Friday, March 30, 2012

Röyalar ve Şehir

Buraya geldim geleli hala uyku düzenimi oturtamadım. Ancak uyursam da güzel rüyalar görüyorum.


İlk gece mesela cinayet çözme peşinde koşuyordum. Sık uyanıyorum maalesef ama uyuduğumda devam ettim rüyama.


Dün de iki hayvan varmış köşede bekleşiyorlar. İki tane de çocuk kafalarına basıyor bu iki hayvanın. Biri lemur, diğeri de aynı ancak röflesi yok. Çocukların yanına gidip, hayvana yaptıklarının aynısını yapıyorum. Basıyorum kafalarına sonra da alıp o kafalarını yere duvara vuruyorm vuruyorum. Oh. Adaleti sağladım.


Sonra araba kullanıyordum ama direksiyon sağdaydı. Tereyağından kıl çeker gibiydi, ne iğrenç bir deyimmiş bu da. Öğk. Arabamı özledim.


Sonra da turkuaz sulara dalmalar falan. Sabah 10da uyandım. Dünki rüzgardan belliydi zaten bugünün bulutlu olacağı. Cottlesole'a gitmeyi planlıyordum ama kaldı. Sıkıldım tek başıma dolaşmaktan artık ve şehir bitti zaten.


Benden beklenmeyecek şekilde tüm toplu ulaşımlarına bindim, hem de korkusuzca!


Dün de Fremantle'daydım. 
Bugün evde kendimi çamaşır ve ütüye adayacağım. Zira son gün. Yarın Sydney'e geçiyoruz ve ikili tatilimiz başlıyor.


Aaa o kadar gittin evde mi oturcan demeyin. Bozulurum. Yoruldum, ayaklarım parçalandı. Kendime dünyanın en pahalı terliğini almak zorunda kaldım. Dün gece üşüdüm. 
Bugün böyle. Akşamına Türk lokantasına gideceğiz. Dönünce belki uzun uzun yazarım.

Wednesday, March 28, 2012

Uçaklar ve Varış Notkası: Perth, WA


FOTOLAR SONRA!!!

26 Mart Cumartesi saat 13:00de yolculuğum başladı. İlk adım İstanbul AHL. İst’un kapı numarası ile Doğu Anadolu illerininki o kadar farklı ki, daha önce de dikkatimi çekmişti ancak lafını edecek yerim yoktu. London Heathrow havaalanındaki gibi cam bölmeler içindeki nezih İstanbul yolcuları ile bazı zamanlar alt kapıdan otobüsle uçağa binen biz Doğu Anadolu hanfendileri ve beyfendileri arasında fark bariz. Hmmm

Biletlerim bağımsız olunca, 14.7 kg (3kg valizin kendisi) ağırlığımla dış hatlara geçtim. Bulduğum lokumcunun Emirates yanında olması bir şanstı tabi.  Yanımda taşımak istemediğim için lokumları bir kutuya koydurup, koli bandı parası ile ödeyip bagaja attırdım. Biletimi veren hatun sırada benden başka birisi olmadığı için benimle sohbet etti. O da Avusturalya’ya gitmek istiyormuş. Email adresini aldım. İmmi.gov.au’dan bahsettim. Ben ilgilenince o da bana bir krallık yapıp yanımdaki koltuğu kapattı. Tüm biletlerim koridor. Ve evet yanımda kimse yoktu ancak pencerede oturan hatun, üniversitede not tutup da paylaşmayan gizli gizli akademik kariyer hayali kurup da eşek gibi çalışan biri gibiydi. Durup durup sorular sordu. Öncelikle “do you !know! Turkish?” Her şey o “evet” cevabı ile başladı. “isterseniz ayakkabılarınızı çıkarabilirsini?” ö.Ö “İyiyim ben”, “peki ben çıkarabilir miyim? Biraz rahatsız oldum da…” Böyle bir hatun. Neyse ki 4 saat kolay geçti. Dubai’ye 01:30 gibi indiğimizde, sakin bir havaalanı bekleyerek yanılmışım.
He bu arada normal saattler bile Rolex.

O kadar kalabalık ki! Bir de çocuklar hangi saat dilimindeyse artık koşturuyorlar, çığlıklar atıyorlar, ben sürünerek tuvalet ve uzanacak koltuk arıyorum. Kalabalık dizi dizi sıralanmış annemin altın bilezikleri, Trabzon burmalarının peşinde. Tuvalette sıra bana gelende, arkamda kimse olmadığı için uzak doğulu bir kız önüme geçti ve tuvalete girdi. Ben sesimi çıkarmadım ama arkamda beliren kadın durumu anlayıp, beklemeye koyuldu.

Dubai Tuvaletleri

Oh bebeyim. Çok güzel bir tuvaletsin. Taharet musluğu korktuğum gibi klozet içinde değildi. Tıpkı minyatür bir duş başlığı gibi duvara sabitlenmiş. Benim yurtdışı seyahatlerimde yaptığım stil! Daha güzel olanı kapağı silmek için bir sıvı var. Gerçi beni tahriş etmiş olabilir ya da dolanmama rağmen oturmaktan popom tahriş olmuş olabilir. Bilemiyorum. Tuvaletten çıkarken yine sıra olmuş, sıranın en arkasındaki yaşlı bayan kapıyı tuttu benim için. Ha niye bu kadar ayrıntı? Çünkü bu bir foreshadowing!!
Uzanır koltukta yer bulup, elbise giymiş olmanın edebi ile bacaklarımı örtüp etrafa bakınıyordum. Sonra vakit gelince kapıdan aşağı indim. Didik didik arıyorlar. Ha söylemeyi unuttum, ben havaalanlarında ötmeyeyim diye yeri gelince sütyen bile giymiyorken, yine öttüm ve pabuçlarımı çıkarttırdılar bana!!!!
Uçağa binince koridor kenarına oturdum. Tuvalette kapıyı tutan teyze ve eşi geldiler. Ayrı yerler vermişler. Ben de nezaket yapıp, arka sırada ortaya oturdum!! Ühühühüh

Sağımdaki konuşkan neşeli bir kızken, soldaki sinirli gergin bir adam. 2 saatte bir yemek veriyorlar. Benim bedenim sabah 4teyken akşam yemeği yiyorlardı. İkide bir uyandırdıklarında isyan ettim artık. Sonra beni öğle yemeğine kaldırmaları konusunda anlaştık. Bu yolculuk ta artık arada kalkıp, yürüyerek ve sağdaki kızın soldaki uyuyan adamın üzerinden atlamasına yardım ederek geçti.
Descendants filmini 4 kere parça parça izledim ama hala izlememiş gibiyim. Filmleri kesip bizi korkutmaya başladılar. Yemek, ahşap bişi getirme, getirdiysen ya beyan et ya da çöpe at! Yoksa kötü olur haa!

