Monday, April 30, 2012

Diyaloglar

Ay Parçası ile:
(birkaç güne yayılmış)


J: AyParçası, telefonum kaybettim.
AP: Yine mi?


Aradan 5 saat geçti.
AP: Telefonunuzu bulmuşlar mı?
J: Hayır.
AP: Bir kere daha böyle olmuştu. (inceden geçirdi valla)
J: Olur öyle napcan?! Kadir kısmet.


AP: Dün ben 11de yattım.
J: Eee?
AP: Feyzbukta gezdim.
J: Eee?
AP: Size baktım.
J: Eee?
AP: Fotoğraflarınıza baktım (:/ fotolarım açık değil)
J: Eee?
AP: Sonra arkadaşlarımınkine baktım.


Odamda bunları yazıyorum. 
AP: Geldiniz mi?
J: Gelmedim.
AP: hıhhıııı


Diyaloglarımız böyle sessizlikle sona eriyor.


Biraz önce bir arkadaş geldi. Dün akşam 5 yaşındaki oğlu babasına gidip, 
"Ben ölürsem naparsınız?" diye sormuş. Adam da;
"Napcaz oğlum, gömeriz." demiş.


Çocuk bozulmuş. Annesine gitmiş. Ona sormuş. O da "gömeriz" demiş.
Çocuk da depresyona girip, uyumuş.


Ve dün gece 15 dakika glümüşler bu duruma, 8 yaşındaki kızları dahil. Ben de güldüm çok ama 5 dakikayı geçmedi.











Sunday, April 29, 2012

Ne diyodun?

Benim gibi söyleyecek lafı olmayan biri için uzun bir süreydi. Hiç de önemli bişi, sel, doğum, düğün, kaza (töbe yareppim) olmadı bu sürede. (Ama ben yazdığım kadar konuşmam.)


Cuma günü, son günleri diye Akmar'ı Divriği'ye götürdük. Senelerdir merak ettiğim, geçen kış Pejö minibüs içine entegre edilmiş şekilde çalıştıktan sonra, nihayet bulunduğu noktaya ahşap pizzacı açan kokoreççiden kokoreç yedim ama basmış acıyı, baharatı, tadı kalmamış hayvan bağırsağının.


Geziden üzüntü ile döndüm. Anlatmışımdır, Ulu Camii benim için çok özel bir yerdir. Tekstil / Cennet kapıda bir lotus çiçeği daha kırılmış. İçim acıdı. Elimde kokoreç kapının önünde durdum yine. Kendimi çok küçük hissettim. Bina üzerine düzenli aralıklarla fosforlu noktalar çakmışlar. Binanın bi ölçümlerini alıyorlar ama ne amaçla bilemiyorum. Son 1-2 senedir "Ulu Camii'yi tourist attraction center yapıcaz, Efes gibi olacak" diyorlar ya, hasretle bekliyorum. Asker yolu bekleyen gelinler misali.


Güzel olan gecekondular boşaltılmış ama o İmamHatip Lisesi yerinde duruyor beyler!!! 


Dün akşam da aylık şirket partisi vardı. Bizim oğlanın vedasını birleştirelim içkiler beleşe gelsin dedik, gittik. Gidince de "lan senin yüzünden bir sürü insanla muhatap olmak zorunda kalıyom" diye de çemkirdim :)))


Saçımı da şunun dağınık halinden yaptım. Güzel olmuş BK öyle dedi. Göremedim çünkü ikinci aynam yok ve Benjamin hasta.
Bugün Pazar ama çalıştım yarım gün. Bir zararım yok. Gelince uyumuşum, dinlendim biraz. Evi temizlemedim. Belki coşar bu saatten sonra bişiler yaparım. 


Bu sürenin en sinir bozucu şeyi de, anahtarlarımı kaybetmek oldu. Evin anahtarını sanırım yeleğin cebinde unuttum. Yeleği de ofiste. Bugün de ofis anahtarını evde unutmuşum. İşim sahadaydı zaten de, yine de başka işler vardı ofiste. Bina anahtarının yedeğini güvenliğe vermiştim, içeri girebildim ama odaya giremedikten sonra ne gereği var?!


BK'tan yedek anahtarı aldım, eve girdim de, bu sefer cep telefonum kayıp. Arıyorum açan yok. Kimbilir nerede. Umarım arabada kalmıştır ve görememişimdir.


