October 31, 2011

Bundan hiç hoşlanmıyorum bak!

Saat 16:30 ve hava kararıyor.


Konteynerımda masamın üzerine denk gelen lambanın ampülü yine patlamış. Kullanmayınca bilmiyor insan tabi.


Böyle bir ürkünçlük, bir tedirginlik yaratırıyor bu durum. Dahası çaresizlik.


Okuduğum, Crime&Investigation için çevirdiğim seri katil biyografilerinin içindeyim sanki.


Neyse ki, 17:00de mesai bitiyor. Napalım!? Doğu'da olmanın saatler bakımından tek güzel yanı bu! Hah!


Ürperiyorum yoksa, hava mı soğudu bilemiyorum.


Siz biliyor musunuz ki, Türkiye'nin bir seri katili bizim üst kat komşumuzu *, öldürdü.


Ah travmalarım, vah travmalarım. Sonun gelecek mi?





Üzerime kuş pisledi?

Bu durumda yılbaşı özel çekilişi bana çıkıyor?!
Tüm tabakları şu yukarıdaki archeology'den yaparım o zaman!


Öyle bir evim olsun ki, her şey doğal malzemeden olsun. Bununla ilgili bir yazı hazırlıyorum zaten. Ancak şu fotoğrafı her gördüğümde paylaşmak istiyorum.


http://studiolav.com/index.php?/projects/studiolavxmarcvs/


Büyük meyve tabaklarına ihtiyacım var. Greyfurtlar için, narlar için, mandalina, portkallar için.


Ya ayva?


Sürekli bir talep halindeyim. Talep, talep, talep.. Gel.
Cuma günü pazara gidip, sırça alayım bari.


Kan ve Gözyaşı

Geçen haftanın özeti: kan ve gözyaşı.


Bir uğursuzluk, bir mutsuzluk. Hala da bitmiş gibi değil. Bu arada iyi şeyler de oldu ama sevinemedik.


Türkiye'nin hali belli zaten.
Bay Kuş yoktu bu hafta.
Her gün bir cam eşya kırıldı evde.
Kargo ile sorunlarım bitmiyor. 5 saat ötedeki şehirden gelmesi gereken kargo 1 haftadır kayıp. Elbette yine Yurtkıçı Kargo.
Aras kargo beni ilçeye maskara etti. 
Yolları ziftlediler, kaçtıkça karşımıza yeni ziftlenmiş alanlar çıktı. Araçlar battı.
Bulaşık makinası geldi, servis geç geldi.
Servis geldi, çamaşır makinasını banyoya taşıdık. Banyodaki sorun yüzünden musluğu körlediğimizi fark ettik. Tesisatçı yok.
Evde çamaşırlar tavana kadar yükseliyor.
Geçen hafta her gün en az 1 saati iş vaktinde evde geçirdim.
Bay Kuş beyefendi ailesini getirdi, tanıştık. Beyazlar giymeme rağmen sanırım annenin gözüne giremedim.
Planlar, hevesler hep kursakta kaldı.
Bay Kuş yokken amiri Mümin Bey ve Kurabiye Bey arayıp sordular.
Valizde hediyeler, süprizlerim, göstereceklerim kaldı, yerlerini bile değiştirmedim.
İş yerinde işler yoğunlaştı. 
Az iş var diye gönüllü bir işe başladım, ikisi bir arada patladı.
İyi şeyler de oldu demiştim ya;
yeni bir laptopum var, ancak IT mail ayarlarını yapamayacak kadar meşgül olduğu için dolapta duruyor.
2012 model bir Hilux var altımda. (Daha post etmeden gitti elimden!)
Bay Kuş'un artık bir aracı var.
Geçen hafta mideme yemek girmedi. Şunlarla beslendim tüm hafta:

  • 3 kase nesfit (tok tutsun diye).
  • 5-6 adet acur.
  • Salkım salkım üzüm.
  • 3 dilim ekmek ve dilim peynir.
  • Su.
  • Kraker.

Hepi topu bir hafta boyunca yediklerim bunlar. Canım istemediği için yiyemedim. Oysa ben bunların hepsini tek günde yerim normalde.


Pazar öğlen acıkıp hasret kaldığım balıkları düşünür, ağzımın sularını silerken, tvde suşi yapımını görmek beni neredeyse ağlattı. Ama dirayetimi kaybetmedim. 


Ahahuerhue 
Delirmeden kendime yeni bir uğraş bulmam gerekiyor. Örgüye mi başlasam?

Saturday, October 29, 2011

Whale Rider

2002 Yeni Zelanda yapimi hos bir film.
Tesaduf ettim, aile ve ailede yer edinme vs. 
Tam vaktinde seyretmisim.

Friday, October 28, 2011

Kör Bıçak

Sanki böyle böğrüme bıçak sapladılar. Öyle bir bıçak ki, kör. Kör ve çok acıtıyor. 

Belki gençken karşılaştığım ölümlerde böyle ağlamamışımdır. Başka hatırlamıyorum.

Bu üç oldu. Artık dayanmıyor kalbim. 

Thursday, October 27, 2011

Dokuzuncu Hariciye Koğuşu

Peyami Safa.
Bugun internetlerde gezerken okudugum tek satiri uzerine kitabi pdf olarak buldum ve 2 saatte bitirdim. Sanirim kisaltilmis haliydi, cunku 43 sayfa. Asli Inkilap Kitabevi baskisi 157 sayfaymis.
Tekrar okumak isterim. Orjinalini arastirayim.


Ne guzel demis Peyami Safa;



`Nüzhet bana yalan söyledi.
Dünyanın hiçbir Nüzhet'i yalan söylememelidir.
Öyle bir yaşta idim ve öyle bir mizaçta idim ve çocukluğumda o kadar az oyun oynamıştım ve aldatmasını o kadar az öğrenmiştim ki, yalan bana suçların en ağırı gibi geliyordu; ve bir yalan söylendiği zaman insanların değil, eşyanın bile buna nasıl tahammül ettiğine şaşıyordum. Yalana her şey isyan etmelidir.
Eşya bile: Damlardan kiremitler uçmalıdır, ağaçlar köklerinden sökülüp havada bir saniye içinde toz duman olmalıdır, camlar kırılmalıdır, hattâ yıldızlar düşüp gökyüzünde bin parçaya ayrılmalıdır filân... Zavallı mürâ-hik...
Nüzhet bana yalan söyledi.`


Yalana her sey isyan etmelidir.


Tuesday, October 25, 2011

Kargo ve Burundan Solumak

Bulasik makinasi gelecekti bugun. Saat 18:39 ve bu yazi bitince daha da gec olacak.


