Thursday, May 31, 2012

Tereyağı Kutusu Kızları


Jardzio

Öyle bir darlandım ki.


Şimdi şehirde falan olsam, en türkülü radyo kanalını açıp, en kalabalık bir yere bırakır giderdim. Şüpheli paket diye etrafını sararlardı sanki.

Her Gün Ben

12 senede çocuk nasıl değişmiş görebiliyorsunuz.
http://everyday.noahkalina.com/index.php


Wednesday, May 30, 2012

Patavat

Bende yok.


Bugün sabahtan beri bir gerginlik. Neymiş GM gelecekmiş, kontrol edecekmiş. Sahaya çıktım, bağırdım, çağırdım insanlara. "GM arabadan inince hazır-ol'da durdurayım", "kırmızı halı serdireyim" diye de kendimle dalga geçtim. 
Geldi, dolaştık vs.
Dönerken arabaya binemedi, zorlandı. Araçlar yüksek ya. "Ah yaşlandım" deyince. "Kaç yaşındasın ki?" diye sordum. (Ecnebi olunca, sen-siz fark etmiyor tabi.)
"Sence?" dedi. Of Allahım! Hayatım boyunca en nefret ettiğim sorulardan biridir bu. Ne bileyim ben?! 


"55 mi?" dedim. İskoç aksanıyla, bir güzel bikbikbledi. Meğer 49muş. "Ben eve gideyim toparlanayım" dedim. Güldü. Zaten gerginiz. Zaten GM geliyor diye etrafı toplatan zihniyetten rahatsızım senelerdir. İnadımdan da Benjamin'i götürmedim. Çağatay bey yine kızacak. Fotoğrafları ben çekmedim ama bu sefer. Başkası çekti!!! İnsanların iznini almadan foto yayınlamak da adetim değildir. O nedenle de çok küçük ve anlaşılmaz.

Tuesday, May 29, 2012

Pencere

Çok bunaldım. 
Pencereden dışarı bakmak, baktığımda da güzel şeyler görmek istiyorum. 

İşte!

Ay Parçası sabahları bizimle kahvaltı yapmıyor. Aslında bizimle hiç yiyecek tüketmiyor. Biz kalktıktan sonra gizli gizli yiyor. Deli ediyor bu beni.

Bugün söyledi nihayet. Erkeklerle aynı sofrada yiyemezmiş. 7 kişilik bölümde bir dişi benim. Daha önce 20+1 şirket yemeklerine (balıkçı - kebapçı) gittiğimiz oldu. Kim bilir benim hakkımda neler düşünüyorlar.

Dün balıkçı, servis şoförünün yaptığı gibi, yanımıza gelip, birden okulda öğretmen olan bir kadının nişanlısını anlattı. Nişanlısı gelmiş de, kızı görememiş de, kendisi misafir etmek zorunda kalmış. Sabah da trene bindirip yollamış. Neden? Çünkü ilçe halkı kötü düşünürmüş. O düşünmemiş. Adamı tüm gün orada ağırlamış, çay vermiş, yedirmiş. Böyle ayrıntılı bir şekilde anlatıyor. 

Darlandım. 

Kişinin yaşamının sürekli göz önünde olması ne tuhaf. Şahsen ben yaşadıklarımı gizlemiyorum. Bir de şansıma (MAŞALLAH) buraya ilk geldiğimde, ben birçok erkek arkadaşla seyahatlere çıktım. O arkadaşlar da tabi ilçedeki kendi arkadaşlarına seyahatleri anlattılar. Ama onların anlayışında hiçbir ahlaksızlık yapmadığım için de, kimse benim hakkımda kötü söz söylemedi. Seyahatlerde arabamı kullandım, fotoğraf çektim.
Şansım o oldu. Kötü söz ettilerse bile, 4 senedir bana gelmedi. 

Ama bunları bilmek bile, kendimi rahatsız hissettiriyor. Ne sevgilimi sakladım, ne de onunla gizli gizli görüştüm. Hala birbirimizin arabasını kullanıyor, birlikte işe geliyor, birlikte yemek yiyor, birlikte dönüyoruz. Off.

Bu da ışkın. Mevsimi geldi. Bazısı tatlı oluyormuş. Dağlardan topluyorlar. Şehirde satıyorlar. Tatlısına hiç denk gelmedim. Yeşil can eriği gibi bir tadı var. Bir de tuzlayıp yemeyi düşünüyorum. 
Dibinden soyuyorsunuz, yiyorsunuz. Bazıları çok acı oluyor. Hepsi değil.
İngilizcesi Rhubarb. Türkçe karşılığı uçkun diye geçiyor. Ecnebiler bunun kekini, tartını, salatasını yapıyorlar. Burada pişirilip pişirilmediğini araştırayım. Hatta kendim deneyeyim. Köy yumurtası istedim, yarın gelir.

Bir de, 

Hasan (sağır ve dilsiz iş yeri arkadaşım) facebook hesabı almış. Arkadaş olduk tabi.

Okul mezunu; işitme engelliler meslek lisesi. Azılı GS taraftarı. Geçen gün hesabına girmişler. Her yeri FB yapmışlar. FB forması fotoşoklamışlar vs. (ki o da benim gibi nefret eder. böyle iOne işareti bile yaparız FB demek yerine)

Dün hemen odama getirdim onu. Şifresini değiştirttim. O fotoğrafları da sildim. Aramızda kalsın dedim. Sabah da geldi. Akrabalarından biri cep telefonu ile FBli fotoğrafları gösterip dalga geçmek üzereymiş ki, biz onları sildiğimiz için, kalakalmış. Geldi onu anlattı sevinçle. Sevinince sesli gülüyor. Elini kalbinin üzerine koydu, teşekkür etti. Hatta cebinden sakız çıkarıp verdi. O kadar mutlu olmuş.

Ben de sevindim. Dalga geçecek onlarca insan varken, seni duymayan ve belki tam anlamayan ve cevap veremeyen birine ne diye sataşıyorsun?! Git de aynaya bak, esas özürlü kim?!!

Monday, May 28, 2012

Nefes

Gece 3te uyandım. En son saate baktığımda sabah 6 falandı. Sonrasında da kabuslar. Dün eve geldiğimde anahtarını kapı eşiğimde bulduğum patronun arabasını çaldılar rüyamda. Hem de saha içinde. Bir de üstüne azınlık bir grubun yaşadığı bir yer varmış falan. Araba siyah, adamlar siyah giyinmiş. Off ne zor kalktım sabah.


Yarı yolda da iş laptopumu unuttuğum için geri geldim. Böyle gergin ve mutsuz bir sabahtı. Alt kat komşularım ve iş arkadaşlarımın aldığı yağlı ekmeği de, mikrodalgada ısıtıp yedik. Gözüm açıldı işte o zaman. Yağlı ekmek nedir bilir misiniz? 
Aşağıda Elazığ Kapalı Çarşı sitesinden aşırma bir fotoğraf. Ama bizimkileri bıçakla yarıyorlar. 
Yerken daha kolay ve orgazmik oluyor. İlk adını duyduğumda çocukken düşüncesiz annelerin çocuklarına sokakta yesinler diye sürdükleri, sana yağlı ekmekler gelmişti aklıma. Ama bu başka bir lezzet. Evet anneleriniz düşüncesiz zira aranızda o ekmeği bulamayanlar yok muydu??? Biraz ağır oldu ama benim annem hiç yapmadı bunu.


Bu kısmı yumuşakça kapatayım. Sonra da bir alıştım işe. Güzel çalıştım bugün. Güneş gören yerlerim karardı. 2 gün sonra marsık haline geleceğim.


İş bitince eve dönerken, komşularım balık yemeyi teklif etti. Yahu bu hafta her gün yerim. Neden bilmiyorum. Canım çok istiyor. Şu an bile 3ncüyü yiyecek durumdayım.
Telefonlar orada çekmiyor diye sevgililere haber verildi ancak balıkçıya haber verilmedi. Gitmeden evvel ararız muhakkak. Eksik varsa sorarız. Ekmek alıp götürdüğümüz günleri hatırlarım. Ama balıkçı müşteri memnuniyetinde level atlamış. Kuver getirdiler sofraya, acılı ezme. 


Ben reyhanlı bol sirkeli salataya yamuldum. Balıklar da geldi. Ben herkesten önce bitirdiğimde tabağımda artık olarak sadece iki  üç kılçık kalmıştı, kafaları ve kemiği de kedilere vermiştim. Ne derisini, ne de yağda kızarmış yüzgeçlerini ziyan etmedim. Off hala ağzım sulanıyor!