Ben de endişe ve yolun getirdiği bıkkınlık ile korktum. Kalacağım yerin adresini ve telefonunu neden bir kağıda yazmadım? Beni sınırdan geçirmeyecekler. Hiç dinlenmeden dönüş uçağına bindircekler. Sevgilime nasıl haber vericem? Pis Türksel telefonumu açmamış. Ben de dönerim artık 1 hafta Ank’da dinlenir, işe dönerim, napayım?! Diye düşündüm durdum. Nihayet son 1 saat de bitti. İndik. Pasaport kontrolleri, köpekli narkotik kontroller, “hmm sadece lokum mu var?”lar, çöpe attığım misvakım ile bitter Beyoğlu çikolatası. Nihayet kapıdan çıktım. Saat farkından dolayı benim sevgilim erken mi geldi acaba? Çok mu bekledi? Yoksa gelmedi mi? Adresi neden yazmadım ki bir yere?...

Vuslat

Kapıdan çıkanda, gözleri görmez sevgilimi gördüm. Görünce de ağlamaya başladım!!! Herhalde uçakta çok gerilme sonrası bir rahatlamaydı bilemiyorum. Hiç beklemiyordum bunu.
 Dışarı çıkınca hava soğuk ve nemli geldi. Dakikalarca taksi bekledikten sonra bindik. Şoförümüz maden mühendisiymiş. Ouuvv! Kaşmirli. Bir susmadı evlat konuş konuş. Vulkan mı kalmadı datamayn mı artık! Eve geldik. Dolapta beni bekleyen çakma suşimi de yedim ve uyuduk. Evet, soğuk be burası! C’aanım. İlk gün üşüdüm ben ayol.

İlk gece uykudan uyanmaklar, karın kazınması, çok kötü değildi ama zorladı. Açlık kan şekeri değerim çok düşük olduğu için açlıktan bayılıp tekrar uyumuşum!! İlk gün 2004 senesinden beri görmediğim bir arkadaşım beni görmeye gelecekti. Saat kurdum kalkabileyim diye. Bir de kol saatimi ayarlattım beyefendiye. Sabah bir gürültü ile uyandım.

Kendini işine delice vermiş bir bahçevan, tenis kortunda çim biçiyordu!! Saate baktığımda 1’e 10 var gördüm. Kalktım tuvalete. Sonra saate tekrar baktığımda ters tuttuğumu fark ettim ehehhe saat 7’ye 5 varmış halbüse. Yattım tabi tekrar. 10da tel çaldı. Benim hatun, gelemeyeceğini söyledi. Adresi verdi. Ben de hazırlandım çıktım. İlk sefer tabi, çaylaklık. Taksiye bindim. Adam tam bir Türk gibiydi. Dayanamadım sordum. Meğer Hırvatmış. Ülken çok güzel benimki daha güzel derken, geldim. Hatunla buluştum. Çin yemeği yedim. Onu ofisinde bıraktım. Yürüyorum. Az gittim uz gittim baktım yol üzerinde Kings Park var!

Ayağımda beyaz sünnet ayakkabılarım, karşıya geçmek istesem yaya geçidi yok. Bu ülkenin temel sorunu bu. Yaya geçitleri çok az. Kum içinden yürüdüm, o kadar ıssızdı ki! Bir de susuz kalmayayım diye 3 dolara aldığım 1.5 litre suyu içiyorum bir yandan. Kimse yok etrafta. O tepeme diktiğim su şişesi bitti elbette. Çişimi yapmam lazım, o derece ki, bacaklarımdaki olmayan tüy kökleri diken diken. Kenara indirip işesem mi düşünmedim değil. Tam cesaretimi topladığımda karşıdan koşan bir adam geliyordu. Ben de soldan gitmeye alışmışım, yol verdim ve yürümeye devam etim. Bir ara durup fotoğrafımı çektim. Hehehhe yarım çıkmışım!

Sonra azmim sonucu insanlı yere geldim. Artık çıkarttığım pabuçlarımı giyip, tuvalete girdim. Aspects’e girdim. Hatıra parası aldım. Zira “ay bunlar aborjin sanatı” diye boyadıkları taşlara verecek param yoktu. Su 3 dolar ayol!

Yolda karşıdan gelen bir güruhun Türk olduğundan emin olmam için sigara dumanını görmem yeterliydi. “merhaba Türkler!” diyecektim. Sonra düşündüm, sosyalleşmeye gerek yoktu. Çimlere yayıldım. Fotoğraflar çektim. Orkestra provasında dans ettim. Eve gitme vaktinde eve gittim ve bey geldi 5 dakika sonra.

İlk gün keyifle geçti. Akşamına da İtalyan yedik. Yürüdük bol bol. Alışveriş yaptık. Yattık. Ancak 1 gibi uyandım. Kitap okudum biraz, tekrar uyuyabildim ama uykumu alamadım.
Oda değiştirecek olmanın zülmü ile erken kalkıp, odayı terk ettim.

Kuğu gölü yanında oturayım, uyuyayım derken, yok karşıya geçemiyorum! Arabalar vızır vızır. Ama sağda park etmiş araçlar var ama adamlar nereden gitmiş? Uykum var, çok tersim. Yürü yürü, yol yok geri döndüm. Terliklerime kumlar girdi. Tırnak içlerim kara kara!! Sevmiyorum açık ayakkabı terlik! Geri dönerken, baktım bir adam kural falan tınlamadı, karşıya geçti otoyolda. Arkasından ben geçtim! Yürüye yürüye iskeleye gelmişim!
Dün aklımda hayvanat bahçesine gitmek vardı ama yola falan bakmamıştım. Tam ben bileti alırken feri gittiği için bekledim. Domuz gibiyim zaten. Sonra şu an hayvanların arasında bunu yazıyorum. Yine çişim var. Etrafımda arsız kuşlar dolanıyor. Utanmasa kafama konacaklar.

Saat 12:30. Penguen adasına geçsem mi diye düşünüyorum.
 Ha bu arada, dün o kadar sıcaktı ki, bugün de normal. Arada üzerime montumu giyiyorum, geceleri serin! Ama tam mevsiminde gelmişiz. Yoksa ben sıcaktan geberirdim! Gözünü sevdiğim Doğu Anadolu iklimi. Beni ne hale getirdin. Nemden kaçar oldum.
İklimi şöyle tarif ediyorum burada, yaz sonunda rüzgarların başladığı dönem. Hani böyle askeri kampta denizden çıkmış duşunu almış giyinmişsindir ya. Saçların ıslak kağıt helva arası dondurma sırasındasındır. Dondurmayı yerken saçların ağzına girmesin diye kafanı çevirirsin ve üzerindekiler hala ıslaktır falan. Öyle işte. Yine de başka mevsimde gelsem nefret edermişim. Şimdi çişimi yapıp, bir şeyler yiyip, eteğime rağmen edebimle çimlerde az biraz uyumak istiyorum. Odaya 2den önce giremeyeceğim. Penguenler? Hayvanat bahçesinde koala göremedim, kırmızı götlü maymun yanıma kar kaldı. Noktörnal hayvanlarda ise korktum ama kaçmadım! Oh tam sevgilimlik.

Ben koalalara sarılmak istiyorum! Sanırım ancak Sydney Zoo’da olacak. Hadi kaklıyım artık.  

Sonra işte kalktım. Feri ile döndüm. Bell Tower'a baktım. Blue Cat'e binip geldim ki resepsiyonda kız bana "kasada ne bıraktın, tarif et" deyince anladım ki süper salak durumdayım.,
Hatırlayamadım.
Meğer cüzdanımı bırkamışım. İçinde tüm servetim ve neyseki kimliğimle.
Kimliğimden dolayı verdi. Yoksa asla hatırlayamazdım!

