Saturday, June 30, 2012

"Hayatımın Renkleri"*

* Başlık http://goncakeskin.blogspot.com blog başlığıdır. Çok hoşuma gitti, referans verdim.


Bugün sabah bölümdeki haritacı arkadaşlar can sıkıntıma deva beni de dağa götürdüler.


Ben de Benjamin'i götürdüm. 
Görseller Çağatay Bey'e ithaf edilmiştir. 
Lütfen izinsiz kullanmayınız. 


Bir de makro lens alsam iyi olacak.





 Deve.






 Sıcakta toka bulamayınca.






 Bunlar gerçek renk değil tabi. Neon renkler moda ya bu sene, arkadaş da maalesef zalimlik yapıp boyamış çiçekleri :(
 Bu da keza.


 Çekirge bey.





 Mer'aba!
 Çok dikti oralar. Bir ara tükendim ve çömelip, kendimi böyle aşağı bıraktım. 

 Buna bayıldımm.
 Deniz dibi canlısı gibi.
 O alanda bahçe duvarı gördük. Bir de etraftaki TEK ağaç bu. Diğerleri çalı-çırpı.
Makro lens almalıyım değil mi? Kılı-tüyü daha rahat görünür o zaman.
Hı-hı. 

Friday, June 29, 2012

Dönüş - Ek

Ya unutmuşum.
Havalimanında dönüş biletimi almak için thy BAGAJSIZ YOLCU kuyruğundayım.


Önümdeki kadının önünde başka kadın var. Önündeki erkekle konuşuyorlar, "burası bagajsız ama herkes bagajla gelmiş, ay ıy". Sonra önündeki kadının biletine mi baktı naptı, "yanlış yerdesiniz" dedi.


Kadın gidip, "kontuar"a sordu. El bagajını alıp giderken bizimki "ben demiştim de mi, yanlış yerdeymişsin de mi?" dedi böyle bir tatminle.


Sonra kadının bagajı olmadığını ancak elindeki kağıtta bilet bilgileri olduğunu gördüm.
Ben PNR numaramı bilsem, o kiosktan giriş yapardım. Kendisine söyleyeyim diye düşündüm. Boşver, dedim. O kadın gibi başkalarının işine burnunu sokma, insanlara yardım edeceksen et ama bunu insanların gözüne sokarak yapma.


Beklerken, biletçi genç bir çifte, "cam kenarı bitince, sistem otomatik veriyor yeri. herkes cam kenarı istiyor zaten" diye serzenişteydi. Bana da o adam denk geldi. Gittim yanına, "ben de cam kenarı istiyorum. Üstüne de acil çıkış istiyorum" dedim. Yine "samimi" arkadaş, "bak acil çıkış koridorda anlaşalım" dedi.
Hee dedim. "Bagaj var mı?" diye sordu.
"Yok. Ayrıca burası bagajsız yolcular için değil mi zaten?" dedim.


Kaldırdı kafayı, "sana bir şarkı söyleyeyim, Erol Evgin'den" dedi.
Ben böyle gözlerimi pörtletmiş "ya ne diyor bu?" diye düşünürken, şarkının ilk kısmını kaçırdım. Şuymuş; "gel sen ne çektiğimi bir de bana sor".


Şimdi bende birşeyler var, kabul ediyorum. Fermina Hanım da şahit oldu Ankara'da. Gittiğimiz dükkanlardan sevgilerle, dualarla uğurlandık. Dün şehirde yine bir dükkandan çıkarken, kadın bana dualar ediyordu, "bir daha gelirseniz uğrayın, birşey almanıza gerek yok" diye, yandaki dükkandan sayısal oynaıp çıkmış, onların dükkana girmiştim. "İnşallah para da size çıkar" dedi en son arkamdan. 
Yine şehirde gittiğim kuaförün beni bayramlarda, canı sıkıldığında aradığını bilirim. Hatta bir gece 22:30da bile aramıştır, yazmış olmam lazım bunu. Ama telefon özrümden ötürü ilişkimizi devam ettiremedik!


Ankara'da, burada, İzmir'de, bu bendeki neyse, böyle bir tepki ile geliyorken, İst'da aldığım tepkiler neden böyle, ki hepsini anlatmadım. 
Kendime dışarıdan bakmam ve değerlendirmem gerek.