Tabi bundan önce balık kesimini seyrettim. Ama adam beni tuvaletin yanında çok güzel kokan beyaz çiçeğe yönlendirdi. İstediğim fotoları çekemedim. Olsun. Bir dahakine. 


Cerenmus hanım. Siz ve diğer veganlar gerisini okumasın. 


Balığın kafasına vuruyorlar. Bu helal balık kesme yöntemi.
Ama kalbi atmaya devam ediyor. Baş parmağın altındaki şeyin attığını gördüm.


Her sene beni korkutan kazlar, bir önceki gece 3 civcivlerini sansarlara kaptırmanın hüznü ve gerçek yaraları ile çok üzgün ve saldırganlardı. Anne gün boyu yemek yememiş. Benden nefret ediyorlar zaten. Saldırdılar. Çığlıklar atarak kaçtım.
Oysa ben arka planda sadece yeşil varken, güzel bir fotoğraf çekmek istiyordum. Hiç biri istediğim gibi olmadığı için de isim yazmadım üzerlerine Çağatay bey. Kızmayınız.


Eve geldim. Tatlı olarak dolapta bulduğum erkek çikolatası bitterin son parçasını da yedim. Hala ne yesem diye aranıyorum. Reyhanlı salata güzeldi ya. 


Ben kalkıp bir dolanayım. Erkenden uyurum zaten bu gece. 

Sunday, May 27, 2012

Evim Evim Güzel Evim

Sabah şiddetli bir gelmeme isteği ile panik ataklar geçirdim sanırım. Bana göre çok geç bir saatte kalkmıştım zaten. Saç kurutma makinasını da bir önceki gün bozmuştum. Valizi de yarım hazırladımdı akşamdan. Çünkü ne giyeceğimi bilemedim.


Hava limanlarında ötmekten nefret ediyorum çünkü.


Kahvaltımı yaptım. Rüya tabirlerine baktım. Duşumu aldım. Saçımı havlulara sardım. Giyeceklerime karar verdim. Valizi topladım. Vakit geldi.


Kapıya çıktığımda minivan gelmişti bile. Kontesler gibi kuruldum. Kapıyı açıp, valizi alan şoför bey, koltuğuna kurulunca "Hoşgeldiniz Jardzy hanım" dedi. Ouuvvv. Kontes tam kontes diyordum ki, tam bir Doğu Anadolu hanfendisi oldum. Şoför bey ters yöne girmiş. Karşıdan gelen adam kızdı tabi. "Hadeh hadeh ilerle, *0*0*rw(bişi) yapmah" dedi. Heh, işte alışık olduğum tavır ve aksan dedim.


11:30da erkenden aldılar beni. Başka da kimse yoktu. İlk kullandığımda da böyleydi. Taksiden ucuz.


Benle beraber Havaş ve EGO gelince, Kabe'yi tavaf eden bir grup kalabalıklığı oluştu. Az bekledim ama baktım değişen birşey yok. Geçtim güvenlikten. Sonra bilet sırasında, bizi maymuna çevirdiler. Şuraya gir, oradan çık, şuraya gir.


Erken varınca acil çıkışta yer bulurum diye düşünüyordum. "Dolu yerler" dedi. İnanmadım ama tamam dedim. 


İkinci güvenlik kontrolünde üzerimde tek bir metal yok. Tek bir tane. Kolyeler çıkıyor, sütyenler balensiz olan tercih ediliyor. Pabuç çıkarttırmasınlar diye de düz olanlardan giyiyorum. Buna rağmen öttüm!!! 


Sinirim tepeme çıktı. Güvenlik kontrol etti beni. Tam da pabuçları çıkarttırırlar diye sinirimi yiyor iken, kadın tamam geç dedi. Ama ekran başındaki "su var çantada" diyor. Ya bi' git!! Ne suyu? "Pet şişe" diyor bir de kendinden emin. Ya ben güvenliğe takılmayayım diye neler yapıyorum senelerdir. Üzerine bir de su mu koyucam çantama?!!! Ki çantamda su taşıma alışkanlığım da yok. Üstüne evde mutlaka kontrol ederim. İçinde tırnak makası olur, çakımı unuturum vb diye. Su ne zaman girdi?!!
Adama bakıp, "su mu?" diye sordum işte. Pet şişe deyince, acaba dedim. Ama yanımdaki kadına, "su yok ki" diyorum. Ama ekranlı görevli çok emin. Aldım çantamı sinirle, çıkartıyorum içindekileri. Gözlük kabı vardı. Kadına dönüp, "sıvı yok çantamda" dedim. Kabı çıkarıp, bunu sanmış olabilir, sıvı yok." Kadın da adama kıl mıdır, nedir. "Tamam geçin" dedi sakince. Ama hala sıvı yok. Sıvıya benzer tek şey de, uçuk ilacı Zovirax. O da serçe parmağım kadar. O sıvı. Gidip tekrar bakıcam şimdi.


Neyse.


İçeri geçince, kavun+mango içecek alıp, kitaba başladım. Uçağa binerken 2 iş arkadaşımla daha karşılaştım. Adam benden 1,5 saat sonra gelmiş, en güzel acil çıkıştan yer almış. Biraz kalıplı olsaydım, böyle olmazdı işte. Hem benim kurtarma ekibi liderliğimi de bilmiyorlar. Bilseler böyle davranamazlar. Hıh!!


İndiğimiz hava limanında bizi bekleyen servise doğru depar atıp, ön koltuğa oturdum. Şoförle dedikoduya başladık. Daha doğrusu o anlattı durdu. Bu adamlarla konuşmasan bile gözlemlerini gidip her yerde anlatıyorlar. Dikkat etsen de boş. Onu anladım. 


Her şeyini biliyorlar zaten sen anlatmadan. Karşıdan benim aracın aynısı geliyor, "Jardzy hanım, sizin araçtan. Dört çeker miydi sizinki? Ha, S.nın aracı da sizinkinden değil mi?" :s


Bir de şunu öğrendim; o yolda midesi bulanan tek ben değilmişim. Bütün kızlar bayılıyormuş. Ben kendime yediremiyordum bunu çünkü. 


Yolda Kurabiye bey aradı. Akşam yemeğine davet etti. Tabi Kurabiye hanımın yine haberi yok. "Ararım şimdi" dedi. Kötü niyetten yapmıyor, ama böyle bu iş. İlişkilerine de müdahale edemiyorsun, bir ara protesto edip hiç evlerine gitmedim. O daha da ayıp oldu.


Gittim. Karnımı doyurdum (ki pek aç değildim). Yorgunmuşum. 18:30da eve geldim. Hmmm. Negzelmiş. Evi temizleyip çıkmış olduğum için ev tertemiz. Yine de toz moz bişiler olmuştur diye sildim evi. I-ıh. Temizlik suyu kirlenmedi. Böyle bir sevgi doldum. Zaten şehirden ilçeye giderken, etrafa baktım da, bahar gelmiş. Her yer yemyeşil. Karasu coşmuş. Yaşamak isteyeceğim dere kenarındaki eve baktım. Önünde biri beyaz diğeri kara iki at otluyor falan. İçim gitti. İç çektim. Havası, iklimi çok güzel buranın. O panik atakmış, dirençmiş geçti bitti. Keyifle geldim. Bir de mide bulantısı olmayınca, daha da güzel geçti.


Koltuk battaniyelerim tertemiz. Ev temiz. Dolapta kokan birşey yok. Biraz soğuk. Radyatörleri taktım. Bir de tuvalette taharet musluğu akıtıyor. Anneme bunun için kurbağacık (sizin ingiliz anahtarı dediğiniz şey) aldırmıştım. Ama daha kötü bozarsam diye tereddüt ettiğim için, bıraktım. Belki ilerleyen saatlerde Ankara'dan alınan contalarla birlikte onu da tamir edersem, bu ev beni 1 hafta idare eder. 


Bir de içi boş olduğu halde 16kg gelen valizimi boşalttım, ki genelde 1 hafta öyle durur, sadece ihtiyaç hissedilen ve kirliler çıkar benim valizden. Ama bugün durum farklı. İçi boş olunca daha kolay oldu. Ev çok düzenli şu an.


Ay çogzel bir evim var. Gelmek isteyen atlasın gelsin. 


Not: Her gidişimde, döndüğümde yollar tamir olmuş olsun diye umut ediyorum. Bu sefer de umutlarımı boşa çıkardı belediye başkanı. Ama bildiğim bir şey var, o da 5 sene sonra buralar öyle cazip hale gelecek ki, yeni yollar, köprüler, barajlar ama ben gitmiş olacağım. 

Boy | Roald Dahl

Öğlen hava limanında başladım. Uçakta su içerken mola verdim. Son 15 sayfayı da mide bulantısını göze alarak serviste bitirdim.