10 kere aradim. Evi bulamayacaklarini bildigim icin. Surucunun numarasi yok, sehirdeki merkezi ariyorum tabi. Adam dedi ki, `geliyor birazdan`. Ben de ciktim en yakin mihenk noktasina bekliyorum. 40 dakikadan fazla bekledim. `Hanfendi geliyor, geliyor` derken, hava karardi. Arabanin onunden etrafindan adamlar dolasmaya basladi. 
Nefret ederim boyle durumlardan.
Bir daha arayip bagirdim artik, `dalga mi geciyorsunuz siz? etrafimda adamlar dolaniyor, madem gelmeyecekti neden soylemiyorsunuz`.
Adam meger malzeme bosaltmak icin buranin en zenginlerinden, insaat malz satan adami bekliyormus. Beni ilgilendirmiyor. 
Dogru iletisim kursunlar, eve geldiginde de agzina sicmazsam ne olayim. Daha da kotusu o makinayi mutfaga kadar tasitacagim.
Burasi kucuk bir yer ve yol yapimi, insaat vs ilcede bir suru disaridan gelen adam var. Ben boyle seylere dikkat ettikce uzerime uzerime geliyor. 
S...r mi etsem artik? Sinirlerim dayanmiyor. 

Luxinabox.com


Bu site ne zamandır var (2009muş) bilemiyorum ancak ortaklar arasında ortaokul arkadaşımın olduğunu öğrenince reklamını yapmak istedim. 
Ama kızın benden ve blogumdan haberi yok. 


Neyse.


Site çanta kiralamak için yapılmış.


Harika bir elbise aldınız ama uygun çanta bulamadınız. Bulduğunuzda da "ohaaa bir-iki kere kullancam" dediğiniz çantaya o kadar para vermek istemiyorsunuz.


Kiralayın?!!


Araç kiralamak gibi işte. Hatta ileri seviyelerde eskort kiralamak da böyle bir şey. Sadece gösteriş! 


Kötü fikir de değil hani. 


Günlüğü en az 50TL'den 350TL ve üstüne kadar ürün var. Birkin var misal bir adet. Ben yapmam böyle bir şey ama yapana da hayır demem. Birkin değil de, uygun bir gece çantası kiralardım. Bir daha o elbiseyi giymeyeceğimize göre, elbiseye göre çanta almak ve kenarda tutmak ne kafadır.


Düğün kıyafeti var misal evde, ikinci el bulsam hemen satıvericem. Kızılay'a vermek biraz tuhaf olur. Zaten ya yeni olacak ya da tertemiz ütülü olacak!


Beğendiğim çanta da ABD2.800. Güzel.

Monday, October 24, 2011

Karl Bey


Bu Böyle

Böyle hissediyorum bugün. Sebep? Yok. 
Ya da var. 


Sebep: Q&A
q: Güneş yok? a: Evet.
q: BK yok? a: Evet.
q: İş yok? a: Evet.
q: Ev akıyor? a: Evet.
q: Uykun var? a: Evet.


Bu yukarıdaki bana benziyor vallahi. Kendimi toparlayayım biraz.


Dün gece güzel bir şey oldu. Tesadüfen Samurai Jack'e rastladım Kurabiyegillerin evinde. Oysa her akşam 169u tuşlar bakarım, yayınlanıyor mu diye. Meğer Pazar 20:15'te varmış.


Çok gürültü vardı, kendimi veremedim. Episode VII. O kuyuyu yok etti ama nedenini duyamadım ya!


Akşama episod episod seyretmeye karar verdim. 
Bu görseli de iki görselden birleştirdim, hatları tam oturtmadım ki bana ait bir izi olsun. Samurai Jack benim olsun!! 


Aşığım ben bu karaktere. Nabıyim? Beni Aku'dan koru Jack!

Sunday, October 23, 2011

James Patterson

Dun gece ozledigim sekilde bataniye, kitap keyfi ile bitirdim 4th of July'i. Okumasi oldukca kolay, ingilizcesi basit, 2-3 yerde basit bir erotizmin oldugu bir kitap. James Patterson'i gozumde buyutmusum. Bunu Mary Mary'i okudugumda kabul etmeliydim ancak o kadar basit bir kitapmis ki, okudugumu bile unutup gecen ay Kas'a giderken yanima alip, yolda fark etmistim.
Yine de Adalet Agaoglu'nun Bir Dugun Gecesi'nden iyi, yarim kaldi o kitap bu arada.

Saturday, October 22, 2011

Devilled Eggs | Şeytanın Yumurtası

Şeytanın adı geçmişken, şöyle de bir şeytan yumurtası var:
Türkçesini bilmiyorum, uydurdum. Araştırmayacağım da!


Şimdi yumurta da güncellendi! 30 adeti artık 9 lira! Bahçem olsa tavuk alıcam yeminlen. Çok öfkeliyim bu "güncelleme"lere. Terör isyanında gizli gizli zamları sıralıyorlar. Neyse, başka postta kusayım öfkemi.


Yukarıda Martha Stewart yengenin sitesinden çalınmış fotoğrafı ile "Devilled Egg"leri görüyorsunuz. Bunlar bildiğiniz haşlanmış yumurtalar. Kendileri "hors d'oeuvres" (ordövr okunur) olmakla birlikte, hardal ve mayonez ile karıştırılmışlardır. (jö mapel Jardzy, jö sui kuzinie)


Tek sorun, yumurtanın haşlanınca çıktığı yer gibi kokması. Bunu da göze alıyorsanız, istediğiniz miktarda yumurtaları haşlayın. Benim üst kat komşum Tyler yapardı bunu 30 yumurta ile, tüm apartman kokardı. Davetlere geç kaldığı için, ben gider yardım ederim artık çocuğa. "Gizli tarifim" dediği şeyi 1 kere seyrettim, ezberledim. Mayo ve hardal için miktar vermeyeceğim, kişiye göre değişir zira.

  • Yumurtayı haşlayın uzun uzun.
  • Kabuklarını soyun.
  • Dikine ikiye kesin ve sarıları derin bir kabın içine atın.
  • Beyazları da uygun servis tepsinize sıralayın.
  • Sarıları kapta ezin. İçine sarı hardal, mayonez, tuz, biber ve eklemek istediğiniz ne varsa ekleyin. (Yeşil soğan koyan olmuş, karides, sosis, sucuk vd.) 
  • Sonra da istediğiniz tada ulaştığında ister kaşıkla, ister temiz bir torbanın içine koyup, köşesini keserek beyaz yumurtaların içine tekrar koyun. Üzerine kırmızı pul biber atabilirsiniz.
  • Atın buzdolabına, soğusunlar. 
  • Soğuk soğuk servis yapın.

Öğle, akşam istediğiniz vakitte yiyin. 


Bunun bir de Tyler gibi hastaları var; http://www.deviledeggs.com/.

Şeytan Ayakta, Şeytan Ayakta, Şeytan Ayaktaa

Şeytan ayakta gerek. Sabah 4te bu şarkı ile uyanınca, o sersemlikle "azapta" aklıma gelmedi. "Şeytan ayakta" diye diye uyudum. Şimdi siz de azap çekin bakalım. Hay kör şeytan, Red Guy. Senin şu poponu sevdiğin kadar kimse kendini bile sevmiyordur. 
Ve sen "Tarkan! Nedir arkandan sarkan?!" Şeytanın kuyruğu, evet.

Friday, October 21, 2011

Örgü Örebilen?

Buna bayıldım, bayıldım! Rengi de harika.
Anneme söylesem örer mi ki? Çok zor değil gibi, hem kol kesmek de gerekmiyor!