Nedir benim bu telefonlarla sorunum yaaaeeğğğ!! Şirket artık telefon vermicek!!
Ya makina bozulur, ya sim kart kaybolur, ya makina değişince numaralar kaybolur. Telefonu sevmediğim için sürekli başına bir şeyler geliyor. En son serviste düşmüştü. Ya Gadget gibi baş-serçe parmağım arasına alıcı-verici koyacaklar ya da telefonu bir yerlerime bağlayacağım. O nedenle böyle ayfon, bilek beri telefon taşıyamam ben. Neden bilmem, sevmediğimden olabilir, telefonu yere atıyorum ben. Daha doğrusu, gece radyasyondan korunmak için!! yere bırakıyorum telefonu. Sert oluyor sanki. BK çok kızıyor bana "neden atıyorsun telefonu?" diyor, ben de inatla, alıp, daha yüksekten bırakıyorum. Dağılıyor bazen şahsi hattım. Bazen sabah topluyorum falan. Öyle sevmiyorum işte! Bazen özel hattımı çantama koyuyorum. Gelen mesajları (turkcell'den sadece) topluca okuyup siliyorum. Bazen şarjı bitince 2 gün sonra çantadan çkartıp, şarjörü bulunca şarZa takıyorum. Alakam yok.


Bana şu eski Nokyalardan lazım - 5210. Hem onu bir yerlerime de takabiliyordum. Pazularıma falan. Off. Eskiden mavilisi vardı. Negüzel bir telefondun sen nokya 5210.
Ya da Sonim araştırayım. Hastasıyım sarı-siyahın.
~1.500TLmiş.
Hehehe. Ben şirketin verdiği sikimsonik Nokyamı bulmak için sokağa çıkayım şimdi. Fenerim de var. Maglite??


Kredi mi çektireniz lan adama?!! Yoruma bak: 
"Şantiyede çalışan yöneticiler" için uygunmuş!!
Neyse...


İz Tv'de Fikret Özkaplan'ı seyredince, çükü kırılınca kenara kaldırdığım Benjamin'i alıp, bulut çektim. Zira lens bir tek 55-200 var!! Başka bişi çekemiyorum. 
Şu adamı çağırsam buraya, araştırdığım fotoculuk kursunu o verir mi acaba? 
Evet, benim foto eğitimim yok. 
İlçede yaşıyorum ama köy ekmeğine havyar sürüp yiyorum (soya da dökünce güzel oluyor, tereyağsız). 
Ege'de büyüdüm ama Doğu Anadolu'da yaşıyorum. 
Ot sverim ama et yiyorum.
İngilizce konuşuyorum ama Kürtçe sadece küfredebiliyorum.
Hayat işte böyle tuhaf. 
Değişik hayatım bazen beni mutlu ederken, bazen de üzüyor. Şu diğer ilçeye taşınsak, hayat daha güzel olacak. Daha buradaysam oraya taşınmalıyım. Hee. Kodlar, enigma, kriptolojikolog falan. Off. David Hasselhof.

Friday, April 27, 2012

Ühühühüh

DeprAsyondayım çünkü;
saçlarım çok kısa, 
kahküllerim çok uzun,
saçlarım hiç bir şekle girmiyor. Bir tanesine bile. 


O kuaförü, neden dinledim ki ben?!!!


Şu saç uzatma büyüsü vardı ya benim, tekrar ona başlıycam. İşe yaramıştı geçen sefer. Kaçıran varsa, yazayım tekrar. İçtiğim b.keroten ilaçlarını hiçe saydım şimdi.


Stretch it. Twist it. Make it grow. Like a river, Let it flow. Three times fast shall this hair grow. This is my will. So mote it be.


Banyoda yapın diyorlardı ama herhangi bir zaman saçı tutmak da yeterli oluyormuş.





Thursday, April 26, 2012

Maceranın Arkaündeyim

İnci Sözlük okuyan/yazan anlamıştır başlığı.


Bugün günlerdir aklımda olup da yapamadığımı yapmaya kararlıydım. Yürüyecektim. Arkadaş arabası ile beni kasaba merkezine bıraktı. İnerken nereden olduğunu anlamadığım şekilde Benjamin yere düştü!


Ben alttaki şarjör yazısını yazarken, demiştim ki, "ya şarjör de neymiş, millet fotomakinalarını bozuyor. Her bloggerın mutlaka bir foto makinası tamirden dönmesini bekleme hali varken, neyse ki senin makinan bozulmuyor". Demiştim ama yazmamıştım.


İşte makina öyle düştü. Arkadaş, "bişi olmaz kılıfı var" dedi. Hee dedim.


Şarjörümü patlatan adaptörü iade ettim. Kabak aldım. Bizde mevsim başladı gördüğünüz gibi. Gelen tek sebze kabak kasalarda yerini alırken, eşşeği çoktan elektrik direğine bağladılar.


Sonra da yürüyerek eve dönüyorum. Hareket lazım bana. Eskiler bilir benim yürüyerek işe-konteynere yürüdüğümü, o nedenle de durup sürüş teklif etmezler. Ben böyle yürürken, ilçenin nadir grafiti/billine denk geldim.


Harika bir meyve bahçesinin kapısına yazılmış. Tam çıkarttım Benjamin'i çekicem. Biri bağrıyor oradan "bizim mahalleyi çekme sakın". Lan  noluyo diye bir dündüm ki, bıyıklı bir amca ve belli ki eşi. 