Bu kitap sayesinde çok sevdiğim meyan kökü şekerinin aslında çürümüş fare ölülerinden yapıldığını öğrendim. Çok keyifli bir kitapmış. Fermina'anıma teşekkürler. 4ün 1i bitti.

Saturday, May 26, 2012

Muhteşem Fotoğraflar

Ankara'nın en çok neyini seviyorsun diye sorsanız, domates suyunu ve metroda gördüğüm sergi derim.
Bu kitap benim olmalı.
http://www.tastakiturkler.com/
255tl imiş.
Sayısaldan parayı alayım, isteyene alıp göndereceğim. Nasıl bir emektir bu. 

Ankara Yavanı

Geçen akşam yemeğe gittiğimiz arkadaşlarla konuşurken, Ankara için sıfat ararlarken atlamıştım (bunu çok yapıyorum, kontrol etmem lazım), "Ankara yavan" diye. Onlar da evet, "Türkçen çok iyi" dediler. İkisi de Ankara'lı sayılır. ODTÜ mezunular falan, senelerdir burada yaşıyorlar.


Ben yavan da olsa her şehirde yaşayabiliyorum da, bir Başkent'in bu kadar ölgün ve pis olmasına gönlüm razı olmuyor.


Bugün sabahtan Beypazarı'na yola çıktık. Kahvaltı yapmayınca, hepimiz de açlıktan geberiyormuşuz. Ayaş yakınlarından bir mesire yeri kenarında kahvaltı yeri gördük. Çayları gübre kokuyordu, içemediler. Keyifsiz bir kahvaltı yaptık aslında.


Yolda BK uyudu. Ne kadar uzakmış orası öyle ya. Daha önce de gittim ben birkaç kere. İçemedikleri çayları içmek için 800 yıllık çınarın orada otururken, Köpük ile tanıştık. Golden Retriver kendisi. Dişi. Pek tatlıydı. İmzalı fotomla kendisini aşağıda görebilirsiniz.
Sonra da İnözü'ne gidelim dedikleri için arabaya doluştuk ama yolda bize yol vermeyen bir minibüs yüzünden teker yanağından yırtıldı. Tekerlekleri yenilemeye karar verdi Utkugiller. Sonra da İnözü'nde yemek yedik. Ben balık yedim.


Canım nasıl balık istiyor anlatamam. Dönünce de BK yok ama yine de gidicem. Kusura bakma sevgilim. Yemek üzerine hoşmerim diye bir tatlı getirdiler. Balıkesir benim komşu şehrimdi. Hoşmerim nedir bilirim. 
Bunda peynir falan yok. İkinci tabağı da söyledik.


Sonra döndük. BK yine uyudu yolda. Köpek-kedi bakalım dedik ve Optimum'a girdik. Aman ne kalabalık. Yaşadığım şehrin nüfüsu kadar insan toplaşmış. Dükkan dükkan dolaşıp, vakit, ömür ve para tüketiyorlar.


Amerikan Cockerlar vardı. Önce bir düşündük. BK ister ki, köpeğin kulakları uzun olmasın. Buna ikna oldu. Gittik adamlarla konuşuyoruz, işi ticarete dönüştürdüler. Böyle esnaf kafası, tasma vermiyim, kafes vereyim, tasma vereyim tarak vermeyim şu fiyata olur. Baygınlık geldi. Bir de yüksek sesle konuşuyor.
Kızdım da. Çıktık dükkandan. Bir de, yalnız nasıl getiririm bilemedim. Kafamda bir fiyat vardı. 500TL. Vermedi ben de diretmedim. 


Sonrasında da Atatürk Orman Çiftliği'ne gittik. Senelerdir gelip gidiyorum şu şehre ne AOÇ gördüm ne de hayvanat bahçesini. Kokoreçini de merak ediyordum. Yedim. Ama ne yemek. Şiştim rakun gibi oturuyorum. BK şu 1 tllik oyuncak seçme makinasına dadandı benim yüzümden. 3ncüydü sanırım, tam ben "ay iki tane gelse keşke" dediğimde, 2 tane çirkin peluş hayvanı düşürdü!!! Anneme aldığım kokoreç torbasına koydum. "Ay kokar" dediler, "koksun, köpeğime aldım bu oyuncakları" dedim. 
Sayısal Lotodan para çıkıyor bana bu gece. O nedenle de iki tane alıyorum, arkadaş olsunlar birbirlerine.


Uçaktan yerimi ayırtayım dedim de, yer kalmamış ayol. Kenarda köşede bir yer buldum. Maximiles ile de SecureDrive'dan yerimi ayrıttım. 51tl. Aklınızda olsun. Taksiden ucuz. Gözümü açıp kapatıp, evde olmak istiyorum. Yolculuk gözümde büyüyor. Büyüyor.
Yok yanlış oldu, Maximiles. Maximiles. Maximiles. 

Okuduğum Kitaplar

Dün gece şunları bitirdim.


Bir solukta bitti. ühühü



Friday, May 25, 2012

Kalp Krizi

Çok dini bir blog oluyor gibi ama bu başka birşey. Biraz önce neden bilmem Divriği Ulu Cami fotoğraflarına bakarken, Kadın Kapısı'nda beliren gölgeyi görünce, heyecanlandım. Hala kalbim ağzımda atıyor.


Fotoğrafı kim çektiyse beni affetsin. 
Sabah çekilmesi gerektiğini biliyorum ama saatini bilmiyorum. Ben de yapabilsem keşke.


Bir de caminin arkasında arkeolojik çalışmalar başlamış. Dönünce hemen gitmem lazım.

Slogan "Görmeden Ölmeyin"miş. Hakikaten. Ben İst'daki o meşhur camilere girmedim hiç. Şu mimari detayları okuyabileceğim bir kitap olsa, okuyabilsem. Bu kapının aynısını Giresun'da bir camiye yapmışlar. Gerçi cami birçok caminin toplaması gibiymiş. 


Sağdaki lotusun kırık olduğunu görebiliyor musunuz?
Yakından görünce oturup ağlayasınız geliyor. 
Bizde belediyecilik ve KÜLTÜR kafası ne zaman hakim olacak acaba yöneticilerde?! 
Öfkeden kuduruyorum.

Mutsuzluk

Girdap gibi bir hastalık bence. Çırpınmayı bırakınca yüzeye çıkıyorsun.


Mutsuzluk akut ve kronik olarak ikiye ayrılıyor. Akut yaşadıklarımız, gelen hediyenin kırılması, kuaförün yine el ayarını kaybederek saçımızı çok kesmesi vb bizi derinden etkilemeyen yüzeysel ve çaresi olan mutsuzluklar. Tabi kişiye bağlı olarak.


Kronik olanlar da, bu akutların kişilerce abartılarak girdaba döndürülmesi ya da geçmişten kalanlar. 


Çocuğunu doğururken ölen anne yüzünden babanın evladına duyduğu öfke gibi. Neyse, örnek vermek bana düşmez. Herkesin acısı kendine büyük. Önemli olan kişinin kendini dışarıdan görmesi.


Mutsuz insanlar etraflarındakini de mutsuz ediyorlar. İçleri kötülük doluyor. Suratları kararıyor ve yüz çizgileri çok derin oluyor. Ağızlarından çıkan laflarla da herkesi iğneliyorlar zaten. Oysa bu insanlara saldıran da yok. Hiçbir hayvan siz ona tehdit/zarar yaratmadığınız sürece saldırmazken, bu insanlar sürekli saldırı halinde oluyorlar. 


Ben de böyle bir süreç geçirdim. Benim için korkunç günlerdi. Ben kendi kendime zarar veriyordum o zamanlar. Sabah ağla, akşam ağla, ağlayarak uyu, bir de uyanınca yastığı ıslak görünce ağla. Sonu gelmiyor.


Sonra içinde bulunduğum durumun aslında benim istediğim bir durum olduğunu fark edip, "neden ağlıyorum ki?" diye sorup, kendime acımam sona erdi. O gün işe koşarak gittim ve o günden sonra iş yerim öyle harika bir yer oldu ki!! Universiade 2005te çalışıyordum o zaman. 10+ kadar kişi yemeğe birlikte gidiyorduk son vakitlerde. Başta birkaç kişi iken. Yemekte sofra duası yaptırıyordum. Birlikte eğlendiğimiz bir yer oldu orası. Sonra ben yine böyle madenlere/zindanlara döndüm. Ama en eğlendiğim iş yerim oldu orası.


