Tuesday, November 29, 2011

Nerdeyim?

Şu an tuvaletteyim, yalan yok.


17:00de bitmesi gereken mesaim 18:00de bittiğinde, mesanem dayanılmayacak seviyeye gelmişti. Eve gider gitmez tüm gün yerimden kalkmadan içtiğim suları biraz posa biraz pasa ile bedenimden attım. Orada girecek kadar vakit yoktu. Hacıbey'in maçı vardı, onu konteyenrine bıraktım.


Şu an tuvaletteyim, saat 21:46, yayınlayana kadar gece 10 olur. Uyku vakti. Şu göz halindeki TV birazdan belirir ekranlarda. İşte bu 80ler-90lar beni bu hale getirdi. Devlet uyuttu hepimizi! Bir ben taviz vermedim. Avrupalarda aldığım eğitimle! ehrherhe


6dan sonra eve gelince, zaten oğlanlar da çalışmaya karar vermişler, evi harıl hurul temizlemeye başladım. Baktım vakit var, suratıma da yoğurt sürdüm, maske.


Tam artık yerler kurusun da 90ların marley belası gibi olan karolarda iz çıkmasın diye, patronuma o andan 45 dakika öncesinde göndermeye söz verdiğim dosyayı aratıyordum, telefon çaldı. Muammer, bişi dedi, sonra da "kalk gel, yimee" dedi. Muammer'in söylediklerini aktarcaktım, şimdi aklıma geldi.
Suratımı bir 5 dakika süren bir seansla yıkayabildikten sonra gittim. Yemeemi yedim. Onlardayken yarın yapmam gereken işlerin büyük bölümünü tamamladım. Eve geldim, tuvaletteyim.


Halıyı yıkamıştım, kilim daha doğrusu. Onu astım ve buradayım. 21:50.
Son işimi de hallettim. Yarın için çamaşırları atıp, yıkanmalıyım.


Bir de diyordum ki, yarının yemeğini pişirip koyayım. Kısmet değilmiş.


Ha! Kurabiyegillerin Muammer'lere verdiği muhabbet kuşu bana başta domuz gibi davrandı, marulu ben verdiğimde yemedi, annem verince yedi ama gecenin sonunda bir kaynaştık! Hayvana siggigit demeyi öğrettim. Yarın öbür gün demezse ne olayım!


Sonra da düşündüm, bu kuş kötü konuşuyor diye hayıflanırken, şimdi benim kuşum gibiydi. Bir tane de ben mi alsam dedim, alırsam da yılbaşından sonra, Ankara'dan dönerken belki. 


Evet, 10 oldu.


Kabak başıma patlamadan kalkayım.
Ruhun şad olsun Adile Naşit. Allah kimseye evlat acısı vermesin, sana verdiği gibi.

Monday, November 28, 2011

Höff Pöff

Aylaklıkla geçen bir pazar neticesinde temizlenmemiş bir ev ve doyulamamış yatak keyfi var.
Neyse ki, çamaşırları hallettim.


Bugün de tüm gün eğitim. Haftalık rapor, araçlara el konması derken, Bay Kuş'un ofisinde raporumu yazıcam. Yemek yapmaya fırsat yok. O yüzden eve çağırdıklarımı nezaketen "yarın yarın" diyerek planı erteledim.


Ne bu bir şey anlamış değilim. 

Saturday, November 26, 2011

Eat, Pray, Love

Kitabı orjinal dilinde okudum.


Eat kısmı güzeldi benim için, pray kısmı biraz ağır geçti, love kısmında da hale_suna_syonlardaydım. Maalesef kitapların sonlarını kendi kafamda yazar, şu şöyle olmalı derim. Kitabı da tekrar okusam benim kafamdaki gibi bittiğine inandığımdan, şaşırır ve gerçek sonu yine de unuturum. Ben de deconstruction taraftarıyım, seviyorum böyle. Deconstruction demişken, üniversitede bize Kırmızı Başlıklı Kız'ın deconstruction'ını okutmuşlardı, çok beğenmiştim ancak bir daha bulamadım. 


Bu kitabın hayranları blog açmışlar.
http://eat-pray-love-fans.blogspot.com/

Ben de artık filmini izlemek istiyorum. Karakterleri geçen gün imdb'den araştırdım. Kendimi hazırladım. Filmin sonu da belli. Uyumadan seyrederim diye düşünüyorum.

The Way Back

Dün akşam oğlanlara kalan makarnaları yedirdim. Doymadık, ekmek peynir-nutella ile tamamladık yemeği. Masa üzerinde laptop ile Behzat Ç seyrederken, yarıda bıraktık, vakit geldi çıktık evden.


Çünkü 1 seneden fazladır gitmediğimiz sinemaya gittik. Evet buranın berbat halinden ötürü şirket bazı sosyal faaliyet ortamları yaratıyor. Ancak "ay kim ne giymiş? Ay şu bu" evli kadınların bekar kadınlarla, bekar kadınların bekar kadınlarla çekişmesi vs derken, ilk açılışında gittiğimiz sinemaya bir daha gitmemiştik. Düne kadar.


M&S'ın termal içlik olarak 35TLye sattığı ve benim Malatya'daki fason fabrikasından 3TL gibi bir fiyata aldığım taytımı giydim. Tüylü ve boğazlı ev terliklerimi de koltuk altıma sıkıştırdım. Cep sinemasına ayakkaplarla girmiyoruz, hayır.


Giymesi çıkarması kolay diye de oxford model pabuçlarımı giydim ve Bay Kuş'un yine "Nahh no good" ifadesine "ama kolay giyiliyor" cevabı ile arabaya atladım. 


Sinema güzel aslında. Kıpkırmızı. Ayaklarımızı uzatalım diye puflarımız bile var. Gittim ben kuruldum, bizimkiler yine sigara içmek için o soğukta zıplarlarken patlamış mısırlar geldi. Şirketin makinası var. Bir de görevli. Mis.


Film yavaştı ama iyiydi. Ancak son dakikalarda, kafamı sağa koyuyorum olmuyor, aşağı kaykılıyorum olmuyor, dik duruyorum hiç olmuyor. Sonra maalesef uyku pozisyonuma girmişim, sola döndüm ve 1 dakika içinde alem değiştirmişim. Neyse ki filmin sonundaydı. Sinemayı kapatmak için gelen Met, "sen uyumuşsun suratından belli" dediğinde kaçamadım. Uyudum! Hep uyuyorum. 
Avrupalarda büyüdüm ben. Çocukken 21:00de ergenken ve sonrasında en geç 23:00te uyurum ben. O yüzden ne Okan Bayülgen seyredebilmişliğim vardır, ne de sinemaya giderim!


Eve dönünce de son 20 sayfasını da okuyarak, elimdeki kitabı bitirdim. Kitabın filmini seyredebilirim artık. İnsin!

Friday, November 25, 2011

Aradılar!

Kerevitaş aradı!
Karideslerin kabuklu hali ile isimlendirildiği ve su kaybına uğradığı için o hale geldiklerini, yine de "notunu aldığını" ve ilgili arkadaşlara ileteceğini söyledi.