Zaten makina odaklamıyordu o an. Ben de "makinada sorun var zaten" dedim. Sonra başladık muhabbete. Meğer müteahhit firmanın kamyon şoförüymüş. "Sen eve git, ben de işe, bak görüyon mu?" falan konuşuyor adam. Akşam vardiyasındaymış. O esnada kadın "ben gidiyom, geliyon mu?" dedi. Adam "sen git. Napçam ben seni" dedi. Kadın da çekti gitti. Selamlaşamamıştık bile. Adam çok konuşuyor. Sonra bir sürü şey anlattı bana, işe girişten, oğlunun  operatör olmasına ama "particilik" nedeniyle işe alınmamasına. Nerelisin sorusuna, hep temkinli yaklaşırım. Memleket zaten İzmir değil, sonradan gelmelerdeniz. Öyle konuştuk. Nihayet işe gitmesi gerektiği aklına geldi. Adımı sorup, vedalaştı benle kara bıyıkılı şoför amca. Ben de uflaya puflaya eve yürümeye devam ettim.


Belediye başkanı beni solladı :) arabası ile. Sonra da ilerideki insanlarla konuşurken, selamımı verdim geçtim ama biliyorum, yanımda duracak.


Durdu zaten. "Bırakayım" dedi. "Araba nerde?" dedi. "Yollar bozuk arabayı kullanmıyom" dedim. Başladı alt yapı projelerinden vs. Nasıl bir belediye başkanı olduğundan ve neden suyu 2008de getirip, kanalizasyonu 2010da yaptığından vs.


Dinledim, gülümsedim. Eve geldim.


Geldim ve hemen lensi değiştirdim. Benjamin ölmemiş. Lens ölmüş. Olsun o daha ucuz!! 


Sonra da kabaklara başladım. Soğanları doğrdadım önce, sonra kabakları bitirmek üzereyken, tüpü açtım ve gözümün önünde bitti. 2 gün önce Bk demişti ki, "tüp ne kadar dayandı böyle ya! En son ne zaman almıştık" peh.


Soğanları borcama atıp, önce onları pişirdim, şimdi de kabakları attım. Tuzu da koydum ki, yavaş pişsin. Suyu da koyayım evet. Unutmuşum. Geliyom.


Heh. Zaten bunu yarına hazırlıyordum. Zeytinyağlı bir gün sonra daha güzel olur. Dereotu bile bulmuşum! O derece!


İşte maceranın g0tundayim. O yazıyı çekemedim. Lensi napçam bilmediğim için, akşama dua edip, sabaha çalışır vaziyette bulmayı planlıyorum.


Şu nazar ve şom konuşma meselesi için de, neredeyse tüm taşlardan tüm hayvanları üzerimde taşıyorum, evin her yeri taşlarla dolu ama yok, başka bişi yaptırmam/yapmam gerekiyor anladım. 


Açım, BK bari eve yemek getirse pişirmeye kalkışmaktan ziyade. Canım sıkıldı.


He, madem bu şom ağızlılık var, neyse ki ilçede yaşıyorum ben. Diğer normal insanlar gibi şehirde, hatta Avrupa şehrinde değil!! Hıh!!!! 

Ha ha ha!

http://www.nr39.com/tr/urun/kill-bill-krem-vegetal-4012.html


Muhteşem.

Şarjör

Benjamin'in tükettiği şarjör kadar ben ne tükettim bilemiyorum.


Orjinal olanından bir gün bir ses ve kokular geldi, kaput.
Sonra taklit bir marka aldım. 20tlye.
Onu da birkaç ay idare edip kullanabildim. Bir ara tırnaklar temas etmedi. BK kimlik kartımı soktu, temas sağladı. Sonra marifetli annem, tırnakları düzeltti, baya sorunsuz çalıştı.
Ancak Sidney'de, + - tırnakları içine kaçtı. Çıkartamadık. 


Çıktık sokağa, oraya buraya sorduk. Orjinal şarjörü için 125 Avusturalyan Dolares dediler, "akşam kaçta kapatıyorsunuz? dönüşte uğrarım" diyerek kaçtım. 


Bir dükkanda da, bu taktiği uygulamak üzereyken, kızcağız bana kendine ait şarjörü sattı. 30 dolares. Her tür pili şarj edebilen Optex marka bişi verdi. Aldık. Ah ben onu evladiyelik aldım. Valizimin ayrılmaz parçası yapacaktım.
Çok güzel kullandık orada iken. Batarya bitmek üzere iken, ilçede şarj edeyim dedim. A, fiş EU değil!


Bu sefer, adaptör aldım. 2 gün sonra taktım, çıt ve koku. Üstüne de duman.


Bugün de, yenisi geldi. Yeni ve 3ncü.
Seni sevdim Sanger. 
Tek bataryayla dolaşıp, "a batarya bitti" cümlesi ile yaşayan ben için, araba şarjörün olması, benim için çok önemli. Lütfen sen de gitme!
Seni çok sevdim.