Ben lastik örmeyi bilmiyorum, o yüzden öremem! 
Daha da utanç vericisi, ben örerken babaanneler gibi ipi boynumdan geçiriyorum. Ama aşırı rahat oluyor. Annem bir dalga geçti benimle, bir daha da elime şiş almadım, sırtımı kaşımak haricinde.


Ve ne hikmetse örgülerim taş gibi oluyor. Al kese yap, ikinci gün parçalansın. O yüzden örmüyorum işte! Tamam mı?!!


Annem eskiden ünlüydü bu konuda. Harika kazaklar örerdi. O zamanlar Sümerbank dışında kazak alınabilecek yer yoktu, o yüzden Kemeraltı'na (neden Kemeraltı'ya değil?!) yün almaya giderdik. İp denmiyordu o zamanlar. 


Sonra annem gözlerim bozuk diye attı kenara bu işi. Çok sonra tekrar denettiğimizde, kolları karpuz kol yapmaya başladığını fark ettik. Ama bana 2008de ördüğü bir kazak var, insanlar nereden aldın diyebiliyorlar. Boğazlı olduğu için giyemiyorum artık. 


Neyse, geçen senelerde bir yün iplik firmasına mail attım. "Ben öremiyorum. Acaba siz sitenizde böyle bir faaliyet başlatsanız. Biz model ve renk seçsek siz de ev kadınlarına yaptırsanız, parasını ödesek" diye. Şöyle bir cevap gelmişti. "Ürünlerimiz şurada burada satılıyor." 
Okuyup da anlamamışlar bile. Oysa ben onlara girişimcilik ve sosyal sorumluluk projesi önermiştim. Onların kaybı.


Sonra da internetten duyuru yazıp, Ankara Batıkent'te bu işi yapabilecek bir kadın buldum. Batıkent'e ne zaman gitsem kaybolduğum için araba/metro fark etmiyor, hiç düşünmedim bile gitmeyi. 


Şimdi ben bu eteği deliler gibi istiyorum. Yapmak istesem, ipini nereden alırım, modelini nereden çıkartırım, dümdüz öremem ki ben, Alper'in eşine mi söylesem, kız öğretmen hayatta uğraşmaz.


Örgücü de mi yok? 


Bu da güzelmiş bea,


Neden sarı?
Bir renkolojist bana anlatsın, regl vakitleri neden ben hep sarıya gidiyorum?


Kalın şişlerde örsem, kırçıllı yün ile, hatalarım ortaya çıkmaz sanki?! Off bu etek bende sorun olacak.


Hee bir de pantalon/tayt üzerine giycem, benden başka giyen görürsem üzerinize kırmızı boya dökerim PETAcılar gibi, yeminlen. Fikrimi çalmayın!

Düğün Davetiyesi

Kate Middleton olsam belki yapardım böyle bir şey. Davetiyeyi erkek tarafı mı yaptırır? Hmmm. Evlensem mi?
http://www.etsy.com/listing/75143065/viewmaster-invitation-100-qty


Ben küçükkene vardı bunlardan. Çok severdim. Tekrar görünce bir tuhaf oldum. Kim & Jack! (Ya da en son kim evlenecekse) Beni de çağırın lan düğüne. Gelmesem de böyle bir davetiyem, viewmasterim olsun! Hem gelirim belki, size oryantal yaparım. ABD'de nerde görceniz. This is a win-win situation, come on guyz!!BİR

Bana Gel, Benim Ol, Sana Gözüm Gibi Bakarım. Yeminlen.

http://baggubag.com/#Leather


Buna ihtiyacım var. Elimdekiler ihtiyacımı karşılamıyor. Valla bak. Hem deri hem de sade. *sigh*


Karşıma "wants and needs" çıkarmayın. İhtiyacım var diyorum. Çok.



Thursday, October 20, 2011

Çok Şanslıyım

Bugünlerde bir üzüm sevdasıdır gidiyor bende. Bir de kansızlık sorunum var, çok üşüyorum. Bedenim talep ediyor sanırım.


Ama bu üzüm sevdası tek bir üzüme; Erzincan'ın Cimin üzümü.


Mayhoş bir tadı var. Dünyada şarap olmayan tek üzümmüş. Sebebini açıklayamadılar. Ben yıkamadan yerim, öyle de yapılması gerekirmiş. Plastik torbaya koyunca salıveriyor kendini. Günlerce beklemiş gibi oluyor. O yüzden kasa ile almıştım Pazar günü. Bir de dere kenarında yetişiyor bunlar. Gidip görmüştüm elbette. Üzeri puslu. Bu pusu da üzüme özelmiş, dereden kaynaklanıyormuş. Bağda çekilmiş fotolarım var ama araştıramm gerek.


Bugün de iş yaptığımız bir firmadan hediye geldi. Üzerine de telefon ettim dayım geldi. O da sever üzümü. Yarısını aldı sanırım. Evde daha bir bu kadar var.
En güzeli de adama üzüme karşı olan sevgi ve hayranlığımı anlattığımda, izine gittiğimde eve de yollayabileceğini söyledi. Onlar senede 2-3 ton böyle dağıtırlarmış. Ben de severim böyle şeyleri, bereketi artar. 


Üşenmiştim bugün dolaptan çıkartıp yemeğe, önüme böyle geldi. Çok mesudum. Akşama kadar 3 salkım yerim ben şimdi. Bir de en büyük bağ onlarınmış!!! Uuuvvv! 
Sağlam bağlantılarım var millet!!!!


Bu da 2010 senesinde meşhur bağlardan birinde bekleyen Ciminli Emeyigil'den Paşo'nun oğlu Hasan Irmak, 80+ yaşında, korucuların belası.
Tekrar gezmek gerek. Hayat böyle geçmiyor!! 

İç Savaş

İnkar edemiyoruz. Memleketin bu taraflarında bir savaş var. Ama bu konularda konuşamıyorum.


En sinirimi bozan da Gülben Ergen oldu. Boşanmadan önceki kafa ile şimdiki arasında fark var. Annelikle alakalı değil bu. 
Sevgiliye göre müzik dinleyen ergenler gibi. Soyadından belli işte. Gülben Ergen'se, Kamer Genç'tir. 


Bu cumartesi yapılacak olan adını benim koyduğum aylık "Asemble"miz bu durumdan ötürü iptal edildi. 


Makinamın şarjörü bitti, odun ateşinde kara çaydanlık ile yapılan çay ve iş makinası dibindeki kahvaltının fotoğraflarını çekemedim. Çok soğuktu. Böreğim daha iyi olabilirdi. Olacak. 


Üşüdüğüm için ateş başına geçince tütsülenmişim, kokuyorum. Acıktım, yemedim böreğimden. Birşeyler kemirmeliyim. Sıkıldım, oturuyorum. 
Taş mı satın alsam?! 

Bugün Ne Giydim | What I Wore Today

Aklıma geldi. İnce montumla kalın yeleğimi birleştirdim. Renkte ahenk yakaladım. Açık havada daha iyilerini çektirmeye çalışacağım.

Bluz / Blouse: Zara 
Mont / Jacket: Mudo
Yelek / Vest: Pawnee
Pantalon / Pants: Mudo (Aslında Yeşil / IRL Green)



Wednesday, October 19, 2011

Mum Isiginda Yemek Pisirmek

Yemeyi tercih ederdim.