Araması bile yeterliydi! 


Ama görsele de bir bakın, bana hak vereceksiniz. Bu kadar küçük tabak ancak çocuk setlerinde mevcuttur (belki).



Aynen de öyle oldu

Dün dediğim gibi Akmar yemek istedi. Sipesiyalim fırın makarna. İş çıkışı malzemeleri alıp eve gittim. Yapmaya başladığımda her zaman geç gelen ve geç geldikleri için de yemeklerin fazladan pişmesine sebep olan ikili erkenden geldi.
Onlar sigara ile takılırken ben makarnayı yaptım. Makarna fırındayken de salata. Ama artık fırından gelen kokulara dayanamayacak haldeydik.
Tam pişmeden çıkardık makarnayı!
Çiğ değildi elbette. Bir yandan Behzat Ç seyrederken bir yandan da yedik.
Akmar evin bir ferdi gibi oldu.
Ben makarna ile uğraşırken, o bana sirke tarifi araştırdı. Uzun zamandır bekleyen elmalardan sirke yapmayı planlıyordum. O  birçok tarif okudu, sonra kafamıza göre yaptık!
6-7 tane elmayı olduğu gibi doğrayıp yukarıda görselini gördüğünüz sürahiye attım. Üzerine de kapatacak kadar su koyup tuz döktüm. Mutfaktaki en karanlık yere bıraktım. Buzdolabı ile dolap arasına. 
Üniversiteyi ailesi yanında okumuş biri olarak, evi paylaşmak hoşuma gidiyor. Ha aynı banyoyu tuvaleti paylaşsaydık ne olurdu bilemem. Ya da sigara içilse ev içinde, yüksek sesle müzik dinlense falan çıldırırdım herhalde.
Top kafalı Arnold'un büyükbabasının işlettiği gibi bir yerde yaşayabilirdim sanırım. Ve evet, ben yurtdışında yaşamak istiyorum. Ülkenin her bölgesi hakkında bilgi sahibiyim, birçok yerini gezdim, gördüm, insanlarını tanıdım, evlerine girdim, ve hatta bazılarının evinde mutfaklarına girip yumurta kırıp yedik. Bu ülke mühendis olmadığım için kariyerime engel oluyorsa, ben de yurtdışına giderim! 
Neyse, dünden bahsediyordum.
Bulaşıkları makinaya kaldırdım, ama makina bana yetmiyor. Çok fazla tencere tava var! 
Akmar onu beslediğim için bana hediye almak istediğini söylemişti. Söylediğinden beri de evde eksik ne varsa, "Akmar şunu al, bunu al" der oldum. O da "şu kredi kartım bir gelsin" diye cevap veriyor. Deliye döndürdüm ikisini de. Lavabo açıcıdan tel mutfak dolabına kadar her şeyi istiyorum. Almasını istediğimden değil, pişman etmek için. Ama hakkaten lavabo açıcı almam lazım. Çok konuşuyorum. :x


Konuya dönersek:
Yine beyler ayakları içerde kafaları dışarıda  sigara - çay keyfi yaparken artık yorulan bedenimi oturma odasına taşıdım. Onlar gelene kadar da artık 50 sayfası kalmış kitabımı okumaya başladım. Ama yorgunluk yine yüzüme yansımış. Başka bir bölüm seyretmeden gittiler. Ben de uyudum. Kitabımı bitiremedim. Biraz daha uyuyabilirim aslında. Birazcık? Olmaz mı?

Thursday, November 24, 2011

Ev

Şimdi de sıra evde.
Fotoğrafı bayramda çekmiştim. 


Solda görünen apartman bölüm olarak içinde barındığımız yer. Büyük balkonlu ikinci kat benim yaşadığım yer. O balkonda yazın rakı sofraları kuruyor, bazen de mangal yakıyoruz. Ancak gelen geçen araçların kaldırdığı toz nedeniyle pek temiz olmuyor.
Bu yoldan o kadar araç geçiyor mu ki? diye sorarsanız, arkada Jandarma binası yapıldığı için yazın evet. Ancak inşaatın kabası bitti sanırım. Karşı apartmana gelen araç sayısı 10dan 3e indi son 4 aydır. Jandarmaya da özel yol yapıyorlar arnavut taşlarından.
Balkonu yıkamak benim için namus meselesi oluyor. Evdeyse Bay Kuş kapıda bekliyor, koruma amaçlı. Yan bina hariç diğer tüm binalar inşaat aşamasındaydı. Artık insanlar barınmaya başladı. Bu yaz ne olacak bilmiyorum. 


Yolun kalitesi belli. Kışın yağmur ve karda ve bazen kuru havada bile dört çekere almadan çıkamadığımız zamanlar oluyor. Solda görüldüğü gibi yolun ortasında telefon direği ve menhol var. Kapağı da açık. Bu yol bitmiyor, aşağı iniyor dik bir şekilde oradan da sola kıvrılıp candarma binasına geçiyor. Paralel yola da iniyor. Ben geri çıkmaktansa düz giderek bir tur atıyorum bazı sabahlar.


Binanın altında yeni bir inşaat var, betonu görünüyor. Arkadaki binada olduğu gibi baharda sabah 06:15 gibi çekiçlerle tak tak işe başlayacaklar, öğlen sıcak diye dinleniyorlar sanırım. 21:00 gibi de bırakacaklar. Perdeleri yine sımsıkı kapatacağız, ya da daha önce yaptığım gibi kağıtla kaplayacağım camları.


Evin dışı böyle. Zillerde isim yazmıyor. Senelerdir aklımda olan şeyi yapabilirim aslında, neden yapmıyorum ki? Zile "Selami Şahin" veya "Bülent Ersoy" yazmak istiyorum. Ya da "Sergen Yalçın".


Unutuyorum hep, karanlık oluyor akşamları belki ondandır. 


Güvenlik konusunda da bir süre ben bu apartmanda yalnız kaldım. Balkon kapılarının hepsinin anahtarı yoktu. Neyse sonradan yaptırdım.
Bir tanesi yine bozuk. Arkasına radyatör dayıyorum, kafasına göre açıldığı için. Ama evimde biber gazı ve sopa falan var. Ayrıca jeolog çekici! Ona göre!


Arada binanın köşesindeki sokak lambası patlıyor. O nedenle kış boyunca balkon ışığını gündüz gece açık bırakıyorum. Akşam 5te gelsem de karanlık olduğu için işe yarıyor.


Dün gece arabayı yıkatmıştım. Paspasları ıslak yerleştirdiler diye de camı aralık bıraktım. Sabah araba yerinde duruyordu. Hatta ecnebilerin arabaları üzerinde anahtarla park ettiklerini biliyorum. Çalsalar da araçlar kiralık. Herkes bildiği için teşebbüs etmiyorlar sanırım.
Aracı da evin tam önüne park etmiyorum. Zira biraz yukarı bırakınca sabah güneşini görüyor oluyor. Bu da buzun çözülmesini bekleme süremi azaltıyor.