Ku-dur-dum!

Sabahtan içime bişi girdi. Ya da fengşuyime göre, bir musluk açık kaldı, bilemiyorum. Sanki geçen ay yaptığım harcamalar yetmemiş gibi (uçak parasından bahsediyorum), alışveriş sitelerine saldırdım.


Bildiğiniz saldırdım. İhtiyacım olan olmayan bir sürü şey aldım. 
Çantadan, pikeye ve hatta Rebul'un mandalinalı kolonyasına kadar! Bir de deri pardesü aldım ya. Off. Bedeni olmazsa, oturur ağlar mıyım ki? O kadar salak mıyım? Kapitalizme yenik düşmüş müyüm? Tüketimci miyim?
Gör'cez.


Yine de doy-ma-dım!


Şunları da istiyorum:
Hemen!
http://www.mochithings.com/pen-cases/bunny-pen-case/191
Bitirmişler ama hipsterler!! :/
İ8ne yerine, hipster (yazıldığı gibi okuyunca) bir küfür olabilir pekala.
Ilık bile artık bir küfürken, neden olmasın?


Bu da olur. Bunun içine ayakkabı bile sığar hani. Tabi benimkiler değil. http://www.mochithings.com/pen-cases/leather-pencil-box/1550
Nasıl bir siteyse bu, dolaşmaya korkuyorum.


Ayrıca para biriktirip, bu ay Baggu deri çanta almayı planlıyordum ben yaa!! 
Hee, uzun zamandır yapmadığım bir şey bu. Para biriktirip, hedefi satın almak. 


Kendime kavanoz kumbara yapıcam, doldurmaya açık olucak hem de. İsteyen içine atsın 5-10 kuruş/lira.


Evet, evet. Kollektif bir çaba olabilir. Kooperatif yandaşıyım, ama kapitalist amaçlarla!!
Yiahahhaheehha!
Ay bi durayım da, kumbara alayım! 


Hehe.




EK:


Şu da varmuş!


Polaroid makinamı seyahatlerde kullanmama sebebim nedir? Şekilsiz ve hiçbir yere sığmıyor oluşu mu?


Tam benlikmiş bea!

Wednesday, April 25, 2012

Tıkalı Burunlar İçin

Benim nefes alma sorunum var. 

Hello, My name is Jardzy.
I have a breathing problem.

Sağ burnum ekseriye tıkalı. O nedenle hep sağa yatarak uyurum. Üstüne uyku apnesi de var. Benim burnum çok önemli, çok. Ve işte tam da bu yüzden scuba yapamadım.

BK'un da geniz eti var sanırım. Birkaç dakika sağ iken sonra sol tıkanabiliyor. Keyfe göre sağa sola yatıyor.
Geceleri sorunlu bizim için o nedenle. 

Ama bakın ne buldum. Siz de biz gibi müzdariplerdenseniz, ben denedim, işe yarıyor ama durdurmak için ne yapmak lazım, onu söylememişler. 

Bir de yeri gelmişken, Dubai'den pindim uçağa. Son 20 dakika inişteyiz. Burnumdan sular seller akıyor! Mendilim çantada, ama kalkamıyorum. Hostesten azar işitmek var. Hiçç umursamadan, kasılmadan, burnumu elime, annemin ödünç verdiği hırkanın yenine sildim. Ama öyle bir sümük akması değil, öyle-böyle değil. Ellerimin dışları parlıyordu en fazla 10 santimlik sümük izlerinden. Hiç de utanmadım.


Sonra o hırkayı sümüklü kolları ile anneme iade ettim. Güldü, napsın.


Hatırlarsanız, İzmir'de adetti. Bayramlarda yaşlılar bize genellikle kenarları kahverengi çizgili kumaş mendil hediye ederlerdi. 


7-8 sene öncesinde ipek mendiller aldım, diktirdim. Ama pek kullanmadım.


Geçen sene de, sahada çalışırken, montaj ekibi kullansın diye çuvalla parça bez almıştık. O bezler o kadar iyi bir kumaştandı ki, bazılarını kesip kesip, cebime atıp, sümüğümü siliyordum.


Bazıları yanlış kalıpta kesilmiş kolsuz atletler olunca da, kenara attım. Yazları gece yatarken giyiyorum. eheheh


Rengarenk. 


Benjaminin 3ncü şarjörü de patladığı için, foto çekemiyorum. Çıkışta PTT'ye uğrayıp kargomu almalıyım. Arayım da, beklesinler beni. Nikon nikon, öldürdü beni bu şarjörün.
Heh, PTTdeki torpilim şehre inmiş. Beklicem artık, yarın ayağıma gelsin :/ 

Göçmek

Emirates'ten Nurcan'a mail attım. "Alınca bilgi ver hee!" dedim ama vermedi. Ben de herkesle paylaşayım.