Dinlenmem lazım. Biraz uyuyacağım şimdi.

Saturday, March 24, 2012

Bahtimi Guzellestir Ankara!

Geldim iste. En buyuk korkum valizdi. Biletleri alirken bu sefer evden cikmadan evvel koltuklari secmistim ama kontuara varanda, senelerdir oradaki cocuk `Jardzy hanim` deyince, devam etmesine firsat vermeden;`iki kisilik bagaj, 30u asmiyoruz` demisim. Hehehe


Cocuk da, anlamadi `koltuklari ayirmissiniz ama asker cok var yerinizi degistireyim mi?` diye sordu. Ouuvv. Degistir bebisim acil cikis olsun!! 


Gelirken de askerlerlen gelmistik, giderken de. Yalniz servis soforu nasil surduyse, daha 1 saat vardi binis saatine, ben tost yiyordum. 
Iste biz bindik ucaga. Ondeki koltukta bir kadin, basinda esarbi var, hani bana universiteden bir arkadasin annesi gibi gelen normal bir kadin. Erkek yaninda oturmak istemedigini soylemis hostese. Hostes yanlis koltuga oturan askerler nedeniyle delirmisti zaten, kadincagiza `orada da yaniniza erkek oturabilir` dediginde aydim. Kiz sinir olmus belli ki, bizim yanimizdaki adamdan yer degistirmesini istemedi.


Sonra kadina yer buldu, onu goturdu. Ben de sesli dusunmusum `cok sukur teyzenin namusu kurtuldu` demisim annem gulerek, durtup, kas goz yapinca fark ettim. 


Asker milleti 1 ay gecmesine ragmen disipline olamamis. Ucak park etmeden kalkmalar, kabin bagajlarini almalar. Sonunda hostes kizimiz, sinirli bir anons yapti, oturdu hepsi! 


Ve evet, emek kokan askerlerimiz ile Ankara'ya indik. Annem de aceleci kisimdan. Oturttum onu, biraz ferahlayinca indik ucaktan.  Koprude normalde soldan gidip terminale girersin ya, sagdan oluk oluk bizim ucagin yolculari geliyordu. Birkaci bunlarin dikkat etmemis sanirim girilmez levhasina ya da anlamini bilmiyor cocuklar, arkasindan da koyun surusu gibi 50 insan gitmis. Kapinin ucaga binis kapisi oldugunu gorunce geri donduler sanirim. ehehhe 


Cok komikli bir yolculuk olmus bu. Pindik arabaya. Taksi Suleyman bey altinda kendi arabasi ile gelmis ama adam taksici nihayetinde. Karsimda kocaman Gunes Kursu'nu gorunce haykirarak mo'lemek istedim ama yapmadim. O Kurs'u gordugumuz andan onun yanina gelene kadar sagdan bir serit yaratti surucumuz, hile ve dolanla tum araclarin onune gecti. O esnada arkadan gelen ambulansa yol da vermemesine ragmen, `Avrupa'da boyle degil iste, orada olsa hemen yol ikiye ayrilirdi` falan bir guzel anlatti. Ben de kafa salladim, bir yandan da ayagimla frene basiyorum korkudan. Sonra trafikten yana bakmayip, gunesi gorup te soyunmus sevgili gri Ankara insanlarina baktim. 


Annemin cicekleri solmus, kusmusler anneme. Olu yapraklari temizledik. Sonra disari ciktik. Son alisverisler bunlar. Eve gelince 16kg olan valizimi bosaltip tarttim. Darasi 5kg geldi!!! Ben de anneminkini aldim. Bircok kiyafeti de ayikladim. Tika basa tam 14kglik bir valizim var su an. 


Aykkabima bagcik aldim ama tam erkek oxforduymus. Cok cirkin! Ama derisi harika, cok da rahat. Bulsam pabuc alacaktim ama almicam. Idare etcem kirik beyaz pabuclarimla. Evet krem de degillermis!! Bildigin kirik beyaz iste.


Su an saat 10. Uykum var, sorvayvir var. Yarin yapmam gereken bisuru sey var. Saatler aliniyor ileri. Bakalim, yarina ne kadar yetisirim. Bugun 1 saatlik yolculuk bana dar geldi, napcam bilemiyorum. Evet, seni gormek ister her bahti kara. Ben gordum, sana yerlesecek kadar bahtim karaydi, artik degistir Ankara. Beni gittigim yerden guzel haberlerle dondur ve geri gonder. Amin bin.

Friday, March 23, 2012

Belediye Baskanim

Sayin Baskan Bey beni tanimakla beraber, yolda gorse durur hal hatir sorar. Kibirli biri degildir. Ben de is geregi bir ara makamina cok cikmistirim (yore agzi) eskiden.


Bugun son alisverisleri yaparken, baskani gordum. Arkadasa `dur beni indir baskanla konuscam yollari yapsin` dedim. Zaten inecektik, durduk mecburen. ehehhe


Gittim, telefonda konusuyordu. Yine de elimi sikti, hal hatir sordu telefonda olmasina ragmen. Iceri girip alacaklarimi aldiktan sonra, acele ettim, ciktim. Arabaya binmisti, hemen kosup yaninda bittim adamin. Yine telefonda idi. Bitirdi, indirdi cami. Yine hal hatir faslindan sonra, `magdurum` dedim. Bu kelime bizim buradaki yerlilerin lafidir. eheheh
Gelir gider, `magduruz` derler.
Ama gelin sizi dolastirayim bir, oyle villalarda oturmamisinizdir. Neyse.
`Arabami kullanamiyorum. Yollari ne zaman yap'caaniz?` dedim. `Neresi?` dedi cunku yapilan yerler var. Ayni yerde oturuyoruz. `Sizin evin arka tarafi` dedim. Gulumsedi. `Neresinde?` deyince, `en ucta, `R.S.'nun evi` dedim. Kucuk yerlerde adres boyle tarif edilir. Sokak, mahalle bilmeyiz. Ya bina sahibinin adi ya da bir kerteriz noktasi. Telefon numaralarinin da son 4 rakami soylenir. 


Alt yapi calismalari henuz bitmedigi icin, ust yapiya henuz gecemezlermis. Sure olarak ay vermesini talep ettim. `Bu sene icinde insallah` dedi. Agzimi berkitip, olu kopek bakislarimla baktim. `Bari bicak attirsaniz?`, `onu yaptircam` dedi.


`Eve gelin, caya gelin, goruselim. Belediye baskani olmak alemet-i farika (ya da harika) degil ki. Artik gorusemiyoruz, carsida bazen karsilasiyoruz. Esimle tanisin, gelip gidin` dedi. `Haklisiniz, 3 hafta sonra donunce gelirim` dedim. Yengeye caya gidicem!! Kafama koydum. Alirim Cattir pastanesinden milyonluk baklava. Hanim hanimcik giyinip calarim kapiyi. Boyle gerile gerile sohbet etmemek icin, alkol mu alsam? Biberiyeler mi icsem? Bilemiyorum. Daha simdiden strese girmiyim ben. 
Daha yol stresi icindeyim!! ehehehe

Ne Giycem Ben?!