Belirli noktalardan Fırat'ı görebiliyorum. Ama isterdim ki, akşam güneşi batarken açık perdelerle camdan oturduğum yerden görüp, bir sıcak bitki çayımı içeyim. Bari bir keyfim olsun.

Tom Yum Kung - Rice Vermicelli

Evde ecnebi komşularımdan kalanlardan biri de vermicelli. Tel şehriye deniyormuş türkçe.


Paketin üzerinde böyle karides falan var. Of dedim, karidesli bir şeyler yiyebiliriz bu akşam çünkü şehirden aldığım Superfresh karideslerle iyi gider diye düşünmüştüm.


Paketin üzerinde Tai ve İngilizce yazıyor ancak pişirme talimatı sadece Tai.


Bataryam yine bitince çekemedim. Zira şarjörde sorun varmış. Pazar günü zamansız bitmesinin sebebi de oymuş. 


İşte size rice vermicelli - pirinç şehriyesi.
Deniz anası dokungaçları gibi, şeffaf. Ama internetlerden baktım solid beyaz olması gerekiyor. Ben yanlış pişirdim sanırım. Bir de paketin üzerinde karides var ya, şimdi aklıma geldi; sanırım içinde karides çeşnisi paketi olması gerekiyordu.


Neyse, üzerine soya sosu döktüm. Anlamsız tadına anlam kattım. Kahverengi acaip bir görüntüsü oldu. Foto çekmedim.


Sıra karideslerde. Tereyağında tavada yaptım. Bay Kuş sevmez diye de soya koymadım. Sevmiyormuş zaten. Ben de kendime devasa bir kapta soya koyarak içine banarak yedim. Küçük soya kaplarından alsam iyi olacak. Görmüştüm de halbüse şehirde :/


Karidesler paketi üzerinde yazdığına göre Jumbo Karidesti. İçinden 4 tane çıksa iyi diye düşünüyorken, bakın ne çıktı.
Soldaki çay kaşığı!


Biraz önce mail attım zaten Superfresh Kerevitaş'a. "Bunu neden yaptınız?" diye sordum. Cevap gelirse bomba olur.
Ek: Daha yayınlamadan yazımı, "mesajınız bize ulaştı" maili geldi Ülker'den. Superfresh Ülker'in miymiş? :/


Akşam yemeği tahmin ettiğim gibi başarılı olmadı. Zaten doymadık. Bedenim tuz istiyormuş. Onca soya sosunun üzerine peynir yedim ekmeğe sürerek. Sonra da nutella sürdüm. Öyle geçiştirdik işte.


Akşama manava uğrayıp mideye girebilecek bir şeyler alayım. Hem Akmar da geldi. Yemek beklerler şimdi.


Bereket istiyorum. Ya da bahçeli evim mi olsa?

Wednesday, November 23, 2011

Kuaför

Sürekli buradan yakınıyorum ya son zamanlarda. Aslında seviyorum buranın iklimini, Fırat'ı ve sahilini.


Ama yok işte, her şey yok. Durumun vahametini anlatabilecek cümleyi buldum nihayetinde.


Geçen seneye kadar burada kuaför yoktu!


Ben saçlarımı bile haftada bir anca tararım. Bıyıklarımı da kendim alırım. Kaşlarımı da saldı gitti, Ece Sükan kaşı gibi değil ama kalın bildiğiniz. Yok ya baktım da o kadar var sanki.
Buraya gelmeden evvel saçlarım balyajlı, sarışın olma yolunda ilerliyor idim. Yerleşmeden 1 hafta evvel gelip gördüğüm için de kuaför olmadığını biliyordum.


O yüzden saçımı kendi rengine boyatıp, "elit ofis personeli" halimle vedalaştım. Çünkü o zamanlar bu şantiye hayatına son verme kararı almış, Ankara'daki ofise topuklu ayakkabı ve mini etekler ile gidiyordum. Saçlarımı elbette boyatacaktım! 4 ay sürdü ve bitti.
Sonra yine eski halime döndüm, kılık kıyafet ve saç açısından! Burada barınamazdım zaten.


Çalışma sistemimiz 22/8 olduğu için de sıklıkla anne evine gidiyordum o dönemler. Sorunum olmuyordu. Ama ne zamanki 5/2 düzenine geçtik, haftasonları Trabzon'a, şehre gittiğimde vaktimi kuaförde harcamak istemedim hiç. Zaten vaktim olmadı ki!


Geçen sene ağustos-eylül gibi bir kuaför açıldı. Sanki bomba düşmüş gibi hepimiz bundan bahsediyorduk. Müdürden izin alıp, öğle yemeği dönüşü bıyık aldırmaya (ben değilim hayır) gittiğimiz oldu çok. Ben kaşlarımı aldırıyordum. Ama nasıl bir eli varsa kadının, surat ve gözler kıpkırmızı, yas evinden çıkar gibi çıkıyordum ben. Bir de çok yavaş bir kadın. Üstüne de dedikoducu. Neyseki insanların isimlerini hatırlamıyordu. "Şöyle şöyle bir kadın geldi, şu kadar kılı vardı." diye bize anlattığında bu kadının işe yaramaz olduğunu anlamıştık.
Sonradan öğrendim ki, benim için de "botla gezen" diyormuş. Yaz-kış bot giyiyorum evet! Benim iş yerimde bu mecburi ve alıştım. Yazın bile 2 kglık botlarla gezebilirim.


Neyse, evliler de yerleşmeye başlayınca şehirden kuaför getirtelim diye bile düşünmüştük. Ama gerek kalmadı. Şirket şehre servis çıkartıyor belirli günlerde ve belki de her gün bilmiyorum. Atlayıp gidiyorlar. İyi kuaförler de var şehirde.


Benim de saç büyüsü ile epey uzamış saçlarımı kestirmem gerekiyor artık ancak Ankara'ya gidebilirim diye bekletiyorum hala. Ne kadar çok gezmişim geçen aylarda, bir türlü izin hakkımı geri kazanamadım!


Durum bu işte. Kuaför bir senelik. Diyarbakır'dan gelmişler. Can acıtıyor, çok yavaş ve çok - boş konuşan bir kadın. 


Artık yüzüme bakmadığımdan Bay Kuş söyleyince alıyorum bıyıklarımı. 


Burası bu derece yoksun. 


"Kuaförü olmayan bir ilçenin hayat damarlarından biri kopmuş demektir"


Ama kıl tüy mevzusunu açmışken, buranın bana en büyük faydası yine bu konuda oldu.


Lazer epilasyona gittim, iki sene önce verdim 1500TL - bitene kadar. Oh mis gibi rahatım. %100 kılsız kalmadım ama doktorlar da tavsiye etmiyormuş. Bundan daha fazlası için çalışmam lazım çünkü tüylerim kapkara olmadığı için makine artık görmüyor.
Geçen akşam lazer woman aradı sohbet için, gidip bir göstereyim de o karar versin. İlişkilerim çok değişik değil mi?

Eee? Naber Jardzy?

Ummm.
İyiyim.