Down Under son birkaç senedir deli gibi göçmen alıyordu. Ancak gittim gördüm ki, "nüfusumuz az, bize gelin" diye kapılarını açan, göçmek isteyen kişilerin çocuk doğurabilecek özelliklere sahip olduğunu gördüklerinde endişe etmeyen bu ülkede, RTE etkisi kasıp kavuruyor.
Zira tek çocuklu çekirdek aile gördüysem, diğer çocuklar başkalarının kucağında olduğu içindir. Tavşanlar gibi çoğalıyorlar. En az 3 çocuk!


Oz'a göç etme niyetiniz varsa, hemen başvurun. Çünkü ben gittiğimde salya sümük ağlayan o çocuklar, büyüyüp adam olunca, tüm o kapılar kapanacak. Nasıl eyaletler arasında bile meyve, sebze taşıtmıyorlar, adaya bile sokmayacaklar, yemin ederim.


Doktor ve hemşire bir çiftin, göçüp, 2-3 sene sonra 2 ev ve 4 araba aldığını söylemişti Cairns'teki ev sahiplerimiz.


Kapağı atmanın yolu için öncelikle: 
www.immi.gov.au 


Kimler kimler böyle zengin olabilir derseniz:
http://www.immi.gov.au/skilled/sol/
Skilled occupation list'ten bakabilirsiniz.


Doktor ve hemşireler revaçta. Ben 5 sene önce baktığımda kuaför aranıyordu. Bir akşam kursuna gidip, geçebilirdim halbüse. eheh


Şimdi genellikle doktor aramakla beraber, gemi mühendisleri, her tür mühendis, mimar, öğretmen, kırık-çıkıkçı (kayropirektır), ebe, her tür hemşire, bilgisayarcı-aytici, tamirci-mekanikçi, marangoz, çatı tamircisi, doktor sıfatını hak etmeyen! dişçi aranıyor. Gözlerime çarpanlar bunlar. Bir adet bile madenle ilgili bir şey görememek de tuhaf.


Ancak, Oz'da Certificate sistemi var. Yetkinlik bazlı değerlendirme ve eğitim sistemleri mevcut. 


Kapağı atayım, eğitimi alarım, derseniz TSA en iyi eğitim kurumudur. Benim aldığım iki eğitim var bu kurumdan. Çok detaylı olduğunu söyleyebilirim. 


Ülke hakkında da, genel olarak güzel yer diyorum. Ama pahalı. İnsanları ve gördüğüm kadarı ile kural ve kanunları ile ilgili de yazacaklarım çok, ama şirketten bir kafile gitsin dönsün, öyle. Zira arama motorunda karşılarına çıkmak istemiyorum. O nedenle de, hep yandan yandan ilerliyorum, tıpkı bir Ege denizi yengeci gibi.

Hediyeler

Sezon açıldı demiştim.
Bunlar Muammergillerin bana Batum'dan getirdikleri. 23 Nisan'da gittiler. Bana teklif ettiklerinde hayır demiştim, kötü de olmadı. Çünkü plansız gezdikleri için 22 kişi, yorulmuşlar. O kadar ki, B annem bulaşık makinasını bile boşaltmamış, ki hayatta aksatmaz böyle şeyleri! ô_-


Aslında onları çağıracaktım ama dün bana yeni gardolaplar geldi. Onları yerleştiririm diye düşündüğümden önce itiraz ettim. Sonra hatun arayınca boşluğuma geldi, annemin dolaba tıktığı mantılardan ve hediyelerini alıp eve gittim. 
Uzun zaman olmuş, kapılarını şaşırdım! 
Pişirdik yedik. Şiştik kaldık tabi. Muammer basket maçına gidince, eşi de bize film koydu! 
Evet, Türkçe dublajı ile Çuvavaları seyrettik. B tuvaletteyken biraz ileri sardırdım evet ama sonra seyrettim gerçekten. Filmin sonuna doğru BK'a sırtımı dayamış, kaykılmış vaziyetteydim, gözlerim bir Çinli gibi yarım görüyordu.

En azından ne köpek alacağımıza karar verdik. PUG! Bukalemun gözlü horhor köpek!


Sonra da eve gidince yine kendimden geçerek uyumuşum. 


Dolaplar silinecek, yerleştirilecek, çamaşır odasına yığılan çamaşırlar yerleştirilecek, offf. Akşama çok iş var ama olsun, bir sonucu olacak.


Yeni dolaplarımın aynaları büyük. Kapatmak için bugün patern bakıcam. Akçaağaca uyumlu A3 9 tane basarsam duvar kağıdı gibi, güzel olur diye düşünüyorum.


Bir de pencereleri kumaştır, renkli kağıttır kapatma vakti gelmiş. Sabah 5ten sonra oda gündüz gibi aydınlık oluyor! Gerçi birkaç hafta sonra 6da iş yerinde olacağız. Yapsam mı yapmasam mı karar veremedim hala. Evet, en az 3 adet uyku gözlüğüm de var. Hımpff.