Böyle ayma/aydınlanma anlarını yaşamak kişiye bağlı. Ben ondan sonrasında kendime derman arıyordum. Lozan'da pastanenin yanında bir dükkan vardı. Orada gördüğüm Buddha heykelleri hakkında dükkan sahibi bilgi verince, ilk Huzur Buddhası almıştım. 
Her gün gün boyunca  o göbeği elleye elleye, herkese de ellettim. Sonra takımı tamamladım. Sonra da eski işime, neşeme geri döndüm.
Daha önce anlattığım, ilk iş günü kaybedip, seneler sonra bulduğum heykellerim bunlar. Huzur Buddhası en fazla ellenen olduğu için rengi daha açık. Bunlar salondakiler. Artık eskimişlikten suratları göbekleri lekeli. 
Bunların yönü değişince hasta oluyorum ben :)


Benim putlarımın bir kısmını oluşturmakla birlikte, mutsuzluktan beni kurtaran umudumun nesneleri bunlar.


İnsanın mutsuz ve çirkin bir insan olmasını fark etmesi bile bir adım.


Ben mutluluk gurusu değilim ama günlerim aşağıdaki postta bahsettiğim gibi geçiyor. Siz teşekkür etmezseniz, kimse de size teşekkür etmiyor. Siz dua etmezseniz, kimse size dua etmiyor. Verdiğinizin birkaç katını alabilmeniz için "vermek" işlemini karşılıksız yapmanız gerekiyor. Bu, söylemekle değil, içinizden geçirdiğinizle gerçekleşiyor. İsteyerek verdiğim, vazgeçtiğim şeyler bana geri dönebiliyor. 


Kim isterse dalga geçsin batıl itikatlarımla. Yaşadığım yerle de. Çünkü kişi düşündüğü oluyor. Ve maalesef dalga geçtiğiniz şey hep başınıza geliyor. You are what you think, not what you eat! Türkçe meali, Dervişin fikri neyse zikri odur.


Böyle de rahat bir insanım ben. Hıdırellezlerde dünya barışı dileyen nadir insanlardan olmaya da devam edeceğim. 

"Her Şey Gönlünüzce Olsun"*

Fermina'nımla buluştuğumuzda arkası dönük olduğu için kendisini omzundaki çantadan tanıdım. Saçının da böyle uzun olduğunu bilmiyordum. Topuzluydu çünkü ilk gördüğümde. Bir de birşey fark ettim ona buradan söyleyeyim. O da benim gibi nefes sorunu çeken biri olduğu ve keza yine bu sebepten hep sağına yattığı için onun da sağ kirpikleri soldakine göre düz. hehee


Tostumuzu Ankara sosyetesi pastanesinde yedik. Hatunun omzundaki çanta içindekiler ile birlikte benim içinmiş meğerse!!! Pastanede  hediyelerimi açtığımı sanıyordum. Börekçide gördüm hediyelerin geri kalanlarını. Bir sürü şey ve 4 kitap!! Seksli çanta! ehuehe
Sonra da alışverişe daldık. Benim önünden geçtiğim pasajlar meğer hep aradığım dükkanlarmış. Fermina'nımın üzerindeki uzun etekten ben de aldım. Hiç yakışmadığını düşündüğüm etek elbette birden beni bir prensese dönüştürmedi ama boyum falan uzun durdu. Benim boy 167cm ama herkes +5 sanıyor. Bu etekle de baya bir boylu poslu görüküyorum. Saçımı da toplarsam, oouuv manken gibi olurum vallahi billahi! Renk olarak da edepli bir renk olan siyahı tercih ettim. Annemin tepkisi için sonuna kadar okumanızı isteyeceğim.


Evet, renkli jöleyi aldık. Altın sarısı düşünüyordum ama renk hardala çalan çiğ bir renk geldi. Ben de ebedi aşkım olan gümüşe meylettim. Ve hatta tokacılarda falan fark ettim ki, benim lame simli farım, aylaynırım ve birtakım bu renk kıyafetlerim ve hatta lame babetlerim mevcut. Hani bıraksam kendimi, şu ilçe hayatım olmasa BülentErsoy gibi dolaşacağım. Simli kirpikler var mıdır acaba? Olmasa da eldekileri boyarım! 
Kuğulu Pasajı zemin katta Suna Butik'ten aldık jöleyi. 
Bu da reklamı http://www.manicpanicturkiye.com/
Dye hard benim jölem. Renkli ve yıkanınca çıkan. Bazıları neonlu böyle mor ışıkta parlıyorlarmış. O kadarına ilçe henüz hazır değil. Alamadım.
O jöleyi de, Mango'ya girdiğimizde, aynaya bakarak sürdüm. F'nın ıslak mendili olmasa, ellerim simli öyle dolaşacaktım. Ama tırnak içime kaçmış, epey bir pis tırnaklarla dolaşmışım.


Pasajdan çıkmadan evvel, içinde çin feneri görüp daldığımız ilk dükkanda, feng shui zımbırtıları bulduk. Dükkanın adı Sandal. Ankara'da feng shui malzemeleri bulabileceğiniz adreslerden bir tanesi.


Oradaki kadın ile konuşurken, baktık anlatacak çok şey var. Bir ara "oturun" dediğinde, ben hemen sandalyeye iliştim. Kadın bir ilgilendi, bir dinledi. Bende de bir çene varmış. Böyle batıl itikatlarımdan, inançlarımdan falan bahsettim. Kadın sanki uzun zamandır kafasını kurcalayan bir soruna cevap bulmuş gibiydi. Umarım da bulmuştur.
Sonra biz çıkarken dükkandan, dualar etti arkamızdan. Sanırım dini inacı ile bu tür putlar arasında kalmış. 
Cümlemize amin çektik çıktık ki, başka bir feng shui dükkanı bulduk. Dolan. Orası daha kalabalık bir de mekandaki hanfendi fiyatlardan haberdar olmadığı için sıksık kardeşini aradı.


Bereket çanı aldım anneme. Nar. Şans kedisi bulamadık. Telefonumu bıraktım. Gelirse arayacaklar!!! 


Sonra da tokacılara geçtik. Deli Zafer'le tanıştım. Korkarak sorular sordum adama ne diyeyim. Zaten benim ortaokul döneminde, o zamanlar moda olan toka çalma furyasına katılıp, Güzelyalı'daki tokacıda hırsızlık yaptıktan sonra bir de şu meşhur okul nüfusu kaçsa, toptan New Kids On The Block için göz yaşı dökmemizle birlikte sürüden bağımsız durma kararını almıştım. Esas konu da, üzerimde hep tedirginlik olur tokacılarda. Çaldığımı sanmasınlar diye de abartılı el hareketleri falan yaparım.
Nitekim ikinci tokacıda da, senelerdir aradığım çubuk tokaları seçerken, aldım adamın önüne götürdüm toka kutusunu. Sohbet ettim bir yandan tokalar hakkında. Aldıklarımı da göz önüne bıraktım. Çıkarken adam, "her şey gönlünüzce olsun" dedi. Ben ondan önce içimden yaşadığım toka çalma ızdırabı ile, bir de çok insancıl sevecen geldiği için adama dua etmiştim ama itiraf edeyim. Oradan diğer tokacıya geçtiğimizde BK aradı, o da kasabaya gelmiş. Bu tokacıdan da kandilleşip çıktık.
Sonra yemek, bira derken BK'un arkadaşları aradılar geldiler. Sürekli çoğalma halindeydik. Koko'nun beslenme saati gelmeseydi geceyi birlikte geçirebilirdik.
Ancak bir fırtına koptu ki, korkunçtu. Fermina'nım o yağmurda nasıl döndü bilemedim.
Biz de börekçiye gittik. Nasıl övdükleri börekçide yediğim su böreğinin suni tadını unutmayacağım. Şansıma annemler de mantı yemiş akşam yemeğimde. Kızmadım değil kendime.


Börekçide friendship bilekliğini ve magneti buldum kitaplarımla diğerlerine hava atarken. BK taktı artık. Ben o püskülleri kitap ayracı sanmıştım çünkü. Böylece bir firendşip bileNziğim oldu!! Hatun kendi örmüş. 
Feng shui bereket çanını diğer kıza hediye ettim. Fillerimi astım. Annem eteği torbadan çıkarmamla birlikte "namaz eteği mi aldın?" dedi. Şu an bıraktığım yerde duruyor etek. Oysa yırtmaçlı seksli bir etek o. 


Tek olumsuz şey, buzdolabı üzerindeki dilek ağacına asmayı planladığım yıldızımın kolu kopmuş, nasıl bilmiyorum. Şimdi de bulamadım kendisini. Kaybolan kehribalarım gibi bir sırra daha sahip oldum.