Geçen ay sonunda girdiğim bunalımdan çıkmış sayılırım. PMSi bu sefer yendim. Ay içinde 2 kere hamsi tava yemişliğimden olabilir, olmaya da bilir. (bu nasıl yazılıyor Allasen?)


A! bunu anlatmam lazım. Kurabiye Hanım ocaklarındaki sorun yüzünden ve sanırım balık sevmemesine rağmen balık pişirmekten bıktığı için, hamsiyi, tavasını ve kapağını alıp bana gelmişti ya, evde bir aspiratör var ancak tamamen göstermelik. İçinde ne bacaya bağlanan bir delik var ne de bağlantı. Sadece ışığını kullanıyorum. Artık gerek de kalmadı gerçi, 90 mumluk bir ampülüm var! Mutfak aydınlık.


Neyse, koku ve sıcak yüzünden kapıyı açtık. Ben de bir yandan getirilmiş malzemelerle salata yapıyorum. Soluma döndüm ve çığlık attım. İçeri kedi girmiş. :/
Bana sevimli gelsin diye de lise arkadaşım Sadi Tekin'in kedisini koydum şöyle.
Kardeşim daha ufakken sanırım 2 yaşında falan ancak, bahçeli bir evimiz vardı. Odanın da penceresi açıktı. Bir kedi girmiş ve yatağına kıvrılmıştı. O zaman da böyle şeyler hissetmiştim. Böyle bir istila, alana tecavüz, çok tiksinmiştim. O zaman kedilerin kendilerini temizlediklerini de bilmiyordum. 


Öyle kaldı sanırım bu duygu bende. Daha önce dediğim gibi kendimi konuşarak, düşünerek ikna etmezsem yukarıdaki duyguları hissediyorum. Tüm gözeneklerimden terler fışkırıyor.


Kedi benim çığlığımla irkildi tabi. Kediyi kovaladıktan sonra, içeride misafirleri ağırlayan Bay Kuş'a seslendim. Ne hissiyatla çağırdıysam, koşarak geldi.


Durumumu bildiği için ve kediseverlerden özür dileyerek, "şu kediyi öldürür müsün?" dedim. O ne demek istediğimi anladı elbette. Bana kızmayın, kontrolümü yitiriyorum ve hayvanların (sinekler hariç) öldürülmesi taraftarı da değilim. Sadece sizin hiç anlamayacağınız bu dürtüyü aktarmaya çalışıyorum. Çünkü bu hislerimi anlatınca küçümsenizden, birer Panter Emel haline gelmenizden, laf sokmalarınızdan nefret ediyorum. (Kuzenimin eşi bu lafım sana!)


Bay Kuş kediyi kovaladı. Ama 5 dakika sonra kedi yine geldi. Geldiğini de tırnaklarını kilime şeyetmesinden anlıyorum. Çıktım balkona. "Lütfen git" dedim hayvana. Israrla miyavlıyor. Böyle bir iki devam etti. 
Benim suratımdaki ifadeyi gördükleri için de ahali kapıyı kapatmayı tercih etti, zira evdeki tüm 8 kişi mutfaktaydı o vakit. Biraz da balık verdiler tabi.


Sonra kendime kızdım halimden ötürü. Sofradaydık artık. Kalktım kediye birkaç balık verdim. Barıştık. Sonra da kalan balıkların tamamını kendim yedirdim. Ama dediğim gibi bu bir fobi (korku dersem hafif kalacak). Yemekle kedi bir araya gelince benim de sırtım kamburlaşıyor, midem bulanıyor, terler döküyorum, surat ifademi de bilemiyorum ama korkuç olduğu kesin.


Evde balık pişirtmem ben aslında. Ama bu sefer yenik düştüm! 2 gündür evde tüm pencereler açık. Ama koku hala mevcut. Önlemini de bilmediğim için vaktinde almadım. Birazdan araştırırım, zira kalan hamsileri iki avcum büyüklüğündeki buzluğa zorlukla soktum. Tava da bende. İsterlerse yakında yapmak zorunda kalabilirim.


Hani balığın hatrı olmasa ve burada balık olsa yenilmezdim de, yavan alabalığı önümüze balık diye koyuyorlar ya, ah ah tamah ediyoruz. (o da bitmişti en son çiftlikte hatırlarsanız). 


Beni yargılayan benim gibi olsun, kedilerden korkuyorum işte, korkuyorummm!!!

Tuesday, November 22, 2011

Mutsuzluğun İlacı

...alışveriştir.


Şehirdeki "gizli" alışveriş mabedimde istediğim şeyleri bulamadığım için yine internete yöneldim. 


Ama pazar günü 20 paraya aldığım bol, dökümlü yünlü elbiseyi, kemer takıp giyerim diye hayal ederken, 40 derecede yıkandıktan sonra gömlek formunda görmek hiç hoş değildi. Hadi gömlek de tamam da, kumaşı tüylenmiş?!


Elimize geçmeyenlere bakalım;
Akrilik olduğunu aha şimdi öğrendiğim, evde pijama niyetine kullanmayı planladığım, çok iyiyse belki iş botlarımla "kombinleyeceğim" bir tayt.
Aylardır size moda olacağını haber verdiğim lastik paçalı eşofman altı. Artık spora giyebileceğim bir tuman*ım var.
*Bu yörede külota verilen isim. Uzun paçalı oluyor herhalde, o nedenle alta giyilen her şey benim için tuman. 


Daha da alasım var. Heee bir de silikon eldiven aldım, fırından tepsi çıkartırken her defasında elimi yakmamı önlemek için. Safety first!

Bugün Ne Giydim | What I wore Today




Bluz / Blouse: Q Max
Yelek / Vest: Win Max
Pantolon / Pants: Old Cotton Corge
Kemer / Belt: Collezione

Monday, November 21, 2011

Bugün Ne Giydim | What I wore Today

B&W!

Gömlek / Shirt: Primark
Polar / Fleece: Marmot
Kot / Jeans: Amisu
Saat / Watch: Pimp P3 Pusher 
Bot / Boots: ? (tabanı çıktı öğlen) from 1999
Küpe / Earrings: Ucuzluk pazarı 5li set 1TL!

Hamsi Tava

Yazmadım buralara ancak Cumartesi akşam Kurabiye hanım, Kurabiye bey'in zoruyla bize hamsi tava yaptı. Zor diyorum çünkü hatun balık yemezmiş! O da o gün şehre dişçiye gitmişti, yanında çocukla! O yüzden diyorum. Ben olsam binbir surat fırlatır, dinlenmek isterdim. Ve işte yine aynı sebepten ötürü Mümin Bey "sen nasıl ev hanımı olacaksın?!?!?!" diye gürleyebiliyor.


Neyse, o akşam tüple ilgili bir sorunları olduğu ortaya çıkmıştı. Az ateşte pişmişti ama lezizdi yemek. 
Bugün de Tatıl Dayı Trabzon'dan hamsi getiriyor. Bana öğlen dediler ki, "akşam sende hamsi yiyeceğiz". Pazar günü evde olmadığım için ev bana göre temiz değil. Tek sorunum bu şimdilik.
Tamam dedim tabi! Gider gitmez bir süpüreceğim o kadar. Onlar gittikten sonra temizlemem daha mantıklıymış! Öyle diyolla.