Tuesday, April 24, 2012

Kimse Yok Mu?

Yok, bu bir deprem yazısı değil.
Güneş altında oturunca ancak hissettiğim baharın tam olarak gelmemesi nedeniyle yaşadığım öfke patlamasıdır. Bahar: "Geliyorum, geliyorum, geliyorum, gelemedim, dur!"


Sorularda hep bu vardı zaten. "Öfke patlaması yaşarım." "Yaşadım." "Patlamamak için kendimi zor tutarım." E H
Çok dürüst davrandım. Sonuç olarak, agresif zekalı çıkacağım.


Konuya dönersem;


somut örnek vereyim. Bölümde 7 adam var ama binada o an 2 kişiyiz. Diğer bölümden bir kız geldi ve ötekine "a kimse yok mu?" dedi.


Lan kadın, konuştuğun kişi kimse değil mi? Kast ettiği E ve E ama, ayıp değil mi?


Bana biri "kimse yok mu?" dese, "ben neyim?" diye sorarım. Terbiyesizlik.


Bir de bölüm yerine "departman", ekip yerine, "tim" diyen tüm Türkçe konuşan kişileri köpek soksun. 

Hediye Sezonu Açılmıştır

Adresimi vereyim.


Rus komşum memleketten bana hediye göndermiş. Feng Shui'li bir şeyler dedi eşi bey. Mandarin ördeği var, bakın!
Biraz yüzüm güldü bugün. Domuz gibiyim kaç gündür. Kendime pek güzel nazar değdiririm ben.


Birazdan şirketin performans değerlendirmesi kapsamında zeka testine gireceğim. Bakalım ne kadar zekalıymışım. Ne boş işler bunlar. 4ncü seneye giriyorum, daha yeni mi aklınıza geldi??! Hem üstün zekalı çıkarsam, hala anlamadıysanız; beni genel müdür yapıp, zam verecek misiniz? He?


Allahım!! Çalıştığım en kötü iş yeri burası ve umarım da hep burası kalır. Yani daha kötüsü olmasın. Amin bin.











Monday, April 23, 2012

Stephen King - Duma Key

Cairns'de başladığım kitabı dün bitirdim.Meğer fenomenmiş kitap! 2008'de NY bestseller olmuş vs. Amazon'da 686 kişi yorum yapmış. Quoteları için siteler açılmış. Vs.vs.vs.


Benim okuduğum ilk SK kitabı. Başlarda ben de heyecanla okudum, o kadar ki gözlüklerime geri dönmek zorunda kaldım. Ama sonları zor bitti. Süründüm diyebilirim.


Okumak isteyen olursa karşı ödemeli gönderebilirim. 

Sunday, April 22, 2012

Alkışlarla Uyandım

Cumartesi günü Akmar'a veda partisi serisi-1 şeklinde işi astık, (ben izin aldım ama) ve Kemaliye'ye gittik. Akmar efendi senelerdir burada, bir kere bile gitmemiş, görsün çocuk gitmeden dedik. Benim de benzin almam gerekiyordu. Evet, yakıt bitince buradan almıyorum :) Öyle bir insanım.


Öğlen aç olmadan yemek yiyerek (bu çok sık olmaya başladı) yola çıktık. 


Gençlerle yolculuk yorucu oluyor. Müzik son ses ama bişi demedim artık. Tavanımızı da açtık. Sanki lisedeymişiz gibiydi.


Çok güldük, çok eğlendik. Meşhur lavaşından aldık Kemaliye'nin, bilmediğim peyniri ve içi geçmiş domates. En yüksek tepeye çıkıp, ilçeye bakarak yedik. Hala kar vardı oralarda. 


Akşam ezanı okunmadan eve döndük. Gelince uyumuş kalmışım. En son çizgi film seyrediyordum. Sonra kanal değişmiş. Leman Sam'ı alkışlarlarken uyandım 9 buçukta. Hiç adetim değildir. Kalkıp bişiler yedim. Sonra da 12de yattım. 


Hayatım ne kadar sıradan onu gösteriyorum.


Ben neden tatile gitmedim ki pazartesi de tatilken?? Hiç düşünmemişim bile.


Bugünü de temizliğe ayırdım. Son posta çamaşırları da kurutucuya atıp, kendimi yıkıcam. Kitap falan. Su gibi okuduğum 450 sayfa sonrasında, kitp bunaltıcı hale geldi.


Blog dünyası sessiz. Eminim deniz kenarında titreyerek güneşleniyorlar, güneş lekelerine leke, kanser olasılıklarına olasılık katıyorlardır!! Dönsünler okuruz, makaron ve plaj :) Hadi kızlar, kola bronzlaştırır. 

Friday, April 20, 2012

Çok Komiğim

Bu üretme sıkıntısı öyle birikmiş ki, dünkü toplantıda Avusturalya'da gördüğüm hayvanların çoğunu (ki zaten en fazla hayvanlar bahçesini gezmişim) kağıda döktüm. Özlü sözler çıkardım, sevgilime okuttum. 
Misal: 
"Bir zürafaya asla kulak yapamazın, çünkü zaten var." 