Ogle tatilinde aksam icin planlar yapilirken, `siz erkek erkege takilin, ben evde olacagim. G*tum isterse evi temizleyip, patatesli borek yapacagim` demistim. G*tum istedi neyse ki, bir haftadan daha fazla bir suredir talepte olan boregi yapmak icin mutfaga gittim. 
Dugmeye basinca lamba yandi ve patladi. Ampul yok, diger odadan almak istemedim cunku korkutuyor elektrik beni. Boyum da yetmez dedim, yaktim bir mum. Bu durumda Bay Kus'u cagirmak da gereksiz. Bu gece azad ettim kendisini :P
Mum bu hale geldi ben calisirken, etraf alev almadan mudahale ettim!
Mayali hamur yaptim. 40 dakika ve yuzgorumlugunden sonra benim ufacik hamurum aha bu hale gelmis. Biraz daha beklesem sehri ele gecirecekmis! Ben makinaya ulasana kadar cokmus azicik.
Ici icin hazirladigim patateslerden birini yana yana yedigim ve hamur kendisinden beklenenden iri oldugu icin, ic yetmedi. Ben de peynir ve rus salami ile cesit yaptim.
Bu pismeden evvelki hali. Tarif eksik geldi bana. 3 yumurta sarisi kullandim ustlerine. Ic de yetersizdi bi' kere!


Bir de bir sirrimi vereyim. Mutfakta en sevdigim sey firinda pisen yemegi seyretmek. Varsin bebekler, kediler camasir makinesi ile kendilerinden gecsinler, ben icindeki lambanin isiginda pisenlere hastayim. Bu bizim sirrimiz olsun. Anneagg! senden sonra firini temizlemedim, ustune yaglari da internette sergiledim. Senden sonra benden once... 
Ve sonuc:
Tad?


Bilemiyorum. Saat 21.30 olmus. Yersem uyuyamam, yarina mahvolurum. Zaten artan rus salaminin yaglari yemek borumda dolaniyor. Uzerini kapatip, siparis sahibine bilgi verdim. Yarin ogrenecegiz tadini.


Harika yemek yapiyorum ben, harika! 


Bir dus ve yatakta kitap. Ozlemisim boyle keyif yapmayi. 

Çikolata Sevgilim

Gazete okurken görmüştüm, Cuma günü. Canım çekmişti. Meyil attımdı.
 
Biraz önce geldi elinde kutu ile. Açtım baktım, likörlü ve bitter çikolata. Bir de daha öğle yemeğinden sonra sormuştum, "çikoalta var mı?" diye olmayacağını bile bile. 
Amaaağğğğğ;

Herkese böyle sevgili lazım. Herkesde olsa zaten dünyada sulh olurdu yemin ederim.

Ben Demiştim Ki Size!

Bu demişliğim;

http://jardzy.blogspot.com/2011/09/modada-gelecek.html


Bu da piyasalara çıkış.

Madewell Fall 2011 Look Book

Şimdi bana bunlardan bulup yolluyorsunuz, adresim;
Doğu Anadolu E şehri, XYZ ilçesi. Köre sorsan gösterir beni.


Bir de diyorum ki,


Şu aralar cuff pabuçlar moda ya, kollarımızı doldurduğumuz bileklikleri ayaklarımızda da göreceğiz takı olarak. Görmesem de ben takıcam, andım olsun. Yaz gelsin :/

Klima Kumandası ve ben; ve Çay ve Kardeşlik Yemini

Her mevsim değişiminde aynı şey; hangisine basınca ısınıyordu/soğuyordu?


Çok zekalısınız! "mevcuttakini değiştir" diyorsanız, ancak ben "o muydu, bu muydu?" derken, yaz ayarını çoktan unuttum/kaybettim. Dedim ben dün, sonbahar geldi diye, gittikçe soğuyor hava işte. Ellerim buz gibi, ha evet, ardım da karpuz gibi.


Üşüyünce, acıkınca, uykum gelince böyle sinirli biri oluyorum ben. Gidiyim de sıcak bir şeyler içeyim :/


Hah,


Çaydan bahsedelim, evet.


Ben çay içmem. Aaaaaaaaaa! evet, tepkiler gelsin. Sanırım Türk değilim.


Annem kadın biz küçükken tek bir demliği kendi başına içermiş. Son 3 seneden önceki 5 sene de "çay içmesem başım ağrıyor, uyuyamıyorum" diyordu. Ve o son 3 sene de akşam içerse uyuyamıyor. Yani aslında annem eskinin tiryakisi, yeninin Jardzy'si. İngiltere'den hediye gelen 8 farklı çayın kapaklarını bile açmamış!


Annemi neden anlattım? Ailedeki çay alışkanlığını görün diye. Baba da içer. 


Ama biz küçükken sofrada asla "çay içicem ben" diye tutturmadık, 3 kardeş. SEK sütün kırmızı kapağını ben açıp, önce ben içeceğim kavgası çok yaptık. Çay içmemek benim için bir kardeşlik yemini gibiydi. Tadını sevmiyorduk ve bize sırasıyla "çay iç, bir bardak iç, açık iç, ölümü ye" baskılarına birlikte göğüs geriyorduk. Özellikle de gezmeklere birlikte gittiğimiz için annemin yanında, o yaşlarda birbirimize arka çıkıyorduk. Ne kızıp surat asıyordunuz ki ev sahipleri, çaydan tasarruf ediyordunuz!!!!


Önce ablam bozdu yemini, üniversiteye dışarı gönderdik, geldiği günlerde kahvaltılarda çay içtiğini gördüm. Soğudum ondan, bir daha da konuşmadık.


Ben aradaki 2 yaş farkıyla üniversitede de yenilmedim. Sonra Tomurcuklu Prenses başladı kahvaltılarda çay içmeye. Suratına çarptım, "bozdun kardeşlik yeminini sen de" dedim. Ama onunla ilişkimi kesmedim. Aksine onu kazanmaya çalıştım. Kazandım ama çaydan ayıramadım. 


Ben hala içmiyorum. Aralarda sondaj sahalarında mecburen içtiğim olmuştur, hiç içmiyorum diyemem. Sonra eğer semaverde yapmışlarsa, oduncularla içmiştirim, bir de Sıcak Hala'da içmiştirim. Arada da "kısmetimi çevirmeyeyim" diye gelenleri de bir yudum anca içip, bırakıyorum. Çünkü tadını sevmiyorum. Sevmiyorum, evet. 


"Ah şu vapurda, Kordon'da denize doğru bir çay içelim" diyenlere böle böle o_o bakarım ben eğer bilmiyorlarsa. Bilen zaten teklif etmez ama ayıp olmasın diye yine de arada sorarlar. Suratımı ekşitiyorum sanırım, çok ayıp oluyor. 


Bir de acaip bir durumum var, çok güzel çay yapıyorum. Eve çıktığımızdan beri tiryaki olan Paşa Bey istedi diye porselen çaydanlıklı çay takımı aldım. Kendisi yapınca olmuyor benimki gibi. Gelen giden de seviyor, bazen demlik az geliyor. 