Bu sefer farklı bir strateji belirleyerek, aşağıdaki gibi bir çalışma yaptım. A3e renkli bastım, odamda duvarıma astım. Kalacağım süreyi hesapladım. Kenarlarına notlar aldım. Tüm görselleri thisisnotnew.com'dan aldım. Çok çalıştım.
Sonra bıraktım o kağıdı. Maymunluktan.


Venn diagramı ile kümeler çizeyim, kesiştireyim dedim. "Çok iş" dedim, vazgeçtim.


En son da, renk belirledim. O renklerde neler var listeledim. Hepsini birbiri ile "kombinleyim" dedim. 
Yazlıklar, plajlıklar Ankara'da. O nedenle, burada olup da uygun olanları alıp, Ankara'da destekleyeceğim. Bagaj hakkım 30. Ama buradan Ank-İst giderken 15 (+15 annemin hakkını da alıcam).


Ülke içinde de yolculuklar olacağı için hedef 20kgyi aşmamak. Yazlıklarla bu sorun değil. Yedek çanta da alıcam, dönüşte kolay olsun diye.


Listeye dönersek, renklerim:


Beyaz   | Yeşil | Mavi      | Krem   | Sarı 
Gömlek    Pant    Gömlek      Gömlek   Gömlek
Tişört    Etek    Uzun kollu  Hırka    Hırka
Atlet     Şort    Hırka       Mont     Yağmurluk
          Gömlek






Kahverengi | Gri        | Siyah     | Kot  |    Diğer 
Pant         Atlet        Elbise x3   Pant      Pembe ince kazak
Etek         Tişört       Atlet       Etek x2   Pembe uzun kollu
Yelek        Uzun kollu   Kazak       Gömlek x2 Çiçekli elbise 
                                                Firenç bluz
                                                Çizgili elbise
                                                Kürk
                                     
Bunlar içinden tercih yapıcam. İtalikler kesin geliyor benimle. 
Ayakkabı napıcam??!!

Giyecek Hiç Ayakkabım Yok!

Yok, çünkü hepsi bot, birazı da topuklu. Allah biliyor da beni böyle şantiye ortamlarında çalıştırıyor. İş haricinde giyinmem gerektiğinde, mavi ekran veriyorum. Ne giysem bilemiyorum. Gerçekten :(


Şimdi bana ayakkabı lazım. Babet olmayacak, ayağımı kokutmayacak. Rahat olacak, kolay giyilip, çıkartılacak. Kapalı olacak, (açık ayakkabılardan haz etmiyorum, ayaklarım kirleniyor ayol).


Spor pabuç da olmayacak. Eşortmanla dışarı çıkan biri değilim. Çıkarsam da iğzitonlarımı giyerim.


Şimdiiii.


Günlerdir bakıyorum aklıma gelen seçenekler şunlar:


Loafer:
Hmpf :/ Kösele ama bu.
Bende altı anane tabanlısı var, çok rahat ama yaşlı pabucu. Siyah bir çift de var, üniversite zamanı giymiştim, ortaokul-lisede bıkmamışız gibi. 


Oxford:
Siyahından var. Giyince hiç bir erkek beğenmiyor. Tam bir Man-Repeller! Arada giyiyorum kot etek üniformasının altına, tek başımaysam!
Yukarıda Zeto'anımın oxfordlarını görüyorsunuz. Aynısı bende de var. 2007 senesinde bir sonbaharda Hotiç'ten almıştım ve bağcıkları farklı renklerde olduğu için, bir kere bile giymedim. 5 sene olmuş! Evde bile giymedim, denemem lazım.


Timberland:
Ergenliğim bu pabuçlar içinde geçti. Her renginden vardı bende. Bir kere kahvesini çaldılar arkadaşımın evindeyken. Kan kardeşim Deniz bana kendisininkileri vermişti eve gidebileyim diye. Beyazı bile vardı! Çok rahatlar. Hmmm. Bay Kuş beYenmiyor bunu da!


Hush Puppies:
Birebir aynısı var. Belki iki çift. Ama bunu giyince de, "oo bunlar 20 sene önce modaydı, hala saklıyor musun?" diyorlar. Soğutuyorlar beni hayattan. Size ne?! Ama zaten rahat değiller. Bir de yağmurda piiç olur bunlar.


Çiftyüz:
Bunlar da toz toprak içinde çalışan benim, süet kahve (evet rengi bu) pabuçlarım. Bootie hatta. Nasıl temzileniyor bi bakayım da, güzel görünsünler.


Tatilde ayakkabı ne giycem ben ya?? Seçeneklerim yukarıda.
Kıyafete göre seç derseniz, hepsi her kıyafete uyuyor hemen hemen. Hepsini bırakıp, bot da giyebilirim :/


Bu da işte benim derdim.
Her kadın gibi binlerce pabucum var, ama ne giyeceğimi bilemiyorum. 

Süt Bozuk

Sabah, iki patronun da olmaması nedeni ile verdiğimiz parti serilerine, kahvaltıyı tekrar ekledik. Yemekhaneye gittik. Aşağıdaki gibi bir makina gördüm, içinde beyaz bir sıvı dönüyordu.
Ben makinaya bakıp, soğuk sütümü bardağa doldururken, o esnada gelen pastacıya "süt mü bu?" diye sordum.


Adam bana baktı. Bir şey demedi. Ben de "sütmatik" dedim, sütümü alıp, masaya oturdum. Sütü soğuk içerim ben. Nadiren ılık.


Adam masaya geldi bir süre sonra, elinde bir bardak sıcak süt ile. "Buyrun" dedi. Ben de "ben sütü soğuk severim, aldım, sütüm var" derken, "süt bozuk demiştiniz ya" dedi. "Demedim" dedim. Sonra adam şaşırdı, gitti. Ben önümdeki iki bardak süte bakarken yok oldu.


Anlaşıldı ki, "süt mü bu?" sorusunu, süt bozuk diye anlamış. Benim ayran mı süt mü anlamadığım için sorduğum soru üzerine, makina içinde bulunan tüm sütü dökmüş!! (Makina yerinde yoktu çünkü).


Adamı bulamadım sonra, izah edeyim. Yazık oldu o kadar süte. Of. Üzerine bir de adamın yaşadığı üzüntü ve sinir bozukluğu sabah sabah. Çünkü karısı doğum yaparken bile, yaptığı baklavayı yarım bırakmayan bir adammış bu. İçim içimi yiyor şimdi. Şirket sahibine mail mi atsam? Öğlen adamı bulur muyum?

Thursday, March 22, 2012

Steve McQueen


Mat Siyah



Hmmmğğğf


Siyah, bir araç için tercih edeceğim son renktir. Ancak buna dayanamıyorum. 


Moskova'da gördüğümde, dönüp dönüp bakmıştım. Olsun, ben de mat oje alarım, sürerim, bakarım.

Wednesday, March 21, 2012

Bugün Ne Giydim | What I Wore Today





Tişört / t-shirt : Mudo
Kemer / Leather Belt : Mudo
Pantolon / Pants : Şehirden / Local produce 
Bot / Boots : Harley Davidson ?
Horoz Tılsım / Rooster Pendant: Esra Koyuncu

Bahar Kime Geldin?