Kurabiye hanım yine ayıklayacak balıkları, hatta belki kılçıklarını da çıkartırtırırlar bizimkiler! Tavasını alıp gelecek.
Ben ne yapacağım? Harika bir salata!
Dün aldığımız göbek ya da icerbergler ile nihayet bulabildiğim su ve yağ ile karıştırılan salata soslarını da kullanabileceğim. Hatta sosları yapıp, herkese ayrı salata kasesi mi versem?!


Ve elbette, klasiğim haline gelmek üzere olan fırında helva! Tabak içinde hazır zaten sadece fırına sürülecek! 
Keyiflendim iyice.

Yaşam Sevinci Eve Döndü

Son günlerde yaşadığım sıkıntılar nedeniyle deplasmana (depresyon) girdim sanıyorum.
Özellikle de beslenememe sorunu beni yıldırıyor. Hala öyle.


Bu sorunlar elbette Bay Kuş'a da yansıdığı için bu haftasonunu beraber geçirdik. Normalde farklı günlerde izin kullanıyoruz.


Her zaman olduğu gibi Bay Kuş bey geç geldi sabah! 12:30daki dişçi randevumuz için evden 10:20 gibi çıktık. Şehre giden yol 2 saat! O kahvaltısını ederken ben kalktım meşhur seramik tavamı elde yıkadım, bulaşıkları yerleştirdim, çamaşır koydum vs, bey hala meşgul ve sigara içiyordu. Nihayet çıktık evden. 
İlk defa arabasına bindim. Alışık mı değilim nedir yolcu koltuğuna, kendim sürmedikçe midem bulanıyor. Serviste de böyle olmuştum. Yolun yarısında bana verdi arabayı neyseki, düzeldim. 10 dakika kala da muayenehanedeydik!
Sonra da Gadabey ile buluştuk, yemek yedik (yemek denmez tabi, yağlı bir iskender) ve bana iki hafta önceden söz verdiği cirit atlarının harasına gittik. Bomboştu. Yerdeki nal izlerinden "gitmişler" tespiti yapan 3 kovboydan ikisi sigarasını bitirince cirit alanına gittik.
Hmmmm

Çat çut sesler, atlar kafalarını sağa sola savuruyorlar, kafaları hep yukarıda, bir dönüşleri var; dans eder gibiydi. Ama her birinin bir tarafı kanıyordu.
Ve fotoğraflarının çekildiğini biliyor gibi bana bakıyorlardı. 








Şu gözlerle aramda metrelerce mesafe var! Etrafımda da en az 4 kişi!


Sahanın dört tarafını dolanıp çekim yaptıktan sonra at geldi. O sahadaki en güzel ikinci at; Kelebek. Erkek. Doktorun atı.
Bindim. 
Kısa zamanlarda bindiğim eşek, katır ve koçları saymıyorum elbette.
En son at bindiğimde 1993 senesiydi. Kemalpaşa Kımız Çiftliği'nde bindirmişlerdi. İndiğimde bacaklarım ağrımıştı. Acaba duruyor mu o çiftlik?
Korktum biraz. Ama at o kadar güven veriyor ki. Zaten sahibi ile bir süre oynadı. Kafasını sürtüyor adama! Koşmuş olduğu için nefesi hala sıktı. Sonra düzene girdi. Sahibi önde sanki köpek gezdirir gibi ben üzerinde iken bizi gezdirdi. 
O kadar keyifli ki!
Daha önce de düşünmüştüm hani, işe giderken atla gidip gelebilseydim diye. Ah ah!
Ne kadar isabetli bir fikirmiş. Her aklıma geleni gerçekleştirebilsem ne güzel olurdu! Ayrıca benim atam at üzerinde yaşamış! 
Atla biraz dolandıktan sonra, şehirdeki tek lisanslı antrenör ile konuştuk. Bize at bindirebileceğini söyledi. Ben de biraz sonra şirket yetkilileri ile görüşüp biz garibanlar için bazı sosyal faaliyetler ayarlamalarını talep edeceğim. 
Yapmazlarsa sorun yok, kendim giderim. Hem Bay Kuş vakit yok diye binememişti.
O kadar keyif aldım ki, şu Doğu Anadolu şehrinde zıplayarak yürüdüm. Ama burası bana hazır değil, hayır!


Aşağıdaki fotoda da beni, Kelebek ve sahibini, sol tarafta da KankaBey'i benim Benjamin'in bataryası bittiği için!! doktorun makinası ile beni çekerken görüyorsunuz.
Evet batarya bitti tam ben ata binmeden evvel! SD kartı aldım, sanırım batarya da şart.
Sonra alışveriş ve ev!
Alışverişte paraya acımayıp pratik sufle, italyanların içi peynirdir, ıspanaktır dolgulu makarnalarından aldık. Gözümüz ve midemiz aç. 
Kurabiye hanım da olmasa balık bile yiyemeyeceğiz.
Neticede çok keyif aldım. Çok güzeldi. Bu böyle yarım kalmamalı!

Sunday, November 20, 2011

Atlar


Of bugün çok güzeldi.
Cirit seyrettim, at bindim!

Saturday, November 19, 2011

Friday, November 18, 2011

Killer

Bugün Bay Kuş Beyefendi ulaklık yapıp annemin yolladıklarını getirdiğinde masama bir peçete bıraktı. Sümüklerini bıraktı sandım, ne yalan söyleyeyim.
Baktım şu:
Peki ne dedim?

"Ben senin neyinim ki?"

Hahahha

limon yedik oturuyoruz şimdi. 

Bugün Ne Giydim | What I wore Today



Bluz / Blouse: Gina Tricot
Kot / Boyfriend Jeans: Chris'in - a colleauge's
Kürklü ceket / Fur jacket: Lokal 
Eldiven / Gloves: Chevignon


Üzerimdeki çizgili şey tabi bu mankende durduğu gibi durmuyor :/

Bereket

Annem Ankara'dan kıyafet birşeyler gönderdi. Mevcut üzgünlüğüm, haleti ruhiyeme karşın pek bir sevindim.


Artık karda giyebileceğim bir gocuğum var. 


Sabah yolda "keşke yanıma nar alsaydım" demişken, meyvelerin arasında nar da görünce, "bugün çok şanslıyım" dedim! 

Otlar da cabası.

Wednesday, November 16, 2011

Kıskançlıktan çatladım!