"Yaparsam en iyisini yapmalıyım" takıntım ile bunu da başardım. Bir gün kendime çay demlersem kıyamet yaklaşmıştır demektir, tıpkı çekirdek çiğdem çitlediğim gibi.


Bu arada bulmuşum düğmeyi! Oda ısındı. Keyfim yerine geldi. Kaş'ta aldığım bir ürünün yanında hediye gelen BeşiBirYerde'yi içiyorum. O da içinde biberiye var diye. Meğer zayıflama çayıymış, güzel güzel. İçeyim bunu ben.


Bana vercen suyu, ne kahve ne çay! Kış ise kış çayı:


Bu benim tarifim. Çok insan iyileştirdim, sakinleştirdim bununla ben. 


Kaynamış  suyun içine 
bir tutam ıhlamur çiçeği,
küçük bir parça tarçın,
uyuyamıyorsanız oğulotu veya mayıs papatyası,
2-3 adet kurutulmuş kuşburnu,


ve eğer tadından hoşlanıyorsanız ve ihtiyacınız varsa,


ve/veya
biberiye,
limon kabuğu,
zencefil tozu,
melissa vd.


bekleyin demlensin, ya terörist ocağı üzerine koyun ya da normal çay demliği altında. Varsa Bodum'da demleyin, yoksa süzgeçle kocaman bir kupaya koyun.
Mis. Şeker koymayın ama, yazık. 

Tuesday, October 18, 2011

Bunu istiyorum beeeğğn!

30TL hem de, kargo ile olsun 37TL.
Para harcamayacağım dedikçe harcıyorum ya, yüzüme tüküreyim. Paşam istemiyor, alsam saklasam mı?
Yıkanabiliyor olması süpers! 

Mevsimlik Elbise

Fermina Daza'ya geliyor.
Sheggy marka, Zara çakması elbisem. 29TL.


Altına da kopkoyu siyah bir çorap arıyorum. Böyle Penti'nin Wet Look'u gibi ancak lateks görünümlü. Simsiyah. 
Gina Tricot taytı gibi ama dizlerindeki katlar olmadan falan. Evet, tayt da olabilir. Koyu gri pabuçlarla giyeceğim, izin çıkarsa! 
Bazen böyle giyinip dolaşmak istiyorum işte, o zamanlar buradan bunaldığım anlar oluyor. Ya da o istekle bunalıyorum. Fasit bir daire. Evde mi dolaşsam acaba?

Bugün Ne Giydim | What I Wore Today




Gömlek / Shirt: Atmosphere (Primark'tan 2009'da aldımdı)
Kot / Jeans: Wrangler (Chris'e ait)
Deri ceket / Leather Jacket: Gittigidiyor / Turkish e-bay

I am the cowgirl without a horse :(

Güz

14 Kasım 2009
 14 Kasım 2009 (buradaki kesiklik rahatsız etsin istedim, kestim böyle)
17 Ekim 2011
Penceremden gündoğumu

Bugün sonbaharın başlangıcıdır benim için. Buraya geç geldi, nabıyım?!
Önceki soğuklukları saymıyorum.

Git Üzerimden, Git! Beni Rahat Bıraaak!

Akşam bir karış suratımla eve geldiğimde, önce mutfağın son kurutmasını yaptım.


Sonra da peynir keserken, bıçak peynir içinde kırıldı, bileğimin altındaki tabak da yere düştü, kırıldı. Biraz rahatladım o zaman. 


Attım gitti umarım uğursuzluğu. Gece de ne hikmetse geç yattım (23:00 civarı), benim için pek bir geç saat ama bir sıkıntıdan değil, Keyifli bir akşamdı benim için.


O Ses Sensin'i izliyordum, 1 Kadın 1 Erkek'te uyumuşum artık. Günlük hayatıma farklı bir boyut kazandırdım. Ha bir de o Hadise ile Murat Boz sevişmezse ne olayım!


2008 senesinde Bugün gazetesi Murat Boz'un posterini verdiğinde, ofis konteynırıma renk gelsin diye duvarıma iğnelemiştim. O yüzden bir gönül bağım vardır o adamla ama ne şarkı söyler bilmem. Artık öğrendiğim şey de, flörtöz olduğu. (ne acaip bir kelime, fritöz gibi) Şimdi gelse şu kapıdan girse, bana ver dese, 20.6987 tane olsa birini vermem. 


Fark ettiğim ve ettiğim anda içimi acıtan da, uzun zamandır müzik dinleyememiş olmak. Geçen ay sömürdüğüm SoulSeek albümlerimi yarın yanımda getirmeliyim. Şimdi de geçen senelerde birikmiş arşivimi açayım da ruhum biraz nu jazz görsün, gıdasını alsın. Hayatımın anlamı kendini hissettirsin. Müzik klasörümün adı "Music is My Boyfriend" iken ne hallere gelmişim meğer.


Play it again, Sam!! Ya da Öncel Seçgin!
Müzik yapsanıza tekrar Öncel Bey! 
"I'm in a hope for change again"

Monday, October 17, 2011

Kaza Geliyorum Der

Meslek hayatımda bunu çok net gördüm. Kazaların maalesef sadece %1i önlenemiyor.
Dün ilçe yollarında köşekapmaca oynadığımı, motorlu araç sürücüsü eşşekleri, evhanımı eşşekleri ve ürkmüş eşşeği anlatmıştım.


Bugün de mutfaktaki sorunu hallettirmek için eve gittiğimizde, tamirci bey beni vanayı açmaya gönderdi. O esnada telefon gelmişti, acil işe dönmem gerektiğini öğrendim.


Vanayı açmamla, foşş diye bir ses geldi. Hemen kapattım vanayı. Bağırıyorum yukarı noldu diye, "Jardzy hanım açın vanayı" dedi adam.


Açtım. Yine ses var, herhalde musluğu açtı diye düşündüm. Yukarı çıkınca baktım ki, benim meşhur göllerimden biri bu sefer mutfakta oluşmuş. Bir de Tema Vakfı, Erozyon Dede konuşup duruyor. O kaybettiğiniz göllerin tümü benim evimde. Gelin alın, istemiyorum ben.


İşe dönmem gerek, ortalık su. Biraz sildim, bıraktım. İlçenin iki yolu var. Alt yolu hiiiç sevmiyorum, çünkü üst yol ile birleştiği yer beni endişelendiriyor. Mecburen oradan gittim. O iğrenç bağlantı yolunda da çaaaaaaaaaaaat arabanın aynasını çarptım, kırdım.
Images Google da kırılan parçanın bulunmasının sevinci.

A.k. Amarok'un da yedek parçası yok henüz ülkede. Sevemedim şu aracı zaten. Büyük araç seviyorum da, ülke buna hazır değil. Aynasız genişliği, 1954müş. Aynalar da 48 numara ayakkabı büyüklüğünde x2.
Sabah da diğer şirket aracının üzerine dozer çıkmış. Üst üste. Canım çok sıkıldı. Kendime yediremiyorum. Yukarıdan geçen bir araçla çarpışmayayım diye aynalara bakarken, o daracık yola park etmiş koca servis aracını ve genişlikleri hesaplamadım tabi. Sinirliyim ve nefret doluyum şu an. Bir de bu şirkette kaza raporlarında adım geçiyor ya, nasıl deliriyorum, anlatamam.
Kollarımı bağlayıp oturasım var.