Heeee. 
Ceren'anımın dediği gibi, bahar geldi. Sabah pencereye güneş vuruyor, kuşlar ötüyor. Ama henüz yeşillenip, çimlere yayılmadık. Çim çıksa yiyeceğim zaten. Yeşile öyle hasretim.


Sabah bana çok sıcak geldi. Ben İzmir'den alışığım, bana bahar yok. Tişörtle geldim işe.


Hala da tişörtleyim. Odamdaki ısıtıcı kapalı. Mis. Ama biraz bahar yaşasam istiyorum. Çarp'cak yoksa.


Ve evet, neşem yerine geldi. Ofiste şu an kimse yok. Odamda foto çekmek zor, o nedenle sınırlarımı aşıp, koridora falan çıktım. Bişiler çektim. Ama Benjamin pek istekli değil. Sanki 1,5mp cep telefonu ile çekmişim gibi çıktı fotolar. 
Olsun, o da düzelir.


Size son aldığım yeşil pantolonumu göstereceğim. Otururken sorun oluyor. Uzun tişört, gömlek giymem şart!


Moda dünyası, edebimizi geri istiyoruz!! 
Yoksa popoma kazak bağlıcam, lisedeki gibi!





AtlasKamp.Com

(kalp) Vadi Doğa Sporları! (kalp)
Müşteri İlişkileri saplantımı beni okuyanlar bilir.


Bay Kuş Bey'e aylar önce aldığım terlikler, geçenlerde okyanusa yüzmeye giderkene merdivenlerden inerken, düşmesine sebep olmuş. Kalçası falan morarmış, neyse ki daha kötüsü olmamış. Başımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü duyunca.


Benden sandalet istedi. Buldum bir tane. Benim sürekli alışveriş yaptığım sitem: atlaskamp.com O pantolonlar, polarlar hep ordan. Hatta şirketi bile oradan alışveriş yapmaya zorladığım da vakidir!


Yana yakıla, dolanıyorum ortada, başı kesik tavuklar gibi. Çünkü kargonun buraya ulaşması günler alıyor. Şehre teslim etseler, buraya gelmesi iki günü buluyor. Falan filan.


Apartman girişindeki eczaneyi, evde mi bilmediğim evsahibini bile aramayı düşündüm, çünkü Cumartesi 17:00ye kadar açıkmış kargo. Uçak da o saatte iniyor. 
Sonunda, şubeye teslim istedim. Eczacıyı da, evsahibini de boşverip, Ankara'da beni havaalanına götürüp, getiren kıymetli Süleyman Bey'den rica ettim. Kargoyu benim adıma teslim alacak!!


Atlas Kamp (Vadi Doğa Sporları) da hızlı gönderi yapacak! 


Faith in Humanity Restored!


Umarım kargoda sorun olmaz.
Umarım sandaletleri rahattır ve ayağına olur sevgilimin.


Buraya asık suratla birşeyler yazmak istemiyorum.


Bir de THYnin Miles&Smiles müşteri ilişkilerinde oldukça başarılı. 
Ben ayıptır söylemesi, böyle işleyen sistemler görünce, yukarıdaki meme gibi oluyorum, gözlerim doluyor. O derece önemli benim için. 
Lütfen beni yarı yolda bırakmayın Vadi Doğa Sporları Beyler. Adamın ayaana giycek şeyi yok!

İtiraf Ediyorum Nokta Kom

Güzeeeel! (kendi başına dengede durabiliyor) 
Sevgili ablamla aramızda 2 yaş fark var. O nedenle de iki ayrı bisikletimiz olmadı bizim. Ortak kullandı(k).


Kendimi deliler gibi bisiklet sürerken hatırlamıyorum hiç. Ama sürüyordum. Biliyordum bisiklet sürmeyi. Lisede de bize öğrettikleri, mekanik bilişsel faaliyetlerin unutulmadığıydı. Örnek olarak da, hep bisiklet sürmeyi, daktiloda yazmayı verirlerdi. 


Prenses hanımla da aramızda 6 yaş fark var. Ben üniversitedeyken, hatun saçlarını o zamanın çılgın modası, kulak üstünden kazıtmış, kazılan tarafın üzerinde kalan uzun saçlarını at kuyruğu yapmış halde, çırpı bacaklarını gösteren şortu ile sokak aralarında bisikleti öttürürdü (varsa öyle bir tabir). Hatta kendisi anlatır, bir gün bizim büyüğe kızıp, Varyant'tan!! Konak'a indiği olmuş tek başına, o da itiraf etti nokta kom. Brrrr!


Ve ben, yine böyle bir bahar günü, okuldan dönmüştüm. Ayağımda nedendir bilmediğim giydiğim lacivert kalın topuklu terliklerim. Kardeşime heveslendim. "Bir tur versene" dedim. Verdi. 
Ben sokağın başına gidip, dönmeye çalışırken, ki en büyük korkum bu, dönemedim, duran arabaya çarptım. Çünkü terliğin topuğu takıldı, bilemedim nasıl döneceğimi. Düşeceğim düşüncesi zaten kafamda. Öyle, bir güzel, mahalle veletlerine rezil olmuştum.


Özetle, bisiklete binemiyorum! Korkuyorum ben. 


Sonra, Dikili'de heveslendim. Yine sokak arasında bir arkadaş bisikletin selesini arkadan tutarak beni bindirdi, turlamıştık! eheheh


Bir kere de, burada piknik alanında yerlilerden birisinin bisikletini almıştım ama selesi bozukmuş. Ben sürdükçe şaha kalkıyordu. Bir yerlerim acıdı, belki kızlığımı bile kaybetmiş olabilirim!! 


Şu an ise, gördüğüm zaman fotoğraflarını, bisikletlere bakıyorum gözyaşlarımın ardından. Belki bir gün, belki bir gün ben de tekrar pinerim diye!!!!


Bir de evren bana sinyal gönderiyor, her iş yerimde mevsimsel olarak, "bisiklet alalım, bisiklete binelim" furyası oluyor. Alan birden fazla olmuyor elbette. Bu sene yakında olur, onlar başlatmazsa ben başlatacağım. 


Bu ay olmazsa gelecek ay, bisiklete binmeyi planlıyorum. Hatta öyle bir hale gelsem ki, şu atla işe gitme hayalimi, alacağım (yine) beyaz "atım"la gerçekleştirsem. Ama illa ki, popoma kazak bağlarım, öyle taytla falan Pinmem Pisikletime! Burada hiç olmaz. Ayıp.

Tuesday, March 20, 2012

Kristal Çocuk_Küçük Kurabiye

Dün akşam yemeğe Kurabiye hanım ve ailesini çağırdık. Kurabiye Jr çok hareketli ve yaramaz olduğu için, zor bir gece olacak diye düüşünüyordum. Ancak olamaz böyle bir şey; çocuk sakin, akıllı, daha bir yetişkin havasındaydı.
Masada oturup yemek bile yedi. Sebebi de yorgunlukmuş; zira tüm gün sokakta oynamış! "Yorgunum" demesi de ayrı bir sevimliydi.


Benim notbuku verdim eline, oyun oynuyor. Bana sürekli "beni seyretsene, beni seyretsene" diyor. Tıpkı Bay Kuş gibi, "ben oynayım sen seyret"! Özledim lan.


"Sana komik bir oyun buldum" dediğinde, çocuğa inanmamıştım. Ama biraz seyredince çok güldüm, hakkaten komikliymiş.