Buraya gazete saat 16:00'da geliyor ya, bugün tesadüfen Ayşe Arman'ın İpek Hanım'ın Çiftliği röportajını okudum biraz önce internetten!
Sinirimden ağladım. Gözümden birkaç damla yaş aktığına göre, ağlamış sayılırım. Kıskandım. 
Çünkü kadın, benim büyüdüğüm Bölge'ye gidiyor, yerleşiyor ve üretiyor. Her şeyi yiyebiliyor, her şeyi taze yiyebiliyor. En önemlisi de kendisi üretiyor.
Ben kendime baktıkça utanıyorum.
Eti güzel bir yerde bile eti güzel şekilde yiyemiyorum. 
Çok kıskandım hakkaten, kadının ve ailesinin içinde yaşadığı bolluğu kıskandım.
Sonra ben de yapsam mı böyle bir şey acaba diye düşünürken, anneannemin Yeşilırmak kenarındaki evi aklıma geldi. Yıkılsa, yeniden yapılsa içinde şöminesi, mutfakta ocağı ile diye düşündüm.
Benim de bu kadın gibi para sahibi olmam lazım. 
Yaşadığım hayatı bir tarttım, oradaki oalsı hayatla karşılaştırdım. Bilemedim. Sadece çok kıskandım.
Kötü niyetle değil, keşke ben de yapabilsem, elim öyle iş tutsa, böyle de yemekler pişirebileyim diye. Oya Kayacan'ı da kıskanıyorum evet!
Kendime ek iş bularak ek para kazanmalıyım. Yoksa oturduğun yerde tekle dur. 
Hmpf
:/

Sonunda

Dün işten çıkmadan az evvel açlık kan şekerim (AKŞ) çok düştüğü için ellerimin titrediğini fark ettim. İki tane keçiboynuzu yedikten sonra biraz kendime gelince çıktım işten. Arabayı teslim aldım. Köydeki düğün dönüşü köyden teslim aldığım Hacıbey'in kurbanını o akşam Mümin Bey kavurma yapmıştı. Sofrada çeşit çok olunca hepsini yiyememiştik. İşte o kavurmayı ısıttım ve yedim tek başıma. 
Yüzümün beti atmış. Ne demekse.
Sonra da 18:30 gibi telefon gelince Bay Kuş'tan "a geliyor musunuz?" demişim. Ama iptal ettiler gibi gelmişti.

Geldiler. İyi ki torbayı açıp bakmamışım. Hayvanlar kafaları kesik haldelermiş. Sıcak suya soktular hayvanları; biri dişi biri erkekmiş. Öyle tüyleri daha iyi yolunurmuş. Ben ucundan gördüm bir kanat. Sakallarım ayağa kalktı. İlginç bir şekilde favori denilen yerdeki tüylerim kıpırdandı. Bay Kuş "sen içeri git" diyince, Mümin Bey yine bağırdı bana, "sen nasıl ev hanımı olacağım diyorsun?"
:/
Ben hiç bir zaman ev hanımı olacağım dememiştim ki?!
Yine atıştık! "Hadi sen git, zaten elin ayağın titremiş, kavurmayı da yemişin" 
eheeu
Gittim tabi, zaten geldiklerinde Sponge Bob seyrediyordum, görmüşler tv'yi, gülüp duruyorlardı. "Sen git çizgi film izle" dediler işte. Kötü kokuyordu zaten hayvanlar. Et bozulmamış, hayır. Ama kötüydü.
Bir süre dolandıktan sonra tvde, tekrar içeri girdiğimde, hayvanın biri bitmiş, diğerinin son aşamasıydı. "Ütelim mi?" diye sorduklarında, eyvah! demiştim. Neyse ki yapmadılar. Yani tüylerini yakmadılar. Barsaklarını çıkartmalarını izledim dehşetle.

Mümin Bey'e yardım edeyim diyorum. "Sen karışma" diyor. En sonunda, diğerlerinin de işi bitince, o mutfakta kaldı. Bana da bir güzel, "sen git bakayım içeri beni rahatsız etme. Rahat rahat çalışayım" dedi. Eyvallah!

Sonra bizi çağırdığında aşağıdakileri gördük.
Bir de iki keklik var, adam başı bir tane yenir normalde. Biz Bay Kuş'la pek yemeyeceğimizi söylediğimizde, gözleri ışıl ışıl, "neden yemiyorsunuz?" diye sordu. Ben zaten toktum, o da sevmiyormuş pek. Nasıl sevindi, bir yandan da çok hoş bir kahkahası var, onu patlatıyor, "ay ne kötü" diyerek. Çok seviyormuş meğer keklik etini. 
Üst fotodaki tabağı bize ayırmışlar. Diğeri de Hacıbey'in tabağı. Aradaki patates ve su farkını görebiliyorsunuz değil mi? :)

Biz zaten tırtıklayıp gerisini ikisi arasında paylaştırdık. 
Eti suda pişmiş sevmiyorum ben. 


İstanbul'da Yerebatan Sarnıcı'nın karşı sokağında Cosy Pub var. Ne kadar cosy yorum yapamayacağım ama orada eti mermer üzerinde servis ediyorlar. Ancak eti mermerden almazsanız, yediğiniz sürece pişmeye devam ediyor. Kanlı et tam pişmişe dönebiliyor.
Ben de o kafayla, mermer ızgara aradım bir süre. Sonra yaptırayım dedim, hangi mermer türü gerekir, bir de kanal açtır vs derken kaldı öyle. Amerikan vatandaşı müdürden istesem, ağır diye getirmez. Biraz önce araştırdım. Seydişehir'de biri yapmış. Bir de bir blog var, yok satıyor demiş bunlar için. Ben hiç görmedim, tabi Doğu Anadolu'dan oralarda neler olduğunu görmek zor. Gören bilen olursa haber etsin. Burada da birçok mermer ocağı var ama işleyen kimdir bilmiyorum. Afyon'a da gittik hiç aklıma gelmemişti. Tüü (ehreurhure) Konuya döneyim.


Bay Kuş balkonda sigara içerken kemikleri yavru bir köpeğe verdik, kalan kavurmayı da :D


Sonra da sofrayı topladık, meşhur çayımdan yaptım. Haberler, maç derken, birinci yarının başında esne esne geberdim. Gözlerim acıyordu uykusuzluktan.
Onlar da gördü halimi, maçı da görünce gittiler. 22:00de yattım uyudum kütük gibi.
Böylece keklik işinde elimi sürmeden, sadece mutfak ve kap kacak temini suretiyle misafir ağırladım.
Misafir dediğin böyle olur zaten. Gelir kafasına göre takılır. Mümin bey yanımıza geldiğinde elinde kivi vardı mesela, soydu yedi. Ben böyle misafir seviyorum. Akmar da kalkıp çayını kendi alır, diğerlerine de getirir falan.
Ev hepimizin. 
Mümin Bey mutfakta iken eski arkadaşı Hacıbey anlatıyor, "kadınlara karşı acaip naziktir, şöyle kırılır, böyle kırıtır telefonda bile olsa diye". Ben de surat bu o.O
Bana neden yapmıyor!! aerhusrheue
"Seni aileden görüyor" dedi. 
Farkındayım, babamdan uzak kaldığım süreler boyunca yapamadığımız tüm tartışmaları kendisi ile yaşıyoruz, baba sıcaklığı! :/ yaşatıyor bana.
Keyifli oluyor ama. 
Ben şikayetçi değilim. Çünkü baba ile olsa suratı sallar oturursun ama bu durumda bir sonraki tartışma konusunu arıyorsun, birlikte gülüyorsun falan. Bir akşam da böyle geçti. Hala esniyor olmamın, farkında olmadığım bir depresyon belirtisi mi, PMS mi ya da tepelere kar yağdıran bulutlardan mı olduğunu bilemiyorum. Kafamı azcık koyayım ben masaya da, bir ses duyana kadar uyurum belki.