Şehir - İlçe ve Eşekler

Cumartesi gecesi biraz da kendimi toparlayayım diyerek, Muammer'lere gittim. B'ye "nohut köfte yapacağım" demiştim. Öz hakiki annem kadının, geldiğinde kilolarca nohut alıp (hiç de yemem) haşlayıp şu kadarcık buzluğa tıkıştırmasından kelli, buzlukta buz kabı koyacak kadar bile yer kalmadı. Yer açmam lazım.
Muammer, 5te aradığımızda, "yola çıkıyorum" demişti. İş ile ev arası 12 dakika.
Ben de desibeli kuvvetli rondoda nohutları ezmeye çalıştım, çünkü kendisi direnişçi çıktı.
Nihayetinde köfteleri yuvarladım. Buzdolabında beklettik, saat oldu 6. Meyve yedik vs oyalanıyoruz. TVde Star açıktı, sesimi çıkarmadan Sihirli Annem'i seyrettim, çünkü B seyrediyordu. Belki o da benim ilgi gösterdiğimi düşünerek zorla seyretti, bilemiyorum.
7ye 10 kala gibi geldi Muammer. İşyerinde sorun olmuş, onu anlattı. "Ben bir gideyim şu kokteyl (yürüyerek 2 dk mesafede) nasıl gidiyor, yemeğe gelirim birazdan" dedi. Biz de sofrayı hazırladık. O evde masayı kurmak benim görevim. Toplayıp bulaşıkları yıkamak da. O evde "odam var benim" diye söylene söylene, 1 hafta yaşamıştım. Evin kızı ilan ettiler beni konu komşuya, öyle rahatım yani.
Köfteleri pişirdim, Muammer'in artık gelmeyeceğini bildiğimiz için de oturup yedik. Ben görevlerimi yerine getirip, koltuğa uzandım. Annem B mutfakta ertesi günün gününe hazırlanıyor.
Uyumuşum.
Misafirliğe gidip de uyuyan insanlardanım ben.


Seneler evvel benim evime gelip de koltukta uyuyakalan İzabel'e bakıp, "demek ki evde rahat ediyor" diye düşünmüştüm. Ama o benim gibi iki saat uyumamıştı.


Muammer çaydanlık almaya eve geldiğinde 10 gibi zil sesine uyandım. Israrlara göğsümü siper edip, eve döndüm. Uykusuzken ne kadar aptal ve sinirli olduğumu bildikleri için, "10 dk bekle poğaça götür" üzerine, "beni biliyorsun" dememle, B ayağa kalkıp beni geçirdi.


Ertesi gün de erkenden kalkıp, GadaBey ile şehre indim. İlçe ve iş yerinde yavaş sürmeye alışmışım. 2,5 saatte oraya varmışız :/ Dayı telefoncuda sızlanınca anladım. Dönüşte de 1,5 saatte döndük. \m/


Şehre gider gitmez de, oraya gir, buraya gir. 15:30a kadar alışverişin canını çıkardım. Pazar günü çarşı izni günü ve askerden farkı olmayan güvenlik çalışanları da sınava gelmişler. Şehir öyle bir şehir.
Alışverişte artık sahip olmak istediğim bulaşık makinası tableti, tuzu ve parlatıcısından şık bir gece elbisesine kadar bir sürü şey aldım. Aşık olduğum seramik tavadan bir tane daha aldım. Migros'ta 50TL olan şey, başka bir yerde 30TL idi. 
Bir de telefon! +100 ÖTV "güncellemesi" ile birlikte. Yunanistan kadar aklımız yok, niye sokaklara dökülmüyoruz?!!


Neyse, biraz önce öğrendim ki, tablet alınca tuza gerek olmuyormuş. :/
Bugün o makina alınacak! Tuzu da konacak içine, tableti de. Hatta ileri gider, makina kokusu bile alırım!!!11! 


Şehirden köye dönen ben, bir vidyo oyununda gibi sağa yanaşıp da sola dönen, sinyal vermeyen sürücüler, balkondan aşağı su döken emekçi kadınlar, önüme atlayan çocuklarla bir sürüş testinde gibiydim. Buna rağmen akşam sağ salim eve döndüm.
Sabah da köyü iliklerime kadar hissettim.


Yolun solunda sakince bekleyen bu sıpa öndeki Lada'nın yanından geçmesi ile koşmaya başladı. Lada bastı gitti. Ben de sıpacık yolun ortasından gittiği için yavaşladım. Arkadan gelen servis eşeği görmeden sollamaya kalktı. Tam eşek önümde ezilecek diye beklerken, aptal adam farkına vardı, geçti eşeği ben yavaş gidince eşek yine bana kaldı. Sonra ben eşeği geçtim o esnada karşıdan bir araç daha geliyordu. Eşek şaşırdı, bu sefer o aracın önünde ters yönde koşmaya başladı. Gerisini göremedim. 


Burada önünüze tilki çıkar, sincaplar çıkar, ağzında yılan ile yırtıcı kuşlar, keklikler, inekler... Ama senelerdir aynı yere bağlanıp da, her sene baharda dünyaya yeni gelen bir sıpa, ilk defa kendini araç önüne attı. Bu bir kıyamet alameti olsa gerek. Düzen bozuldu.


Benim hayatımdaki atraksiyonlar da bunlar işte. Temmuz ayında Koca Leşker için getirilen "sanatçı"lar (bkz: şehirden sanatçı getirmek) (sanatçı; önünde org'u ile size türkü çığıran, CDsi satılmak üzere plastik sandalye aralarında gezdirilen şarkı söyleyen insan) ve aylık partilere getirilen ancak henüz göremediğim *bne haricinde "dışarda" eğlenemiyoruz pek, konserlere gidemiyoruz.
Bu ay o partiye gidilecek, Muammer'in yaşgünü çünkü :/

Saturday, October 15, 2011

Jardzy | The Witch - Come and Get Me If You Dare!!!

Evet.


Buna inanan bir kaç insan var. ama kasıtlı değil, nab'yım?! Denk gelmişti.


Bugün böyle dolanıyorum internetlerde. Şunu gördüm:
Saçlarım kısa değil. Ama uzun olması hoşuma gidiyor. Biraz daha uzayabilir, sorun değil. 


Bu nedenle de Coolik sevgilimden ıslanmayan kağıt istedim. O da getirdi. Banyoya yapıştıracağım. En kısa zamanda başlıyorum.
Başka büyüler de var, misal, ben deniz kızı olmak istiyorum diyenler için;
"Spell to become a mermaid when you touch water"


Ama bilin ki, herkes denizkızı olamaz!
Bu da büyücünün/mecikçinin notu:
"I know this spell works but it may not work for you only some people become a mermaid from it"

Friday, October 14, 2011

Kasap Maydanozu Ödülleri - Adaylar 6


Vakıflar İstanbul 1. Bölge Müdürlüğü, Bahçelievler'deki arazilerinin yarısını yeşil alan yapan Büyükşehir'i Allah'a havale etti! Askıdaki plana itiraz eden Özekinci, dilekçesine vakıf duası ile bedduasını da ekledi. 'Bunu dikkate alarak karar verin' çağrısı yaptı!