Çogzel bir gündü yine benim için. Evet Siyam Kedisine karar kıldık da, kedi korkum ve etrafta her gün gördüğüm kedili postlar nedeniyle tiksinip, tamamen küsebilirim. BK haftaya İst'da. Onsuzken başlayayım diyordum da, tek başıma altından kalkamayabilirim. Kime ağlayıp, yardım isteyeceğimi bilemiyorum. 


Bugün de dünkü manevi yoğunluğun ağırlığı mıdır, nazar mıdır bilemedim, kalkamadım yataktan. Gece de öyle bir kendimden geçmişim ki, dua bile edememişim uyumadan evvel. Yeni uykudan kalktım kahve altı sonrası. Bugün "off günüm" artık. Hintli bir inek mağruriyeti ve miskinliği ile AOÇ domates suyumu içe içe yaymaya devam etmek istiyorum. 


*Bize ettikleri dua size de gelsin.

Kutsal Cuma

Benim için kutsal bir gün. Yobazlık ya da dini görüşlerimden bağımsız ama bu. Cuma akşamından içmeye başlayan genç güruhtan da değilim. Ben zaten Cts günleri de çalışıyorum. Pek de içmem zaten.


Sözün özü. Size bir sırrımı daha vereyim.


"Cuma günü yeni don giyen donanır" derler. İlla don olmasına gerek yok, bugün geç değilse deneyin. Cuma günü yeni bir şey giyerseniz bir sonraki hafta içinde mutlaka yeni bir şeyini oluyor. Ya siz alıyorsunuz, ya da hediye geliyor.


Bir deneyin. İğrenç bir görselmiş. 
Ben dün aldığım tokamı taktım bile. 
Hava o kadar soğuk ki bugün!!

Thursday, May 24, 2012

Bugün 13:00'te Arkeoloji Toplantım Var

Karşı taraf ö dö kolonunu süredursun, ben de hazırlanıyom.
Ama bileğimin hassasiyetindne ötürü 3 sene evvel İngiltere'den 6 paunda aldığım şu pabuçlarımı yine giyemeyebilirim. Hava rüzgarlı eteği de düşünmekteyim.
Halbüse ful pastel olacağıdım. Ona pastelin güzelliğini gösterecek, sevdireceğidim.


Çanta: Bliss Kiss'ten lise arkadaşım Sadi Tekin'in bana aldığı hediye. 

Jardzy Ziyagil

Dün balıktan sonra, yorgun baba ile sohbet etmeye hasret kalmış anne bizi eve bırakırken ailenin yeni ferdini ikna edince bize geldik. Bize gidelim, bize gidelim diye tartışıyorduk çünkü araçta.
Çocuk çok ciddi bir velet ama kanına girebildim sonunda. Birlikte yerlerde oynuyorken, bir yandan da velileri ile sohbet ettim. Sonrasında da fark ettim ki, misafir ağırlama adına hiçbir şey yapmamışım.
Harikulade çay demleyen ben, annemin evde suyu kettleda mı ısıttığını, suyu çeşmeden mi koyduğunu vb bilmiyormuşum. Çayı annem yaptı.
Neticede güzel bir akşamdı. 
Bir an içimden çocuk yapmak dileği geçti. Bunda Fermina'nımın da suçu var!! 
Giderken, Borabey beni "sen de bizim eve gelmek ister misin?" diyerek evlerine davet etti. Neden her çocuk Borabey gibi değil??!!! 


Konuyu saptırmadan, anladım ki benim misafiri layığıyla ağırlayabilmem için bir Ziyagil falan olmam lazım. Neden?

  • Çünkü ev sürekli derli toplu ve tozsuz olacak. Hakikaten steril ortamlarda yaşamak istiyorum. Haftada tek gün temizlik yapabilmek canımı sıkıyor. Akşamları bazen temizlik yaptığımı da itiraf edeyim.
  • Çünkü evde sürekli yemek olacak. "Ay davetsiz misafir geldi, Tanrı misafiri!, iki dakkada şunu hazırlayayım" olmayacak, zaten iki dakikada birşey hazırlayabileceğime inanmıyorum. 
  • Çünkü eve gelen misafire kIrallar kIraliçeler gibi hizmet edilecek! Çünkü ben bu konuyu aksatabiliyorum. 
Evet, bir Ziyagil olsam, herkese açtığım kapımı bu sefer iki kanatlı ve üzerinde Kemaliye'nin meşhur tokmakları var iken açarım. Belki o zaman gelirler.



Notte: Rüyamda cam siliyordum ki ben. Temizlik saatim gelmiş.

Wednesday, May 23, 2012

Domuz Gibiyim

4te yaptırdığım eko ile de doktor maceramı birkaç seneliğine kapatmış bulunuyorum. Domuz gibiyim işte.
Hem de kaküllerim ile yukarıdaki domuz gibiyim. Chic Pig!!


Sabah BK kahvaltıya gelirken beni yeni bir haz nesnesi ile tanıştırdı. Klene. Abi getirmiş Amsterdam gezisinden.


Meyan kökü envai çeşitleri. Benim yediğim Boer'n Drop.
Mmmm.
Hollanda'ya gitmeliyim. Orada yaşamalıyım. Yok, Japonya'ya gidip, orada yaşamalıyım. Her gün balık.


Kahvaltıdan sonra Panora'ya gittik. Saat 11 bile değildi biz oraya vardığımızda. Çarşamba günleri sinema 11TLmiş. Maksimum kartınız varsa ondan da indirim alıyorsunuz. 16TLye Açlık Oyunları'nı seyrettik. (10 sene sonra Jardzy sinemada!!)


Sinemanın 3 nolu salonunda sadece biz vardık. Sevgilim bana sinema salonu kapattı. Sinemacı, ne deniyorsa artık kendisine, makinist (metatarsalı bil bunu bilme ayıp), tek başına olduğu için klima ayarı yaptırdık, ama aramız 30dk sürdü. Yalan söylemicem, ayağım hala sargıda diye yüksekte tutuyorum. Ön koltuğa dayadım bacağımı. Ama pisletmedim.
http://www.imdb.com/title/tt1392170/


Benim için hüsran oldu film. Ara verildiğinde daha sahaya bile çıkmamışlardı. Daha fazla kan, daha fazla gerilim bekliyordum; Battle Royale hastası olarak. Başlangıcı ile bana The Lottery'yi hatırlattı. 
Okumak isterseniz; burada. Güzel bir hikayedir. Ama yukarıda anlattıklarımın ışığında değerlendirin. Öyle aşk hikayesi değil hani. 
Akşama da yemeğe çıkıyorum. Ohh. Bu sefer pek sosyal geçiyor Ankara hakkaten. 

Tuesday, May 22, 2012

My Left Food*

* Arkamda bıraktığım yemeğim
Dün öğle vakti annemin tahlil sonucunu alma bahanesi ile yola çıktık. Buraya her geldiğimde ne giysem krizine girdiğim için, 40 numara HarleyDavidson botlarımı ince çoraplı ayağıma geçiriverip, sevgilimden gizli valize attığım polarımla sokağa çıktım. 
Çıkmadan evvel Ankara'nın soğuğu hakkında online gördüğüm tüm Ankaralı arkadaşlarıma hönkürmekle kalmadım, annemle de tartıştım. Fermina'nım ile de sızlandık. Rakunlar ve oturuşları böyle ortaya çıktı.
2009 senesinde yine şehirden ilçeye dönerken önde oturmama rağmen mide bulantısını kusmakla taçlandırdığım günden kalan kusmukları botlarımdan temizlemem gerektiğini düşünüyordum.
Düz yolda giderken, anneme tam belediye başkanını şikayet edecektim ki, mümin insan işte, sol ayağımı burktum. İlk acı ile kendimi yere bıraktım.
1 dakika sonra da kalktım, birşey olmamış gibi yürümeye devam ettim. Anneme de dedim ki, "benim hiçbir yerim kırılmadı". 


Annemle bu sefer kalın çorap giymemek konusunu tartıştık. Kalın dediğin çorap yünlü olur, o kadar da olmamalıydı, Ankara'ya meydan okumalıydım. 39,5 numara ayaklarımı kimse anlamıyor. 40 numara alıp içini tabanlarla dolduruyorum ki ben. 
Annemin tahlilini aldık. Ben de kimliksiz olarak diş hekimi için muayene istediğimde, bankodaki kadın o kadar yardımcı oldu ki, ağlayacaktım.
Diş hekimi de kendini adamış bir hekimmiş. Hiçbir şeyim olmadığını, iki tane diş taşı gördüğünü söyledi ve "şöyle bir geçivereyim isterseniz" sorusuna cevap vermeden, hazırlandı. Taşlarımı temizledi.
Ben sanırım ilçede hastalık hastası oldum. Ama kendi kendimi tedavi ettiğime inanmak istiyorum. Öyle de mi? Öyle.