Adı: Herkesi Korkut


Şansıma şirket buna ateşduvarı koymamış, kahkaha atarak oynarım ben şimdi, siz de bir deneyin. Tipine bakın şunun!
Bu bölümde, suyun altındaki adamın şnorkel borusuna elmayı düşürüyorsunuz, nefessiz kalınca suyun üzerine çıkıyor. Siz de gidip, korkutuyorsunuz. Bebekler, rahibeler, işçiler, patronlar bir sürüsü var.
Bir de bir ara KFC - Pamela Anderson oyunu açtı. Bildiğin yediğin Maryo Kardeşler tandaslı, Chickenette var, aynı şapkadan giyiyor. KFC, karşı propagandasından ötürü, Pamela Anderson'ı kaçırıyor, civciv Chickenette'in de görevi, Pamela'yı zalim KFCden kurtarmak!! Ağzım açık kaldı. Gerçi ben "selamünaleyküm" diyen Şirin Baba'yı da seyretmiştim.


Bu arada, hiç söyledim mi, daha okula bile gitmeyen bu velet büyüyünce "beyin cerrahı" olmak istiyor. Ameliyat yaptıran oyunlardan oynuyor falan. Öyle işte zamane çocukları, nabcan?!

Monday, March 19, 2012

Uğursuz Herif

Benim sümüğünü yiyen 50+ patronum tam uğursuz bir adam. Buradaki mutsuzluğumun temel kaynağı, baş ağrım, endişem.


Yoktu birkaç gündür. Ayağını atar atmaz, yolunda giden ne varsa, gitmemeye başladı. Sabah ben, anlamsız sabah neşem üzerine, "bugün  hiç bir şey moralimi bozamaz" diye düşünüyordum ki, tükendim. Bombok bir suratla ekrana bakıyorum şunları yazarken. Hee, klavyeye bakmadan yazabiliyorum ben, daktilo dersi aldımdı ortaokulda.


Neyse, geldi. Planlar iptal oldu, uçak bileti alıcam, i-anahtarım patlamış, ekran kırık - mürekkebi dağılmış, hava yolları limitin yetersiz diyor, mil harcayım diyorum, bir sürü para bindiriyor, böyle bir allak bullak. Sonunda başardım, aldım, i-anahtarı iptal ettirdim, kart borcumu bir hafta önce ödedim; her şey yolunda görünüyor ama belki o adam ofis dışında diyedir.  


Öyle bir gerildim ki, kafam çatlıyor şimdi. 


Gelecek biraz sonra, 2 saat önce söylediği şeyi, böyle yapalım diyecek. Toplayacak bizi, sümüğünü yiyecek falan. Off, of. Uğursuz işte. Suratına da söyledim kaç kere, "sende bişi var, hiçbir işin yolunda gitmiyor", gülüyor suratıma, dip boyası çoktan geçmiş, ak-kahve eşek tüyü renginde saçlarına gözüm kayıyor. İyice sinirim bozuluyor o zaman. Ana rahmine dönsem, anca.

Hizmet Sektörü - Doğu Anadolu

Geçen hafta öğle yemeğinde iki kere "kasabaya indik". İlçede son açılan "restorant"ta çalışan dişi sayısı iki olmuş. 
Bölüm olarak iki erkek ve ben gittik. Masaya oturanda, kıpkırmızı kazak, örtü ve rujla yanımıza bir kız geldi. Gelince de heyecanlandı. "Ne alırsınız?" sorusuna, elbette, "ne var?" diye soru ile cevap verdim. Ellerini oğuşturdu heyecanla. Gözlerini Yeşim Salkım gibi devirdi. I-ıh. Bize söylediği şu:
"ay çok heyecanlandım, unuttum". Yine de hatırlamaya çalıştı, olmadı, İtalyanca ardıl çeviri yapamayan kız gibi, güldü ve biz birbirimize bakarken, ortadan kayboldu.
İkinci hatun geldi. Bu genci kasada daha önce görmüştük.
Soup Nazi mübarek. Yemeklerin hepsini o da sayamadı, bir arkadaş atladı, kebapları sordu.
Kız aktardı, siparişi verdik, kız gitcek gibi oldu, bizim arkadaş "içecek sormayacak mısınız?" deyince, Kebap Nazi sinirlendi, "sorcaktım" dedi. Böyle başta coşkulu ama boş, sonra kebaplı ama kızgın bir dönem geçirdik.

Oğlanlara "kızı heyecanlandırdınız" deyince, yeni nişanlı olanın yüzüğü görünsün diye elini masa üzerine koyması gerektiğine karar verdik. 

Sonrasında da aynısı oldu. En son, kırmızılıya diğer arkadaşı şikayet ettik. "Sen böylesin, o kızgın" deyince, "başımızdan bir olay geçti de" dedi yine kırıtarak.

Ertesi gün tekrar gittiğimizde, erkek garson geldi, kıllı salata ile!!

Şehirde ise, Burger King olayını anlatmıştım. Dün de, sipariş alsınlar diye bekledik bir süre bir kafede. Elinde koku spreyi bulunan ve sırıtarak etrafta dolaşıp, fark edilmediğini düşünerek, yere spreyi sıkan delikanlıya kızgın kızgın baktığımı fark edince, (2 dakika vermiştim, o iki dakika içinde gelmeselerdi, Burger King'e gitçektik) siparişleri aldı. Gitti.
Yine suratında sırıtmaktan ziyade bir Me Gusta, bir memnuniyet ifadesi ile yanımıza gelerek, siparişleri unuttuğunu söyledi. Hehehe

Ben yaşadığım yerden ne bekleyeceğimi bilerek burada yaşıyorum. Kınadığım, yargıladığım yok. Ama öğrenecekler. Belki siz geldiğinizde bunlar hiç yaşanmayacak! Sabrınız varsa gülüyorsunuz, geçiyorsunuz. Yoksa kavga çıkarabiliyorsunuz. Ben gülen taraftayım şimdilik.

18 Mart




Şehirde 18 Mart kutlamasına denk geldik. Annemi iki kere kaybettim, o beni buldu ben aval aval bakınırken. Bu yaşta bile insan telaşa kapılıyor. Pes!

Sunday, March 18, 2012

Isyanim Var!

Butun kis boyunca Chris'in kot pantolonunu giydim. O nedenle de `ne giydim postu` yapmadim. Gerci her gun ayni sey. 
Artik tak etti, pantolon almaya karar verdim. Annemle sehre indik. 120km artik cok zor geliyor. Ama gittik.
Pantol baktim 3 tane. Ilkinin beli popo catalima denk geliyordu!! Ama alti biraz bollu gibiydi. Egilsem, arabaya insem-binsem o catal gorunecek, tipki bir tesisatci gibi.
Baskasina baktim, onun da beli dusuk ancak tayt gibi :|
Bol gorunen kot baktim giydim, bacagim girmedi.


Satici kiza isyan ettim. Niye yuksek bel yok diye, o da bana o an manken uzerinde duran 80ler pantolonu gosterdi. Agzimi berkitmisim. 