Benden de size gelsin, sizi Allah'a havale ediyorum.

Orası yemyeşil kalır da, maydanozlar bürür inşallah. Yoksa bu fikirdekilere yetmeyecek.

O-Ha!


Marakeş, Fas | Tam Zamanı

Ocak 2009'da gitmiştim ben Marakeş'e. Türkler genelde Mayıs ayında gitmeyi tercih ediyorlarmış. İlle de deniz demezseniz, diğer aylarda da gidilir.


İçimdeki seyahat etme isteği ile yazıyorum bu yazıyı. Bir süre bacağımı kırıp oturmaya karar verdiğim için, anılarımla kendimi kandıracağım.


Ocak 2009 çok soğuk geçen bir aydı. Ben İngiltere üzerinden gittim. Londra'dan uçtuğum için, önce Kazablanka'ya uğrayıp, sonra da Marakeş'e inmiştik. Zagrep-Dubrovnik uçuşları gibi.
Pasaport kontrolde klasik asık suratlı, dehşet saçan bir adam vardı. Benim pasaportumla iyi bir iletişim kuramadıkları için odadan bir polis çağırdığında, "Olamaz, beni geri gönderecekler!" endişesine kapılmadım değil. Neyseki geçtim. Havaalanı çok şık. Pek temiz ama ufak tabi. Uçaktan yürüyerek terminale gidiliyor. 
Akşam vakti indiğimiz için bu fotoğrafı giderken çektim.

Kalacağımız B&Bın sahibi bize ulaşım için çok hoş bir araç ayarlamış. Oha dedim, çok lüks bir yerde kalacağım! Havaalanından uzaklaştıkça temizlik azalmaya başladı. Araç bizi bir pis ve karmaşık otoparkta indirdi. Beni takip edin dedi. Marakeş'te lüks bir otel yerine böyle bir yeri tercih ediyorsanız, travel light! Çünkü daracık sokaklardan yürüyorsunuz ve yollar da dümdüz değil. Taşlı olunca "çekçekli" valiziniz çok gürültü yapıyor! Başkalarını rahatsız etmeyin.

Otel bu:
Riad El Grably
Bu fotoğrafı çekmemin amacı şuydu, kaybolursak otelin adını sorabilelim! Çünkü sokaklar daracık, dışarıdan otel olduğu anlaşılmıyor. Tamamen konservatif bir yaşam var. Sokaklar birbirinin aynı. İyi ki de çekmişim, yoksa nerden hatırladım adını!


Odaya çıkınca, yatak pek temiz gelmedi bana. Banyoya gittiğimde de koca bir FranzKafka beni bekliyordu. Biraz takıldı banyoda, sonra hakimiyetin benim olduğunu anlayınca gitti neyseki. BAnyoyu çekmediğime bin pişmanım. Bir sabunluk vardı ki, satın aldım, kullanmadım bile. Çeyizime koydum. Banyo güzeldi, Konya'da babaannemin ev duvarlarındaki taşla sürterek parlatma tekniği uygulamışlar.
Ocak ayında bile korkunç bir nem vardı ve akşam 10da bile hissediliyordu.
Oda bu. Sağda radyatörün olduğu yerin yanı kapı. 3 basamakla içeri giriliyor.
Bu da yatak odasının kapısından görünüm. Soldaki basamaklar banyoya çıkıyor. Karşıdaki de dolap.
Oldukça geniş aslında ama soğuk!


Yol yorgunu olsam da, yatak yumuşak olduğu için ve nefes almakta zorlandığım için (I have a breathing problem) rahat uyuyamadım. Sabah da ezanla irkildim. Dünyanın hiçbir yerinde ezan bu kadar kötü okunamaz! Ne bir ahenk var, ne de imamın sesi iyi. Merkezi sistem de yok tabi, ardı ardına kötü onlarca ezan dinledim. Anladım ki onlardaki ezan standardı böyle. Üzüldüm, çünkü gerçekten korkutucu idi ki, ben ezan saati uyanırım genelde. (Allah beni namaza bekliyor)


Nemli yataktan kalktıktan sonra kahvaltıya indik. Allaaam! Bu bana yapılır mı?


Her şey tatlı. Ne bir peynir var, ne de zeytin! Afrika'dayız Dude! Napalım, kontinental kahvaltı böyle oluyor, bu da yöreye özgü, aç mı kalıcaksın? Yedim tabi, sarı tabaktaki ekmek, ekmek değil, kek. Sarı bardaklar portakal suyu. Her taraf portakal ağacı zaten. Beyaz mini tabaklardakiler reçel. Onların ardındaki beyaz rakı bardağı ambiyanslı şeyler de muhallebi. Portakal suyunun yanındakiler de şekerli meyve salatası! 


Sevgili Francoise bizi şehre götürmeyi teklif etse de, biz kendimiz keşfetmeyi tercih ettik. Bir de belime kadar gelen kaç numara artık bilmediğim bir köpeği var, o da onunla gittiği için, ben hiç istememiştim zaten. Hayvan severim ama tüylerinden hoşlanmıyorum.
 Otelin balkonlarından rengarenk tüller sarkıyor ve uçlarında püsküller var! Her yer püskül!
 Bu da odada dolabın olduğu yerdeki kanepe.

Sonra sokaklar:
 Hep böyle yerlerden geçiyorsunuz, üst taraf ev oluyor genellikle.

 Bu kapıların ardında harika evler/oteller mevcut. Çoğunun içinde /avlusunda havuz var.

 Ana sokak. Merkez meydana çıkıyor. Etler dışarıda. Dilenci sayısı oldukça fazla. Erkekler kaba, kolundan tutup dükkana sokan çok.
 Bu şapkalı ördek her köşebaşında mevcut. Utandı yazık.


 Meydan. Sakin. Çünkü yağmur yağmıştı gece. 
 Faytonlar meşhur, çok ve pahalı. Atlara bez geçirmiyorlar, fayton alanları kokuyor.
 Meşhur cami.
 Berberiler. Fotoğraf çektirip para toplamak için ortalarda dolaşıyorlar.

 Film afişi. Allllo 15! Nabers?
 Güvercin yuvaları.
 Bunu bilemedim.
 Saybır Park!

 Hurma ağaçları ve eski ağaçlardan yapılan destekler.
 Her yer portakal! Leziz.
 Nadir bulunan trafik ışıklarında bekleyen araçlar ve korkunç renkli taksiler. Trafik=kaos.
 The tabela.
 Mezarlık.
 Oh deve, camel ride, inşallah, kam on!
 Leylek!! (o sene hakkaten çok gezmiştim)
 Lambalar.
 Yılancı. Bu adam arkamızdan 1 km koşup, "fotoğrafımı çektin, para ver, para" diye etrafımızda dolanmıştı. Bende de zum vardı yani, pes. Halk çok fakir ve bu şekilde geçiniyor.
Bu da yılancının yılanları. İnşallah, diyerek üzerinize yürüyor ve yılanı öpüp, boynunuza dolayıveriyorlar! Ben de tam dolarken Bismillah deyince benle arapça konuşmaya başladı. "Yoo dur" dedim, Müslümanım ben. Karşılıklı "Oh maşallah!" dedik, parasını verip, sıyrıldık.
"Akşam vakti üçayaksız kameram kara bağlar, oy"
Bu sefer gururlu!