Dönüşte kaşlarımı yoldurdum, kadına döndüm ki, BK aradı. Randevularımız 15:00te başlıyordu.
Buluştuk. Olacağım muayeneleri düşünüp, yarı çıplak vaziyette hastaneye girdim.
BK gözdeyken ben kadıncıya gidip, senelik smearimi aldırdım. Oradan ben kalpçiye geçerken BK KBBye gitti. İş yeri hekiminin elime tutuşturup, "bunla git" dediği EKG sonucumu ofiste unuttuğum için, yeni bir tane çektirdim. Yarı çıplak gittiğim için de hemşireden tebrik aldım.
Zira bir tişört bir etek altına lame parmak arası terliklerimi giymiştim. Çorapsız ayaklarıma o kadar sevindi ki, balenli sütyen için "ben hallederim" dedi. 
Tamirci sendromu işte, ekgm tertemizdi. Doktorun yanına girdiğimde, bir an nabzım yükseldi. "Bakın nabzım yükseldi" şimdi dediğimde, gözünü ekrandan ayırmadan, hastanedeki tüm muayene ve teşhislerimi incelemeye devam ederek, "şuraya geçin" dedi. Sırtımı falan açtım bekliyorum, nabzım azalmak üzere, yok kadın "geçen sene Fikret Hoca'ya gitmişsin, nodüler bskiskis" sayıyor :/
Evet, bana bunları söylemene gerek yok ki, ben biliyorum. Nabzıma baksana kadın!!
Sonra geldiğinde benim atağım bitmişti tabi. Üfürümümü dinledi. "Bişiyin yok ama kanına bakalım, Efor yaptıralım, Eko yapalım" dedi. Tamam dedim.
Gittim bankoya, randevular ayarlanıyorken ekgmi taramıştım ya, annemden bilgisayarımı istedim. Getirdi. Önce akciğer grafisini çektirdim. Röntgene girmeden evvel nokyamı bilgisayar başına bırakmıştım. Üstümü giyip, geldiğimde adam bana telefonumun ekranı ışıklı ve ters tutarak iade etti. Tuş kilidi de açıktı tabi. Belli ki karıştırmış. Telefon yesyeni olduğu için içinde ne tel no var ne de mesaj. Olsa cırlardım. Ama onu günahı ile başbaşa bıraktım.
Sonra da beni koşu bandına aldılar.
Her bir yanıma 3M bantları yapıştırdı adam. Tüm bu yapışanlar çıkmasın diye de harika seksi bir file geçirdi üzerime. Adama "ben öğlen bileğimi burkmuştum" dedim. Adam filenin etkisi ile mi nedir sırıtarak bakıp, "yapabilecek misiniz?" diye sorunca, "bitsin bu iş, yürürüm" dedim. Çıplak ayaklarıma da çorap verdi. Çıktım banda. 
Ekrana bakmama izin vermediği için kral pop tv alt yazılarını okuyup, klip falan seyrettim sanırım.
Bir ara düşer gibi olmuşum, farkında değilim, taciz mi değil mi anlamadığım bir şekilde, adam elini popom ile belim arasındaki boşluğa yerleştirdi. Arkadan destekledi. Bıraktığında geriye gittiğim için sesimi çıkarmadım. En son haldır huldur yürürken dışarıya çıkmış ayak seslerim.
"%100 yaparsan iyi olur" demesine rağmen 98de yorulduğum için bıraktım. 2 sene de koşu bandına falan çıkmam. Suratımdan terler akıyordu.
Bileğini burkmuş biri olarak banda çıkıp yürüdüğüm için kendimi 2012 senesinin en gerizekalısı ilan ediyor, kasap maydonuzunu saçlarıma taç yapıp takıyorum.
Hastaneden çıkmadan evvel doktora gidip, röntgenime baktırttım, bir de bilgisayardaki ekgme. "Hiçbişiyin yok, doktorun yanlış yorumlamış" dedi.
Sonra da evde annem bizi biraz doyurduktan sonra (ki akşam yemeğe çıkacaktık) gözlükçüye gidip, BK'a çerçeve beğenemedik. Ben numaralı gözlüğümü güLeş gözlüğü olmak üzere bıraktım. İşte evden çıkmadan evvel sekmeye başlamıştım. BK'un taksi yerine "sana ambulans çağırayım", vb şakalarına rağmen dirayetimi kaybetmeden ağrımı acımı dışa vurmadım. Ama ayağım şişmeye başladı. Arkadaşlarla buluşup, artık varlığını unuttuğum telefonumun tamir olmuş halini gördüm. Ama şu an nereye koyduğumu bile hatırlamıyorum. Ben ve telefon sevgisizliği işte.
Yemek esnasında sol bacağımın ağrı ile birlikte, sağdakinden daha sıcak olduğunu BK'a da teyit ettirdikten sonra, yemek sonrası Acil'e gittik. Zira masadan kalktığımda yere basınca yine ağladım ben acı ile. 
Tekerlekli sandalyede seyretmek ne keyifliymiş. Ağrıma rağmen ohh negzelmiş diye düşündüğümü sırıtmamla dışa vurdum. 
Doktor gelip halime baktı, sonra da bir iki elledi. O anda çığlığı ve gözyaşlarını koyverdim. Çünkü sağa sola döndüremiyordum ayağımı artık. Röntgen odasına gittik. Sandalyemi iten amca "ben de burkmuştum, umursamamıştım sonra kırılmış meğer" dediğinde, felaket senaryolarını çoktan yazıyordum ben zaten. Ümitle arkama dönüp asansörde, "rapor verirler mi?" dedim.  Verirler deyip beni rahatlattı gülerek. Biliyordum çünkü ben, o dönüş biletini bulamadılar ya, dönemeyeceğimi biliyordum.
3 doz röntgenimden sonra tekrar aşağı indik. Kırık yok. Doktor bana üzülüp, "iyi zorlamışsın" dedi tebrik etti. Ortopediden randevumu verdi ertesi güne.
Sonra ağrı kesici iğne yaptıracağını söyleyince, itiraz ettim. Bu iki oldu, neden bilmem istemiyorum. Çocuk şekeri gibi Advil verip, bandajımla beni yolculadı. Ev yakın olunca ve ayağıma basamayınca, tekerlekçi amca beni eve kadar, apartman içine kadar girdi evet, götürdü. Akşam 10da araçların ışığında tekerlekli sandalyede seyahat! Sesli güldüm!
Merdiven başında BK beni kucağına aldı, dar olduğu için de merdivenler biraz zorlandı. Ben de "eşikten geçircen mi beni?", "alış bak" vs diye taciz ettim. 
Annem "bak kalçadan iğne yaptırıp sakat kalan bir sürü insan var, iyi ki yaptırmamışsın" dedi. Bu sefer de ben kendimi tebrik ettim. Evde sürekli bulundurduğum Advillerim bitmiş. Biricik sevgilim bey nöbetçi ezcane bulma macerasına gitti. Ben de ayağımı kaldırarak yattım. Geldi, ilacımı da içtim. Biraz koltukta yattıktan sonra annem "kalk yatağına yat" deyince, kah zıplayarak, kah yerde sürünerek yatağıma ulaştım.
Gece boyunca ağrı ile uykusuz, aşil tendonumda korkunç bir ağrı, "bana kesin 3 ay rapor verecekler. Of kilo alırım o sürede ben. Oturduğum yerden çalıştırırım bedenimi. Yan taraftaki medikalciden koltuk değneği alırsak sonra onu naparız? Beni işten çıkarırlar mı? Konuşur evden çalışırım kısmen. Sorumluluklarım nolcak? En iyisi 5kglıkları değil de, su şişeleri ile başlayayım kollarımı geliştirmeye, o alçı süresince nasıl kaşınırım, bacak kıllarımı nasıl alırım?" düşünceleri ile ezan da okunduktan sonra kendimden geçmiş uyumuşum. 
Sabah zorlanarak kalktığımda, topuğuma basabildim. Oysa bizim planımız sokak kapısına çıkıp, hastaneden sandalye istemekti! Yürüdüm ama. Yolda eskinin kapıcısı şimdinin apartman görevlisi ile karşılaştık. Sadece "günaydın" dedi adam. Ben de arkasından "teşekkürler" dedim. Annemle gülüştük.
Kalbim için kan vermeye gittik 9da hastaneye. Hemşire sanki beni çarmıha geriyordu. O nasıl bir acıdır! İki damarı üstüste bindirip de alttakinden çekti kanı sanırım. Böyle acı çekmedim ben. 
Oradan çıktık ama acısı devam etti. Döne döne ortopedist aradık. Acilden yönlendirilince D bloğa gidiyormuşsun. Bir sürü asansör yolculuğu, yirmi kişiye doktoru sora sora nihayet bulduk. Ama o zamana benim ağrım sızım bitmişti. Doktor şikayetimi sorduğunda, böyle gereksiz bilgileri kaydeden beynim ile "metatarsallarım" diyecektim ki, sustum. Sonra kemik listesine baktığımda bu bilginin bana nereden kaldığını düşündüm de bulamadım. Doktor elledi, hiç bir şeyim yok. Hiç. Adam burası mı burası mı diye elliyor, yok. 
İyileştim işte.
Dinlendir dedi. Çıktık. Artık sigorta şirketi beni şitliste aldığı için, onay almak uzun sürüyor. Nihayet aldık, 2 günde 6 doktor görerek rekorumu kırdım. Kapıcı beyle yine karşılaştık. Yine bişi demedi, ben "teşekkürler" dedim. En son apartmana girerken karşılaşınca "geçmiş olsun" dedi. Ben de "heh" dedim içeri girdim.
Şimdi de ayağımı uzattım, doktor programında eko nasıl çekilir onu da gördüm. Bari onu da yaptırıp, bir süre hastane görmeyeyim diyorum.