Bir de bugünkü toplantıda birisi ajandasını unutmuş. Ben de aldım. Rastgele sayfalara yazı yazdım. Fotoğrafladım ama tel-pc kablom yokmuş.


Defterini unutmuşsun Panpa! ve bir sürü abuk subuk şarkı sözleri, özellikle 80-90 dönemlerinden. Ben eğlendim, ama kişi eline alınca pek eğlenmeyecektir. Dişinde yeşil bişi var falan da yazdım.


Şimdi aklıma geldi. Eski şirkette, sosyal sorumluluk gereği köylerden kızları alıp, eğitim veriyorduk. Eğitimden sonra da staja geliyorlardı bize. Benim stajerim kız benim bilgisayarımda wordde yazı yazıyor. Ben de IT ofisindeydim.
O zaman izinsiz uzaktan bağlanma hakkı vardı. Ne ayıp!


Girdik benim bilgisayara. Kız yazıyor biz backspace ile siliyoruz. Kız tekrar yazıyor falan. Biz kahkah kihkih. Sonra ben "ne yaptığını biliyorum" yazdım. Çıktık ekrandan. Altımıza işeyecektik çünkü.


Ama kız birşey demedi. O nedenle nasıl bir koruma yöntemi buldu bilemiyorum.


Böyle işte, eşek şakası falan güzel şeyler bunlar. Ben yaptım siz gülün.

Wednesday, April 18, 2012

Bak Yine Yaklaşıyor Fırtına

Bak yine yükseliyor baretler, yelekler.


Tam da dışarıdaydık yangın eğitimi için. Adamın baret uçtu gitti. Adam da arkasından. Bir daha geri gelmez dedim ama çıkmış o basamağı, geldi valla.


Rüzgardan başım ağrıdı. Zaten su da içemedim, tuvalete gitme derdi yüzünden. Hmpff


Yarım saat telefonda eğitim verdim, şarjım da bitti. Konkaşın geçirdim gibi ayol. 


Bir de pis bir huyum var, gördüğüm başıma geliyor sanki. Dün bir uçuk bandı gördüm, bugün uçuğum var.


O nedenle böyle güzel evler, yazlıklar, şehir hayatı bakmalıyım hep. Hep. 

Tuesday, April 17, 2012

Yardım!

İki seçeneğim var:
1 - tarakla minik minik örüp, sonra onları birleştirmek.


     gerekenler: tarak ve renkli bir sürü ip.
2 - derileri kesip kesip, 15tlye delme aleti alarak, deri ip ile birleştirmek.

     gerekenler: deri, delme aleti, deri ip.


Maliyet açısından birincisi daha uygun. 


Bir de deriyi bulmak, ip bulmaktan daha kolay!! Cuma pazara gitsem, artık ip satmıyorlardır. Bu da uzun vadeye yayıldı şimdi. 


Renklere şimdi mi karar versem?
Beğendiğim renkleri birleştirip, birkaç tane mi yapsam?


Annemin bana dantelden yatak örtüsü ördüğünden bahsetmiş miydim? Çift kişilik tabi.


Ay lav ma mam!

El Becerisi

Hani anlatmıştım ya, oyuncak dikmiştim vs diye. Eskiden benim bir kalemliğim vardı. Kırmızı deri. Onun fermauar kısmı sökülürdü. Tekrar tekrar dikerdim. Çok hoşuma giderdi.


Hala hayıflanırım, dikişi dikebilsem diye.


Örgü de zor, çok sert oluyor. 


Of bişiler üretmem lazım. Çok sıkıldım. 10marifetorg geziyorum, o hallerdeyim.


Önce bir battaniye yapma fikri geldi. Sonra dedim ki, "oo kardeşimin çocuğuna yaparım" ki kız hamile bile değil, belki de öyle de içime doğdu?!


Sonra mantıklı düşününce, onun doğuracağı yok, ben de köpeğime yaparım dedim. Köpek de yok :)


Ortaokulda bize okutulan hikayelerin birinde vardı. Şamanların battaniyesi. Çok araştıramadım, mutlaka vardır internette. ( Düzeltme: Hoff 40yama onun adı da, yapılışında mana var, ben hikayeyi demek istemiştirim).


Özelliği şu; ailede özel günlerde giyilen kıyafetler kesilerek yapılıyor. O hikayede Kızılderili büyükbabanın askerde!! giydiği kıyafet vardı. 


Ya da az biraz daha bekleyip, derileri 10x10cm kesip, sonra kenarlarını dikicem. Ortaya bişi çıkacak ama battaniyenin varoluşuna aykırı olarak ısıtmayacak. Of bilemedim. Delik aletim nerede ki?


En olmadı, tırpitör alarım! 