Tuesday, November 15, 2011

Keklik geri gel..

Arabayı iade edecek Akraba bu akşam. Kar lastikleri takılmış, antifriz-prizlerini kontrol etmişler. Ama korna için "kanala girmek" gerekiyormuş ancak kanalda araç varmış. O da bir ara yapılır artık. Belki yapmışlardır zira Akraba arabayı bırakacak, onu ben alıp bıraktığı yerden eve bırakcam.
Eve koşup dünden ötürü temizleyemediğim ocağı temizlemem gerek.


Kekliği de dün akşam olduğu gibi unutmayayım diye arabanın ön koltuğuna yolcu koymuştum. Arabayı alıp gitti Müdür Yard. Amarok'a lastik takmaya gitmişler, benimkini aldı.
Ama şu an geri geldi neyse ki. Amarok da geldi. Lastikler "mini skirt giymiş ama altına military bot giydirmişler" gibi de tanımı. Bence pek güzel olmuş. Hatta fotoğrafını çekseydim de hava karardı, Benjamin'i de kundağına yatırdımdı. 


Amarok karşılığında kavun geldi ama bu ABD'de hastalık saçan kavundan :)


Honeydew!


Geçen akşam rakıya katılamamıştım, belki bu akşam bir tek atarım ben de kavunla. Dün de rahat uyuyayım diye bir Miller içtimdi.


Anne bak arabayı verdim, neler geliyor karşılığında :) 
Bir kadeh de çok değil, valla bak!
Alkolik olmucam, söz.

Bugün Ne Giydim | What I Wore Today


Gömlek / Shirt: Adirondack 
Kürklü hırka / Jacket: Lokal / Lokal (TL25 - 2010)

Kollarında nakıştan kelebekler, daire içinde yıldızlar falan var. Sıcacık tutuyor.  

Düğünden Sonra

Araba hala onlarda. Sökmüşler süsleri :(
Ben bu konularda nadir pislik yaparım. Annem
hep "malının kıymetini bilmiyorsun" der. Ama paylaştıkça da çoğalır, arada camı çatlar, yakıt kapağı dili kopar falan ama.. Napcan?!


Bana araba için teşekkür getirdiler.
Binlerce okuyucum arasında örf-adet bilmeyen Nişantaşı-Alsancak vb. ikametgaRlar için:
1- Nakışlı beyaz havlu
2- İğne oyalı morlu desenli baş örtüsü
3- Kese
4- Deve ayağıma asla olmayacak patik.


Adet şuymuş: 
gelin ona gelen hediyelere karşılık çeyizindekileri verirmiş.


Yani çeyizi başkalarına yapıyor demek bu. Ben olsam en çirkin renklerden en çirkin desenlerden yapardım madem elalemin karıları kullanacak. Hehee


Benim çeyzim aklımdır. 





Monday, November 14, 2011

Meyan Kökü Şekeri

Eklektik ve elit zevklerim yine beni yıpratıyor.
Şu yukarıdaki şekerden istiyorum. İçi dolu olsa da olur olmasa da. Licorice deniyor gavur ellerinde dillerinde.
Bir ara bu şekercilerde satılıyordu. Ne furyaydı o zamanlar. Alsancak'ta her iki sokaktan birinde şekerci açılmıştı.
Hoopşeker, Çookşeker falan böyle ünlü harfleri bol isimli dükkanlar. Bir elimize torba bir elimize şeker küreklerini alıp, doldururduk torbaları.


Nasıl canım istedi şimdi. Simsiyah olsun da.


Bu alt ve üst en sevdiğim!


 Bu burgulunun kırmızısı var evde, ivrenç bişi.
Sen de olursun be Salino. Online şekerci arayım şimdi ben. Olsanız da bir yesek.

Keklik Keklik Dolapta

Şu an dolabımda iki adet keklik var.
Temizleyip, yememiz için verildi. Ancak sadece tüylerinden dolayı tiksinip senelerce tavuk yemediğim için işi Mümin Bey'den talep ettik. O da kabul etti.
Önce temizleme karşılığı yarısı benim dedi ancak pişirecek yeri olmadığı için ben de, mutfak ve fırın bedeli karşılığında pay istedim.Hehehe.


İç organları falan da duruyormuş. Napsam? Denesem mi?


Geçen sene de böyle tavşan getirmişlerdi. Temizlenmiş. Yemiştik. Ama o zaman ev yoktu. Eski komşum pişirmişti.


Tavşanla ilgili olarak, o kağıt çekenler gibi sevimli ve küçük değiller. Kocamanlar. 


Tavşanlar "R Months" denilen aylarda yenir! Diğer zamanlarda bilmediğim nedenlerden ötürü yenmez.


Rabbit  R Months:
R months dedikleri ingilizce içinde R harfi olan aylardır;
January - February-September-October-November-December


Kekliği de yersem geriye; Kemaliye mantarı ile kenger kalıyor, sakızı ile birlikte.

Düğün

Kar yağdığı için Elazıg'a kızı getirmeye gidemediğim düğün için kızı köprüden getirmeye gittim. Keşkeğini yedim, düğün fotoğrafçısı oldum, Hayriye de gelin arabası oldu!!


Sabah gelen telefondan sonra hemen duşa girdim ve arabanın yanına gittim. Araba şirket lojmanında kalıyor. İptal edilince de ne arabayı yıkattım ne de kar lastiklerini taktırdım. Arabanın camı buz, üzeri de 5cm karla kaplı.


Buz kazıyıcısı ile camın buzunu açmaya çalıştım ancak sadece altta sileceğe yakın bir yerde az bir yer açıldı. Ben alışığım bu hallere, ayrıca arabayı yürütmedikçe motorun ısınması ve dolayısıyla camın çözülmesi uzun zaman alıyor. Ben de bindim arabaya, beni bekliyorlardı çünkü. Ergonomik olmayan şekilde oturarak, kendime açtığım delikten yola bakarak, ilçeye gittim.


Kahvaltı yapmadığım için tost ısmarlatmıştım Akraba'ma. (Buranın genelinin soyadı diyelim ki, "Jackson". Benim peder bey de evlenmeden evvel haiz olduğu bu soyadı değiştirmiş, şimdikinden yaptırmış. Ben de inatçıyım, sertim diye bana "sen bizdensin" derler. Benle kürtçe konuşurlar, anlamam tabi. Sonra bu aile de bana "akraba" demeye başladı, birbirimize böyle sesleniyoruz.) This is a plus! He bir de Muhtarın soyadı da "Jackson"! 


Tostumu yedim, burası küçük yer ya, insanlar birbirlerini tanımasalar da sohbet ediyorlar. Biz yanmayan sobanın yanında otururken, birileri geldi, Akraba onlarla sohbet etti, bu düğünle ilgili gerçekleşen terslikleri anlattı. Kar var diye kızı almaya gidemedik. Sonra evin önüne metrekarelerce büyük bir tente sermiş yerler ıslanmasın diye, ancak kar yağınca üzerine, tente çökmüş. Toplayamamışlar 10 kişi.