O esnada yan gozle bana bakan ve 13 yasindaki kizina benim begendigim pantolondan giydiren kadin bana destek cikti. `Piyasada yuksek bel pantolon yok, biz kadinlar cok sikayetciyiz, ozellikle de evli olanlar` dedi. 
Ha! 35 yasima ragmen citir gosterdigime inanirken hakikatle dovuldugume mi uzuleyim, yoksa bekar olup da catal gosteren guruha dahil edilmedigime mi sevineyim, bilemedim. O kadina da agzimi berkittim sanirim. 
Bir daha karsilasinca, bakmadim kadina. Hrrrr! Yazin gecen seneki pantollari giyicem zaten. Campus, Columbia bana sahip cikin.

Yogurt-Limon Suyu

Maske yaptim simdi, Survivor'i seyrediyoruz. Kendime kebap gibi kokuyorum. eheh


Bir de Mustafa Topaloglu'nun kaslarini kim aldiysa bilmek istiyorum. Cok guzel olmus.

Saturday, March 17, 2012

T-Box'a Ne Olmuş?

Ölmüş mü?


Sabah yine atlet bulamadım kendime. Bugün t-box tank top alayım dedim. Bu ne_


Bu t-box'un elti havası nedir? Elit olacaktın, elti değil!!!


Ayrıca web siteniz de iğrenç! Arkadaki yumuşatıcılı fon nedir? Göz bozuyor. Görseller yüklenmiyor, farkında mısın? 
Bana tank top lazım! Ner'den bulcam şimdi Allah'ın Doğu Anadolu'sunda!!


Berbat olmuş, bet! Çok bet! 


Çıplak kaldım ben şimdi. Kenara köşeye kötü günler için attığım tank-topları bulayım bari Ankara'da.


BET!!! 







Yeni Ofis Rev_2

İşte yeni jaluzilerim! Senenin rengi "mint" yani bizim zamanın uçuk yeşili.
Aslında biraz odayı kararttı ama olsun. 
Tam bir Doğu Anadolu hanfendisi odasına sahibim! Sevgilim ve ben! O bunu görmemişti. 
Ve tılsımlarım!







Bir de öğrendim ki, feng shui'de kuş beslemek iyilik, bereket getirirmiş. Havalar biraz ısınsın, arka kapının sundurmasına? kuş evi yapacağım! Yem araştırmalarına başladım. 
Bereket getirmesinden ziyade, bu sene bu kış nedeniyle, çok hayvan aç kaldı. Siz de kapı önüne, ağaç diplerine yemek, su, süt bırakın. Lütfen.

Friday, March 16, 2012

Şabka


İĞRENÇ!!!1bir


Böyle bir şapkanız varsa sizinle arkadaş olamam. Hayır! Git.

Patlak Prenses

Bu lakap nereden geldi hatırlamıyorum net olarak, ama kendimi tanımlardım böyle ben! Sene 2000ler falan. (Fermina'nıma selamlar)


Ama esas patlak prenses, Monako Prensesi Stefani'dir. Çok severim çok üzülürüm bu kadına ben ve kendime benzetirim azcık.
Askeri lojmanlarda, Esra-Tuğba'ların balkonunda dinlemiştik kasetini arkalı-önlü defalarca. Bizde de vardı kaset ama!
En çok tabi ki, "Irresistable"ı severdim, Fransızca versiyonu ile birlikte.


Bu kadıncağız, şu an aşağıdaki hale gelmiş:
Stephanie, Grace Kelly'nin en küçük kızı. 17 yaşındayken Grace ile bir trafik kazası geçiriyorlar ve Grace ölüyor. Sonra gelsin travmalar.
Moda işleri, mankenlik, şarkıcılık derken, kızımız evleniyor, yavruluyor, bir de evlenmeden yavruluyor. Hem de kendi gibi bahtsız bir tane, evli olmadığı için çocuk soy ağacında piç olarak kayıtlı.
Ben "hah şimdi patladı" cümlesini, fil terbiyecisine kaçıp, sirke yerleştiğinde söylemiştim. Belki oradan kaldı bu patlak prenses meselesi. 


Uzun sürmedi neyse ki o ilişkisi. Şimdi işte sigaradır, annesinin ölümü ve bir sürü travma ile, ki annesi bile kendisine "enfant terrible" diyormuş, hayatta.  
Tam bir prenses gibi hayırişlerine adamış kendini, vakıflar dernekler başkanı.
(enfant çocuk demek, terrible, malum)


Jan Paul Belmondo, Rob Lowe ile ilişkisi olmuş. Diyorum işte bir bu Stephanie bir de Seymour. İkisi de benim kafadan.
"Bahtı güzel olsun" diye dua edenleri olmamış. 


Bugün odamda happy friday, sevgilim Avusturalya ofiste cumaları bira içiyor, ben de bugün 80ler dinleyip, arada kalkıp dans ediyorum. straight up and tell me...

Thursday, March 15, 2012

Ohh Jardzy Hanım, Bi' Öpeyim!

Şimdi Ay Parçası ile konuşuyoruz, daha önce bahsetmiştim. Buradaki çaycı dede bey, gelip odama elimi sıkıp öpmüştü. Ben de şaşırıp kalmıştım. 


Sordum kıza, "sizde öpüşmek yok de mi?" Önce bir güldü katıla katıla, açıkladım ne demek istediğimi. Sonra, "yoookh olmaz" dedi.


İşte o sapık adam, bizim kızın yanına gidip geliyordu. Ben de kendimi ahlak polisi ilan ettim bu kız için. (Daha bir sürü adam gelip giriyordu mutfağa kızın yanına.) Hemen etrafta dolaşıyorum öyle durumlarda. Gitsinler diye. Gidiyorlar da.


Biraz önce anlattı. Gelmiş bizim kızın burnunu sıkmış bu dede (alevi dedesi değil, hani torunu falan var manasında). Bizimki de eline vurmuş, "git işim var" demiş kovalamış adamı. O zamandan beri gelmiyormuş. Evet, gelmedi. Gelse de bana geldi, beni öptü zaten.


Benim ailemde, çevremde elini kadına vermeyen adam yoktur, büyüklerimizin ellerinden öperiz, onlar da bizi yanaklarımızdan öper. Ama buraya geldiğimde, kültürü merak edip, öğrendiğimden, biliyorum ki böyle bir davranış şekli yok.


Misafirliğe gidersiniz, eğer o odada sizin yanınızda ailenin büyüğü varsa, o odaya gelin sadece hoşgeldiniz demeye girer ve ağzı burnu kapalıdır. Bir de giderken görürsünüz. Gelinin çocuğu varsa, almaya bile gelmez. Evin yaşlı kadını götürür veya getirir.


Eğer bir erkek güruhu ile gittiyseniz, (toplantı vs için çok gittik), o odaya hiç kadın girmez. Sizi görünce kaçışırlar.


İkramlar büyük sinide gelir, kapıdan verirler oradaki erkeğe (ki genelde büyük erkek çocuk olur o), o içeri alır. Çaydanlığı da alır ve önce çay bardaklarını ısıtır, sıcak suyla yıkar. Sonra çay ikram eder.


Ekmek koparıp koyar vesaire.


Anlattım bunları galiba ama, tekrar anlatayım.