Heyecanlandım. Throw yaparım evime. Ohuhuhu! Ya da araba battaniyesi.


Tamam şimdi güdülendim! Eski çantalar, ceketleri de toplarım. Kalıp çıkarayım. Of deri ceketler de kolay kolay eskimez ki! Kemer. Hmmm. Varsa eskileriniz yollayın la!!


Bende kocaman bir deri pardesü vardı, neden attım? Neden?!!!

Seyahat Günlüklerim

Avusturalya için bu renk:






 No Sir!







En arka sayfada Sydney haritası var. Fiyatları da yazıyorum. Torunlarınıza referans olur.


EK: Bir de fotoğrafların SD kartlarını eklemeyi planlıyorum!!

Son Durak

Öğlen bindiğimiz uçak akşamüstü indi. Ülkenin ortasından kuzeydoğusuna uçtuk bu sefer.
Uçağa binmeden önce gördüm. Dört kişilik bir çekirdek aile. Konuşabilen büyüklükte bir kız çocuğu ortalığı yırtıyor, bir de bebek var. 
Uçağa bindiler :/
Hiç susmadı o kız. Kıskançlıktan ağladı sürekli. Kimse birşey demedi. Bizim ülkede olsa, o ana-babayı döverdik. Çok rahatsız bir uçuş sonunda, arabamızı aldık.
Sağdan direksiyonla ilk sürüş, biraz bende tedirginlik var tabi. Evi bulduk, biraz zor oldu. Sitelerinde bahsettikleri büyük sekiz rakamı ayağım kadar. Ayağım da o kadar büyük değil yani!


Sürekli şikayet halindeyim değil mi? Çünkü şu an burada olmak istemiyorum :)


İçeri girdik ve yattık haliyle. Sabah örümcek abi ile tanıştık. Sokağa çıktık, nerelere gidebiliriz onları öğrendik. Alışveriş yaptık. İlk gün de yorgunluk gidermekle geçti. 


Ben sürmedim hiç arabayı ancak olduğum yerde çok zıpladım, çığlıklar attım. Öyle bir sorunum var. Ben sürmüyorsam emniyette değilimdir :/


Cairns, dünyanın en yaşlı yağmur ormanlarının olduğu yer. İlk yaşam formunun burada oluştuğuna inanıyorlar.
Görecek ve yapacak çok şey var! Giderseniz en az 1 hafta ayırın. 


Biz neler yaptık?


Yağmur ormanlarının üzerinden teleferik ile uçtuk.
Ayaklarımın son yaralı bereli halini görebilirsiniz.
Basket / sepet oluşum.



Koalaya sarılış. 
Benim sıram! 33TL!
Benim elimden besleniyor.
Timsahsız olmazdı. 
Bir gün böyle geçti. Yağmur ormanlarını teleferikle gezdik. İçindeki hayvanlı bahçede de koalaya sarıldık. Dönüşte de, merakla beklenen elbisemi giydim!
Bir sonraki gün, Barron Gorge nehrinin timsahsız ve taşlı kısmında nehre girdik. Bir yandan yüzdük bir yandan içtik o suyu. İşedik de, aşağıya gitti seyrelerek. Bu çocuklar da içmişlerdir elbet. 
Bizim girdiğimiz yer biraz daha gözden ırak ve şelale üzerindeydi. Her yer şelale zaten.
Bizim delik.
Başka bir delik.
Etraf.
Sadece yüzme deliğine girip çıkana kadar geçen sürede sevgilimin bacaklarının ısırılma sayısı! Çoktular ve büyüktüler. Sivrisineklerin anavatanını ben Dikili sanıyordum, yanılmışım. 


Sonraki gün de, atladık arabaya dolaştık. Aşağı indik. 
Yeni arabama aldığım hediyem. Henüz takmadım.


İlla görmelisiniz diye ısrar edilen yerlere bir bakın, siz karar verin.
Kraker gölü: Lake Barrine. Üzerinde feri ile gezebiliyorsunuz. Neyse ki kaçırmışız.
Göl sakinleri.
Dev ağaç.
Diğer bir krater gölü: Lake Eacham. Herkes göldeydi.
Tarzali Lakes kapalıydı. Easter Sundaydeydik. Burası başka bir yer, adını unuttum.

Josephine Falls. Şelale bildiğin şelale. O nedenle foto yok. Ama yolu var.


Curtain Fig Tree. Kocaman!



The Boulders. 
Great Barrier Reef.


Deniz altı fotomeşin kiraladık. Ancak onlar yanımda değil. Şınorkel yaptım ama scuba yapamadım. Rahatsız oldum çıktım sudan. Burnum bana lazım, o nedenle böyle büyük. BK girdi ama. Ben de bol bol onu çektim.


Cairns içinde herkese açık havuz. Ne kadar temizdir bilemedim. 
Evin yanındaki bir evin havuzu. Tam istediğim gibi.
Ve aborjinler.