Falıma bakan İstanbullu teyze bana 3 kere ayrı ayrı doktora gideceğimi ve sonu hep ferah olduğunu söylemişti.
Tepedeki sağlık şeysi batıl itikat şeysimi dün takmadığımı fark edip, bu sabah takmıştım. Doktorlardan boş döndüm. Hep boş vaatlerle dönüyorum hastaneden.
Size sargılı ayağım selam söylüyor.
"Kırıldaydı acıdan duramazdın"ı bir tek annem söyledi, ona da ayrıca tebrik verdim. 
Şimdi ben bunu yazana kadar kaç program bitti, kaç kanal değiştirdik. Dişlerimi de fırçalayıp, zengin annemin sinema kanallı dicitürküne bakarak uyumayı düşünüyorum. Zira o benekli etek giyilecek ve Fermina'nımla buluşulacak, renkli jöle ile kitap alınacak! 

Monday, May 21, 2012

Ojeli Eller

Bu eller ve ojeli tırnaklar, hastası olduğum Seal Bey'e ait. 
Yaklaşık 1 saat evvel FB sayfasından yayınladı fotoğrafı.


Belki de HaydiGülüm bu nedenle boşadı bu adamı. Bilemiyorum.

Yaban Eller

Dün sabah 08:30 gibi kalkıp, Pazar temizliğimi yaptım. Çamaşır yıkadım, ütü yaptım. Yağmurun geleceği belli olduğu için camlara ellemedim. Hortum olsaydı apartman merdivenlerini bile yıkardım. Sonra da yıkanıp, çıktım. Ah o şehir yolları! 
Elime torba alacak vaziyetteydim. Bu yaştan sonra yol tutması da bir tuhaf oluyor.
Uçtuk, geldik. Akşam koltukta uyudum 2 saat. Yatağa geçince çok tuhaf geldi. Sanki montla uyuyormuşum gibi, rahatsızdı gece. Üşüdüm. Hala üşüyorum. Bu ne soğuk?!! 
Üşümeyen sevgilimi dinleyip kışlıklarımı getirmediğim için pişmanım.

Saturday, May 19, 2012

Törkiş Eyır Layns

Biletimi almıştım. Ama dikkat etmemişim, bilet bilgisi sms/mail olarak gelmedi. Biraz önce BK uçuş saatini sorunca, hemen aradım.


Gidiş biletimi buldular ama BK'un soyadından. Meyil attılar da, dönüş biletimi bulamadılar :/


Dönemicek miyim? Negzel!!1 


Havaalanından yarın sormak zorundayım. Off ne sıkıntılı işler bunlar ya?! 


Ekstreye mi baksam napsam?!



Benim Mutfağım = Benim Kalem

Hangi kadın aksini düşünür ki?
©Görselin kullanım hakkı Jardzy J. Zartanyan'a aittir. İzinsiz kullanmayınız. Keserim. Keskin bıçaklarım var. Bi'sürü.

Her kadının mutfağı, her kadına ait bir kaledir. Korunma alanıdır. Kadının alanıdır. 


Ben ki, mutfakta vakit geçiren, bundan ekseriye keyif alan biri değilim. Birisi benim mutfağıma girince de, bir aslan gibi kükrerim, bir kedi gibi kamburlaşıp kırlarım, bir kuş gibi kanatlarımı açıp, büyük görünürüm. Korurum, korkuturum.
Mutfağıma girmeyin!


Çünkü ben başkasının mutfağına girdiğimde, bana söylenen / benden beklenen dışında birşey yapmam. Elime bezi alıp, tezgahları baştan sona silip, tezgah üstünü düzenlemem.


Yapılan yemeğe "tuzu az / çok olmuş" vb yorum yapmam, "ben bunu bak nasıl yapıyorum..." diye akıl vermem. 
Mutfak becerisi olan insanlara (kadın/erkek) imrenirim. Kendime arada üzülürüm.
Yediğim yemek güzelse, "ellerine sağlık" derim, çok beğendiysem "keşke ben de böyle pişirebilsem" derim. Çünkü aklımdan geçen odur. 


Başkasının mutfağında bana izin çıkana kadar bulaşık makinası yerleştirmem. İzin çıkarsa makinayı boşaltırım, yardım ederim. Annelerimin evi dışında masa kurmam. Çünkü benim evimde başkasının kurmasını istemem.


Merhaba Ben Adsız Beceriksiz,
Ben mutfakta becerikli değilim. Ama eleştiriyi de kabul etmiyorum!!


Yaptığım tek güzel şey, çay. Onu da içmiyorum. Hadi mutfağıma giriyorsunuz, bari onu elimden almayın. Ya da elimden bir işi aldıysanız, hepsini yapın, bitirin!


Severek yaptığım tek şey de salata. Salatalık malzemeleri böyle ince ince doğramam. Soğanları başparmağım kadar doğrarım. Tadı ağzıma gelsin diye. İncecik kıyılmış ve hatta kıyılmış maruldan nefret ederim. Zeytinyağı, limonu, nar ekşisi bol salataya bayılırım. Bayıldığım gibi de yaparım.


Ben bulaşıkları elde yıkayacaksam, tek başıma yıkarım. "Sen yıka ben durulayayım" demem, dedirtmem. 


Mutfağımda aspiratör yok!!! Evde balık pişirtmem! 


Evime gelene en güzel sofrayı kurarım, ama mutfakta takım hiç bir şeyim yok! Çünkü ev benim değil. Gocunmam, kınayanı da kınarım!!


Yemek kişinin damak tadına göre değilse, "ay yemezsem ölümü ye" diye baskı yapmam. Yemeyeceksen, bırak. Zorlamam. Israr etmem. 


Çok mu düzenli bir mutfağım var, bana göre evet. Ama kimse de kalkıp, "ay ne dağınık mutfak" diyemez. Asla o hale gelmez benim mutfağım. Yemek yaparsam, yaparken ortalığı toplarım. Tezgahımı boş ve temiz tutmaya özen gösteririm. Masa toplama sonrası fırını silerim. Lavaboyu temizlerim. "Hadi canım ben öyle görmedim" diyorsan, hastayımdır ondan yapamamışımdır. 


Ben masayı toplarken, kirli tabakları üstüste bile koymam. Koydurtmam. Üstteki bulaşığı altına bulaştırtmam. 


Tüm bunlara rağmen harika mıyım? Hayır, olsam olsam avcı olurum. Bana ve mutfağıma laf söylemeyin!! "Ben bunu yemem" diye ağzınızı berkitmeyin! Kibarca kalkın sofradan. Israr eden mi var??!!


O derece kötü de yemek yapmadım şu ana kadar!


Özetle, mutfak işlerini sevmiyorum. Küçüklüğümde belki annemin örnek gösterdiği kendini kocasına adayacak, mutfağından başka alanı olmayacak içgüdülerine sahip kızlardan asla olmadığım için, hep uzak durdum. Ama anneme sofra kurmada yardım ettim. Bulaşıkları yıkadım. Mutfağı toparladım. 


Annemin evinde salatayı her yaptığımda soğan koymayı unuttum. Tek bir gün kendi evimde sofraya çay bardağı koymayı unuttum diye azar işittim. Anlattığım tarife "menemen öyle yapılmazzzz!!" diye gürleyen bir adamın öfkesinden korktum. Pişirdiğim kekler çöktü, fırının altı pişirmedi vesaire ve ben mutfaktan koptum.