Bir nesil öncesinde, erkekler babaları, dedeleri, amcaları yanında çocuklarına dokunmaz, sevgi göstermezlermiş. Ayıpmış. Şu an o durum kalktı gördüğüm kadarı ile. Anne içeri girmediği için, çocukla bizim yanımızda ilgilenen adamlar gördüm. Yanlış olduğunu düşünüyorlar, eğer baba da aynı kanıdaysa sorun olmuyor.


Ama işte bu kültürün insanları, akrabalarının eşlerine yan gözle bakıyorlar. İşte bu beni çok üzüyor!!! 

Ben Saksı Değilim!*




Evet, patladı. 3 tanesini açıp diktiğimiz otlarımız çıkmadı. Ben de benim elimden kaynaklanıyor sanmıştım. Annem ilk maydanoz diktiğim saksıya (ki ben oraya taşlarımı gömüyordum :/) soğan, sarımsak ve maydanoz dikti. Maşallah. Koparıp yemeğe başladık. Ama onun denediği otlar da çıkmadı.


Suçu tohumlara attık. "Bayatmış" dedik, "açık tohum almalıydın" dedik.


Olmadı işte. Bir daha bedava verseler almam.




* Erol Büyükburç elbette saksı değil, o bir san'atçı!

Hasret

Havalar ısınmaya başlıyor sanıyorum, emin değilim. Bu sabah, sabah duşlarına başladım, hayırlısı. Ama karşıdan gelen minibüslerin camları kar kaplıydı :/
Burada bıraktığımız şirket araçlarının da!


Neyse, sabah hasretimden sevgilimin atletini giydim. Yıkanmış elbette. Koku mu kalırdı hem bu zamana?! Olsun, belimi kapatsın diye giydim, popomu bile kapsamına alıyor.


Çok uzun oldu bu Bay Kuş bey! Darlandım. 10 gün kalmuş.

Wednesday, March 14, 2012

Kapaliyiz

Niye mi?
Cunku bana misafirlige gelirseniz, size geldigimde yorgun oldugum icin uyudugum gibi, kendi evimde de uyurum. Zaten benim evim? Baska nerede uyuyacagim!
Sevgilim,
Dun Muammerler geldi. Isten zamaninda ciksin diye ona rusvet verdim, arabayi kullandiririm dedim. Ofisine gittigimde kapida beni bekliyordu!!! Ama soyledigi saatten 20dk gec geldi.


Ben esnemeye baslayanda, 9 gibi gittiler. Ama manti sarimsaksiz mi yenir ayol?!! Zaten yogurt-ayran ile kendimden geciyorum. vucudum atiyor.


Neden normal insanlar gibi olamiyorum ben? Hepsi o sinek kulluk yuzunden degil mi??! 





EMO (^_\\)

Elektrikçilere eğitim verirken, sanırım elektrik de veriyorlar. Kafaları farklı çalışıyor.


Net iletişim kurabileceğim bir elektrikçi var mı dünyada? Ülkeyi geçtim. 


Ya da bana da vercekler o elektrikten, ben de öyle düşüncem. Ama bedenimdeki elektrik ile sırtımda duran saçlarım dikeldi, yemin ederim. Okulda aldıklarını iletiyorlar böyle dalga dalga. Radiation.


*EMO: ElektrikMühendisleriOdası
** Gözlerinin biri kapalı, evet.

Tuesday, March 13, 2012

Mutlu Olmak İstiyorum Çünkü Hak Ediyorum!

Seneler evvel görmüştüm bunu, bir yerlerde saklıyorum, hala gülerim. Sahibi yoksa benimdir.

Monday, March 12, 2012

Kısasa Yanak

Zor oldu ama "bir kötülüğe kötülük ile karşılık vermek yerine, iyilikle karşılık vereceksin"i öğrendim. Karşındaki adamsa, anlar. Değilse zaten sen iyiliğini, ihsaniyetini korumuş oluyorsun. 


İnsan insanın kurdudur vallahi. Keşke hayat bayram olsa ama "kim ne giymiş? kaç para cer almış? kim kime gitmiş, kim gitmemiş" diye konuşmasak.


Kötünün başına gelmedik kalmaz, kimsenin ettiği kimseye kalmaz. 


TRT Çocuk Korosuna ne özenmiştim ben, ne! Tıpkı bir kurbağanın öküze özenmesi gibi. Ama patlamadım. Hehe


Özetle, bana gelen kısası, diğer yanağımı da dönerek karşılıyorum!!


Come at me bro!

İlçede Yaşam ve İzmirliler

Ben İzmir'de büyüdüm ama orada doğmadım. Sosyal değilim, "loner" bile denilebilir benim için. Bu konuda kendime sorular hazırladım. İç hesaplaşmalardayım.


Neyse...


Beni 1 ay evde bırak, zırlamam, sevgilime "beni hiç bir yere götürmüyorsun" diye çemkirmem, ekmeğimi, suyumu al, pms haricinde pamuk gibiyimdir.


Ama bu asosyal insan bile arada bir çıldırıyor, ilçede yaşamaya isyan ediyor, bazen hayata küsüyor ve küsünce de gelip buraya kusuyor. Biliyorsunuz.


Dün usul usul eve dönerken Sivas'tan, karşıdan gelen aracın birden sağa-sola savrulduğunu ve nihayetinde direksiyonu düzeltip, durabildiğini gördüm, yavaşladım ve sonra yanından geçerken bir baktım ki, İzmir menşeili bir kız (şirketten). Elini alnına koymuş duruyor! (ah ne yaptım ben?!! duruşu, kafa vurma yok).


Durdum, indik arabadan. Kızın siniri bozulmuş. Kocası tek izin günlerinde işe gömülmüş, kız atlamış arabaya. Sonra da dalmış bir an, yolun kenarındaki mıcıra kaptırmış. O iki dakikada bunları anlattı. Ananemin deyimi ile "buğalmış" çok.


Eve davet ettik, anne mantısı var dedik, çay var dedik, gelmedi. "Kimse duymasın" dedi.


Üzüldüm, hala aracın ve kızın arabadaki hali gözümün önünde. Bana gelince, hemen yanımdakilere gösterdim, "yaaa ben de bu hallerden geçtim, geçebilirim de ona göre". 


Akşam yine elimi hiç bir işe dokundurmadım, sabah da sandviçimi hazırladı annem, işe gönderdi.


Ha, niye kimseye deme demesine rağmen anlattım, onun sıkıntısı şirket içinde duyulursa, saha içi araç kullanma ehliyetini kaybetmek. İspiyonlamayacağım elbet. Sadece benim dışımda diğer insanlar neler yapıyor görün istedim. 





Sunday, March 11, 2012

Ben, Siz, O, Biz, Siz. Onlar

Bende boyle bir sorun var; insanlarla hemen senli benli olamiyorum. Bugun de firca yedim senelerdir tanidigim, evlerinde yemek yedigim ama benden buyuk insanlara abla/teyze/abi/amca diyemedigim icin. Ben de isim kullanmadan konustum ama yine hep siz dedim.
Benden buyuklere `sen` diycem!! Ooovvv gece uyuyamam ben.

Gittin Gideli Bebek


...kendime yeni arkadaşlar yaptım:


Adını Koduğumunun Ferihasi (pis fakir)
Ve Beni Affet'in JeoDeniz sıfatlı kız. (o da pis bir fakir)
Annem gidince küsüceğiz.