Tost bitince, o bakkala gitti araba süsü almak için. Ben de arabanın başına. Arabayı güneşe çekelim dedik. Güneş olan en geniş yer "emniyetin" önü. "Akraba bak birşey demesinler" dedim, "demezler" dedi. Çektim arabayı. İlçeye gün ışığında çıkmadığımdan herkes selam veriyor konuşuyoruz derken, polis geldi elbette. "Araç burada uzun süre kalacak mı?" Ben de "buzu çözülünceye kadar" dedim. "Ama burada diğer araçların önünü kapatıyorsunuz" O araçlar da yerlerinden hareket etmiyorlar pek. "Şu ileri alın" dedi bana. O an PMS tepeme çıktı sanırım. Gösterdiği yer güneşi 15:00 civarında batmadan evvel gören bir duvar dibi. "Orada güneş yok gördüğünüz gibi" dedim. O arada selam verdiğim 3 adamla vedalaşıp, arka taraftaki az bir güneş parçasının altına aldım. Başladım yine kazımaya.


Tostçudaki adam çıktı, "çizer o arabayı çizer" dedi böyle bilmiş bilmiş. Adamın suratına bakmadım, sanki benimle konuşmuyor gibi davrandım. Sana ne be adam? Çizse de mal benim. Ayrıca boya üzerinde cila var zaten :/


Sonra arabayı biraz ileri almam gerekti. Ben de taksici kafası ile araç sürdüğüm için, bir ayağım dışarıda indirdim "el fenerini" boşa attım, itiyorum aracı. Yine bir adam gelip, "Jardzy hanım napıyonuz?" diye sordu. Burada araba iten kadını bir yana bırakın süreni bile tuhaf geliyor. "karları eritiyorum" dedim. Biraz ters demişim o da gitti. 


Erkekler böyle işte. İlla söyleyecek bir lafları olacak. Madem yaptığım şey yanlış, çözümle gelsene kardeşim?! 


Bakkal araba süsünü bitirene kadar ben de 5cm kar* temizledim, camın buzunu kalıp kalıp bozdum attım. Köye gidene kadar geri kalanlar da düşer diye yola çıktık. İşyeri ile köy yolu yanyana. Köy yolunda bir kamyon kalmış, yol kapalı!
Güvenlik bize jest yapıp, içeriden geçirdi. Ama köy yoluna bağlanmak için ocağa girmemiz lazım. Allam koca kamyonların arasında benim ufak araç kaldık öyle. 10cm kadar çamur var. Yollar her gün değişiyor zaten. Ben durdurdum aracı, karşıdan da tanıdık biri geliyordu. Yol sordum! Kendi işyerimde! Arabayı iyi ki yıkatmamışız. Nihayetinde köye vardık.


Aracı köy meydanında bırakıp, süsleri delikanlılara bırakıp düğün evine gittik.
Kazanlarda keşkek pişiriliyor. Ben de bir el attım. 
Çocuklar kameraya saldırıp, beni de çek beni de çeklere boğdular. Damadın annesi ile görüşüp, kadınlarla iki öpücük bir sarılık, "kiss, kiss, hug" şeklinde selamlaşıp araca geri döndük ki, benim kız gelin gibi olmuş laa! 
Güzel süslemişler. Yol açıldı mı açılmadı mı diye telefon trafiği. Güvenlik çok nazik, her daim bana yardımcı olmuşlardır her işyerimde. Açıldığını en son onlardan da öğrendik yola çıktık. 
Kornaya basa basa, arkadaki minibüslerde insanlar ellerini kollarını camlardan çıkartıp bağırıyorlar. Maalesef birisi sürekli birşeyler patlattı. Sonradan gördük ki, kızkaçıranmış!


Arabada neşeli bir şeyler çalalım dedik. Bir tek İbrahim Tatlıses kasedi var! Ahahehreh Evet arabada kaset çalar var!
Onda da yalan yalaaan falan böyle acıklı şeyler çalıyor. Neyse ki geniş bir yerde durduk.
İnsanlar atladılar minibüslerden araçlardan, sesi de sonuna kadar açıp, halak çekmeye başladılar. Ben de elimden geldiğince foto çekmeye çalışıyorum. Bana göre binlerce çocuk ve dolayısıyla foto kalitesini bozan bomberlar!(bkz: ilk foto)
Bekliyoruz. Kız geldi başka bir araçla, gelin arabasına aldık.





Köye varana kadar kornaya bastık. Ben fotoğraf çektiğim için bu sefer gelin şoförü olamadım. İçi madeni 1TL dolu zarfları da öndeki muhtarın aracına verdik. Ben detay çalışıyorum :)
Köye gelince benim aracın sesi kısıldı! Bir daha korna çalışır mı bilemiyorum. Köy yolu taş. Bu araç gitmez dediler, dört çekere bindirdik. Kız 3 araç değiştirdi!
Önde bayrak, eve geldik. Çiftin kafasından aşağı çerezler, elmalar attılar. Bereket için.
Sonra yukarı çıktılar. Baktım damadın annesinin elinde kuran var. 
Daha önce katılmadığım için esas anları hep sonradan idrak ettim. Bir de nasıl kalabalık gelinin etrafı! Sanki gelin görmemişler gibi.
Kızı odaya almışlar, tekrar halay vuruyorlar falan. O tepişmede güzel foto çıkmamış. Çocuklar etrafımda zaten. Oda karanlık. Bir de gelini oturduğu yerde seyrettikleri için kızın etrafı iyice karanlık.



Çocuklar benim fotoğraflarımı çektiler. Ben de o kalabalıkta 3-4 yaşındaki bir velede fotoğraf çekmeyi öğrettim. Beni çekti kerata, gayet de iyi çıkmış.
Çocuğu da göstereyim.
Sonra başka eve torun çekmeye gittim.
Sonra geldim, sonra keşkekimi yedim.



İnsanlar beslendikten sonra mekanı terk ettiler. Gelin altında ev şalvarı olduğu için gelinliği çıkarttı. Diğer kızlar giydiler hevesle. Sonra kız simsiyah bir örtüye girdi. Ağzını burnunu kapattı.
En ilginci de kızlar, gelinden buketi atmasını istediler! Kız da attı.
Bu süre boyunca benim evlendiğimi, nişanlandığımı duymuş olanlara bunların gerçek olmadığını anlatmakla, "seninkini ne zaman göreceğiz?" sorularına, olumsuz cevap vermekle savaştım. 
Arabayı bıraktım onlara, "süsler kalsın 1 hafta öyle dolaşcam" dedim ama koparmışlardır şimdiye. Araç ne zaman gelir bilinmez. 


İnsanlar donarken ben ıslak saçlarla dolaştığım için eve gidene kadar öksürük tuttu. Sonra geçti.
Şimdi hala her tarafım ağrıdığı için de, eve gidip yaymak istiyorum. Bir süre ev misafire kapalı. Tek başıma kalmalıyım!