Çok şükür ki, önüne konulanı yiyen, eleştirisini düzgün yapan bir sevgilim var. O nedenle yavaş yavaş mutfakla aramı düzeltmeye çalışıyorum. Onu temizliyorum, bakıyorum. Bulaşık makinası Ayşe'yi sürekli çalıştırıyorum. Güzel çaylar, fırında ekmek üstü peynir-domates, muhteşem fırında mantarlı makarna, tiramisu, sümüksüz bamya, pilav yapabiliyorum. Ama yapamadıklarımı da biliyorum. Böyle yazdığım kadar kötü değilim ama harika da değilim. Günlük hayatımda aceleci, pratik olduğum gibi mutfakta değilim. Çünkü deneyimim yok. Ağırdan alırım, düşünerek ilerlerim. Acele edersem, ekmek makinası içine hamuru yoğuran parçayı koymayı bile unutabilirim. 


Yemek pişirmek asla ilgi alanım olmadı. Balık pişirmeyi daha yeni öğrendim. Beceriksiz olduğum bir alanda da konuşmam, böbürlenmem. İçime atar, sonra böyle kusarım. Kustuğumu da temizlerim. Temizim.

Friday, May 18, 2012

Heyecan

Sanki seneler olmuş da, gurbetçi gibi memlekete döneceğim. Halbüse, (bu kullandığım bir kelime değil genelde) daha 5 hafta önce oradaydım. Kısa bile olsa.


Ankara çok sevdiğim, bayıldığım bir şehir değil. Zira benim şehirlerle ayrılmaz, kopmaz bağlarım yok. Burayı daha çok seviyorum mesela. İzmir'in nemli, Ankara'nın kuru havasından sonra buranın iklimini çok seviyorum. Uzattım yine konuyu.


Pazar günü anneme gidiyorum. Ama böyle heyecanlıyım. Yağmur varmış, olsun. Yatağımda pencereden gelen ışık için ters dönüp, kitap okumak istiyorum.


Pazartesi günü doktorlarla görüşeceğim. BK dahil toplamda 5 ve hatta 6 randevumuz var. Kontroller, kardiyologlar falan. Güzel olan, hastane aynı sokakta, terliğimi giyip, kimliğimi elime alıp gidiyorum.


Bu sefer bir heyecanlıyım ama. Nedenini bilmiyorum. Ben geliyom Ankara, ben geliyommm! 

Thursday, May 17, 2012

Baraj


Sonucun böyle olacağını bilseydim, daha neler çekerdim. Ne kadar netmiş!

Çeşme Başı

İlçe dışında bizim iş yeri yolu üzerinde düzlük bir alan var. Eskiden bekaretlilerin lojmanına yakın olduğu için, elimizde fenerlerle yürüyerek benim ısrarım sonucu yıldız kaymasını seyrettiğimiz bir alan. Kim erken giderse kendi amacına göre kullanır. Sevişeni belki vardır ama içeni kesindir. Geçen sene köy muhtarının oğlu oraya sikimsonik bir çeşme yaptı. Çeşme dediğim de büyük ölçekli bir hayrat. Suyu var ve taşıyor yalağından.
12 08 2010 tarihli meteor yağmurunu seyretmek üzere oradayız.


Biz orayı gündüz vakti kullanıyoruz. Bu da genellikle aracımız olduğunda kasabaya inmişsek gerçekleşiyor.


Meyve ve dondurma tüketiyoruz orada. Oradaki suda yıkamak kolay oluyor.
Çok harika bir manzarası mı var derseniz hayır. Etraf kil sahası. Zaten herkes yediğine baktığı için kafamızı etrafa çevirmiyoruz bile.


Bugün yemekhaneye gittiğimizde, bize verilen köftelerin hala çiğ olduğunu gördük. O esnada Kurabiye hanım aradı. Jünyör bey, bir karışıklık neticesinde evde olması gerekirken, çay bahçesindeymiş. 


Tabakları bırakıp, kasabaya indik. Oğlanı aldık ama zaten pek mağdur bir durumda değildi. Şirket çalışanlarının eşlerinin çoğunlukta olduğu bir gün havasında toplaşmışlar. Yaşıt çocuklarını da servisten indirtmişler. Bizim oğlan da anası orada sanıp, inmiş. 


Oğlan orada kalınca da, kızcağız endişe etmiş tabi. Pis bir havuzu var. İçine düşmesi en büyük korkusu. Neyse, yedirmişler çocuğu, dondurma almışlar. Meyve suyu da var. Biz gittiğimizde dondurmasını yalıyordu.
Bitince BK'un yemekhanede içmediği ayranı içti üzerine!
Biz de tost yedik. Çocuğu anasına teslim edip, BK'un tostçudan aldığı bisküvi dondurmamızı çeşme başında yedik. Bir ara sallandığını gördüm BK'un. Meğer 24ncü level dansı yapıyormuş. 4 Koreli Diablo 3'ü bitirmiş bile. 
Asians!!

Wednesday, May 16, 2012

Benekli Etek

Altına HarleyDavidson giyerim ben de Fermina'nım. Bu mevsimde yağmur mu olur ya?!! Şubat'ta denize girdiğimi bilirim Dikili'de?!!
Kaloriferi yaksalar, "ay neden?" demem, sevinçlenirim.


Evet etek 40 beden. 16 lira 50 kuruş. Bol falan da gelmedi giydiğimde. "Ben 36 giyiyorum malesef" diyen olursa, "genç kızken benim belim bu ( ) kadardı" diyorum. 34 beden eteği daralttırdığımı biliyorum kep törenimde. Hem bir dirhem et bin ayıp örtüyormuş hakaten. Şu anki güzelliğim o yaşlarda yoktu işte. Gençler bir anlasalar.


Harika Avcı ile Alsancak'taki bir bikini dükkanında karşılaştığımda, "oha bebek! ben de böyle iri ve 40 beden olmak istiyorum" demiştim. 40 oldum ama boyum uzamadı yine de ben de harika sayılırım hani. Ya da sadece Avcı. Hee. 

Diablo 3'e Karşı Savaş!!

Adam bana zaman ayırdı zira dün akşamüstü 6dan beri Diablo 3 oynuyor. Akşam çıkışta görüştük. Yine Kurabiyegiller'e gittik. Dün almayı unuttuğum köy yumurtalarımı almaya ve birkaç kristal vermeye ve adamın karnını doyurmaya!


Çıkışta beni eve bile bıraktı!! Uuuu. GoodGuyGreg sevgilim beyciğim.


Ben de onu eve çekebilmek için böyle yemler atıyorum. Kek yaptım, irmik tatlısı yaptım. Yarın da fireş tuzlu yapacağım. Patates salatası ve krep! Ve hatta çemen!!


Yok bea, savaşla alakası yok. Yarın misafirim var. Diablo 3'ün bana kazandırdıkları yerimi bilmem oldu. Elbette ben kadınsam yerim mutfağımdır!! 


Yoğurt patlak çıkınca, yoğurtsuz yaptım. Yamuk olmuş ama olsun diycektim ki, şimdi baktım sönüyor benim kek. Önemli olan niyet, niyet. Evet, niyet. kek niyetli bir insanım, çöküyorum. Sonra mutfaktan nefret ediyorum böyle. Hofff.

Gıda

Kaşar peynirden hoşlanmam tost içinde çift değilse. Yağlı ve gereksiz bir peynir benim için. Ancak yemeğe koyunca leziz oluyor işte. O nedenle de fırın makarna, fırında karnıbahar vs gibi yemeklerde doldur içine, lezzet versin. Tam son cümleyi yazarken çöpten ses geldi. İçine yoğurt kaçmış!
Kek yapayım deyip, dolaptaki yoğurda ulaştığımda kapağının bombelendiğini gördüm. Hafifçe açayım dedim ki, patladı! Sanki gun ile jeofizik çalışması yapılıyor!! Yareppim!


Sonra aklıma fotoğrafını çekmek için Benjamin'i beklediğim peynir geldi. Bombeyi görüyorsunuz değil mi? Tatilden döndüğümde dolapta bu haldeydi. 
Yakın markaj, STT 19 Temmuz 2012. Ama böyle kabarmaklar keklerimde bile görülmedi. İlk defa aldım sanırım ben bu markayı. Sanırım.


Neyse, benim Bim'den alışverişi bırakıp, yol uzun muzun demeden 3M Migros'a şehre gitmem gerek. 127km yol, viraj falan ama napcan?! Diş etlerim hastalanıyor yine beslenememekten. Haftaya annemdeyim ki, bana ısırganlı börekler, ıspanaklı yemekler yapsın.