Lö Grafiti! Hepsinin bir anlamı var mutlaka ama bilemedik tabi. Bazen rehber şart. Bizi lokantaya götüren adama sordum da pek anlaşamadık.





 Akşam yemeği:
Sokakta dolanırken, bir adam kolunuza girip sizi metrelerce yürütüp, gizlice alkol servisi yaptıkları lokantalara götürebiliyor. Bir de o kadar çok yürütüyor ki, aslında ana caddeden daha kısa süreceğini fark ediyorsunuz sonra. Ama onlar da saklanmak zorundalar. Alkol yasak.
Marakeş'teki tek içeceğim; domates suyu. Suyun tadı kötüydü bana göre.
Bunlar da güveçler!
 Yemekleri bizimkilere benziyor. Sarma var misal. 
Sonra da bir akşam daha rahatsız uyku. Sabah yine kötü ezan sesleri. Nem çok fazla. İlk gün çift katlı tur otobüsüne bindik. Meğer iki tane varmış; biri romantik tur (şehir dışına çıkıp, golf otellerinin yanından sizi çöle yakın yerlere götürüyor) diğeri de şehir turu (şehir içinde gezebiliyor, bir noktada inip, sonraki otobüse binebiliyorsunuz.) 
Biz yanlışlıkla romantiğe binmişiz, deve ve hurma ağaçlarını gördük geldik. Çok şükür.


Ertesi gün de station bir Dacia kiralayarak Quarzazate'ye yol aldık.
 Kaktüs bahçeleri.
 Mola verdiğimiz yer. Önerilen içecek nane çayı.
 Meğer orası Fas'ın Yeşilçam'ıymış. Beni keşfederler diye umarken, Cuma namazına denk gelmişiz, beyler :(

 Yemek yiyebileceğimiz tek yer (Cuma dolayısıyla her yer kapalıydı) Mercure Accor otel.
 İçerdeki havuzun restoranttan görünen kısmı. 
 Stüdyo! 
 Kadın hep emekçi!
 Allamm, her yer taş dolu. Şu an bildiğim kadar taş bilseydim, bir bavul doldurup dönerdim. Bir daha gitmeli, hem de bir Jeolog ile! Meğer şehrin ismi kuvarztan geliyormuş, ne bileydim!
Meşhur nane çayı. Naneyi kaynatıyorlar, ve içine de şekeri basıyorlar. Ben pek içemedim. Yanında da Saray marka Türk biskuvisi görünce, memleket hasreti ile ağlayacaktım. Taharet musluğu canmış, can!
 Terra Rosa!
 The tabela; dönüş.
Bu da Jeolik sevdiğime gelsin.

 Ertesi sabah, uçacağız. O gün de çamaşır günüymüş. Bunu son gün görmemiz iyi oldu. Nemli olunca kurumayan havluların güneş gören yerlerinde kedi uyuyordu. Çarşafı boşuna değiştirtmemişim!
 Bizim pencere.
 Müze. 


 Fayton gezisi.
 Aman ardına yaslanma yenge, çocuk var!
 Fayton durağı, Le Jardin Majorelle'e geldik. (Lö Jarden Majorel) Jö mapel Jardzy. Jö parl le Fıranse. Jö ne füm pa. Mersi.





Bu bahçe oraya sukünet aramaya gitmiş bir zenginin bahçesi. İzmir Fuarı kafasında çeşit çeşit bitki ekmiş, büyütmüş. Kendi yapmamış tabi, adam tutmuş. Sonra bu adam ayrıca modacıymış. Burlar otun serbest olduğu hippi mekanları hep. O nedenle de hala bizim geç kalmış hippilerin mekanı ama artık ot serbest değil, Üzülmeyin beyler. Neyse, meşhur Yves Saint Laurent de gelirmiş buraya. Bu da onun hatırasına. 
 Gold fish. Feng shui.



 Bu da butikten görüntü. Bahçenin bir kısmı ile müze kapalıydı, giremedik. Azar işitmeden evvel çektiğim fotoğraf. Meğer yasakmış ama tabela yoktu. Aslında kaşık da yok!


Öyle sıcaktı ki o gün, tokamı yanıma almayınca, Primark gözlüklerimi toka yapmıştım. Kana kana su içerken. 
Bu da arap sabunu. Orjenal. Almadığıma pişmanım. Koltukları silerdim şimdi, yeminlen. 
Ve yine pislikten temizliğe doğru havaalanına gittik. Soyunduğum bir Ocak ayında en soğuk Ocak ayına uçtum ve hasta oldum. Ateşlendim, geberdim. Dingiltere hasta etti beni.

Neticede Marakeş görülecek bir yer. Denizine girin. Çöle gidip, off-road yapın (ben her gün yapıyorum evden işe-işten eve, ilgimi çekmedi).

Araba kiralayıp Quarzazete'ye gidin, bana pembe kuvars ve o ilginç kan kırmızısı taştan getirin. Oh bebeğim. Yol kenarlarında adamlar duruyor. Arabayı görünce, ellerinde aslında küre gibi duran taşı ikiye ayırıp, kırmızı kırmızı ya da simsiyah size gösteriyorlar. İlginizi çekiyorsa durup alıyorsunuz. Pazarlık şart!
Bir de milyonlarca fosil var. Bay Kuş'la gitmeliyiz oraya. Bana usul usul fosilleri anlatsın. Ben de ona labradorit alayım, boynuna asayım, ametiste tükürüp suratımdaki sivilceye süreyim falan.

Nane çayını için, yemekleri doyasıya yiyin ancak merkezde akşamları daha canlı olan "market" pazardan özellikle salata yemeyin. İyi yıkayamadıkları için ishal oluyormuşsunuz, yavşak Fransız Francoise anlatmıştı. Ne yavşamıştı yanımdakine! 
Neyse. O kahvaltı sizi doyurmaz, yanınızda kraker, sunta götürün. 

Mutlaka deri alın. Benim kahve kemerim oradan. Evladiyelik. 

Unesco'su varmış ama ben gitmedim, şimdi pişmanım. 
Çok sıcakta gitmeyin. Ocak'ta bile neme doydum ben. 
Ara sokaklarda fotoğraflar çekin ama kadınlardan uzak durun. Hiç sevmiyorlar. Dinen de günah. Daha önce kadınları çekip kartpostal yapmışlar, para da vermemişler. Kızgın kadınlar.
Eğer insan, maymun, yılan çekerseniz de parasına kıyın!
Püskül alın, kristalli olsun. Ben size söylerim nereye asacağınızı, zira feng shui eksperi sayıyorum kendimi :P

Deri heykellerden alın. Lambaları bizde de var. Her dakika gezin. Gidin görün. Maşallah, inşallah ile pazarlık yapıp, indirim alın!