Dönüş

Havalimanındayım. Kapı numarası 402.
Yani biz pis Doğu Anadolu yolcularını gözün görmeyeceği, alt katta, girişini bile zor bulduğum bir kapıdan, otobüse dolduruyorlar, uçağa götürüyorlar. Hem de tek otobüsle!


Uçakta bir terslik vardı. Acil çıkışa iki çocuk ve babasını oturttular. Uçakta yine oldukça "samimi", oraya buraya laf atan, kendi kendine konuşan bir sürü insan vardı. Üstüne de sanki kahvedeymişcesine, ortalarda dolandılar, hosteslerden biri delirdi artık, adama iki kere "geçin yerinize oturun" dedi. Adam yine oturmadı.


Bu zevzeklerden bir tanesi de benimle aynı sıraya oturdu, sürekli konuşuyor, etekliyim (diz hizası) bakıyor vs. Neyse ki, şehirdeki havalimanından 4 senedir tanıdığım genç aramıza oturup, tampon yaptı. Kaptan bey, şehrin yağmurlu olduğunu söylemişti. Ama her yer güneş. Tam inerken, bulutları gördük. Sonra baktık ki Ank uçağı yeni inmiş. İnenler de uçuyorlar rüzgarla.
Tam uçaktan çıktım, damlalar düşmeye başladı. İçeri girince, çantadaki İst yağışlı diye aldığım ince kazağı çıkarıp giyindim. Kapıdan çıktım ki, yağmur artmaya başladı. Çatının altına sığınmış karşılayıcılardan biri "J hanım, bilmemne bey kaldı, 2 kişisiniz" gibi birşeyler söylerken, "bilmemne beyi tanımıyorum" dedim. Bu arada, şoförü de tanımıyorum. "Siz alın o zaman gidin" dedi, koca minübüsün anahtarını verdi. Korkunç bir rüzgar, bacaklar, ayaklar çıplak, birden yağmur da bastırınca, koşarak minibüse gittim. 1 dakika içinde sırılsıklam olmuştum.
Sonra onlar geldi; şoförle diğer yolcu.
Şoför bana "Yıldızgil sizi aradı mı?" diye sordu. ö_Ö
"Bir araba varmış da, onu getirmenizi isteyecekmiş" Aradım. Havalimanında bırakmışlar aracı, getirebilirmiş miyim?


Elbette dedim. Bir de indiğimden beri BK'u arayıp, "burası soğuk, yağmurlu isterseniz gelmeyin" dedim, 3 kere falan. Sonunda kızdı, "herkes hazır şimdi, yola çıktık bile" dedi. "Peki, iki araç döneriz" dedim.


Beni karşılayacaklardı, plan buydu. Bir de Kurabiyegillerin yeni arabasını kutlamak için BörcırKink'e gidecektik.


Ben aldım anahtarı, şehre gittim. Kot etekle!! Pek sıcak bir karşılama oldu şehir halkından. Gittim kendime bileğime kadar şenlikli bir etek alıp, giyinip, çıktım dükkandan. Aldığım elbiseyi de kendime kazak yaptım, giydim.


İşlerimi de hallettim. BKgiller geldi. Yemek yedik. Sonra BK TV almak istediğini söyledi. 1 saatten uzun bir süre Sakıp Amca'nın dükkanında oyalandık. Hee evet, şehirde Teknosağ var!


Sonra da deterjan alalım diye 3M'ye gittik. Yolda giderken, Kurabiyegiller bizden önce gitmişlerdi, aradı. Panzer tekeri patlak, yolda çukur" dedi.


Ürktüm. Tıpkı o lanet Gümüşhane yolunda olduğu gibi. Yola devam ettik. Sonunda gördük panzeri yol kenarında. Birkaç km sonrasında da çukur. Mayın patlatmışlar.


Güvenliki aradım, İKyı aradım. Sonra C aradı beni, "Jardzy, 9 ölü varmış" dedi. 


Ben sonra zırladım biraz korkudan BK'un koluna yapışıp. 


Ama görüntü öyle değildi. Telefonlar, oraya sormalar buraya sormalar, Kurabiyelerle konuşmalar vs. Tekrar tel geldi C'den. "Eski habermiş o. Hiçbir şey olmamış".


E bizim gördümüz ne peki??!! Eve gelince baktık, haberlerde çok az yer almış. Ölü olmayınca haber değeri taşımamış.


İşte o zaman hatırladım neden son 2 senedir biryerlere gidip, fotoğraf çekmediğimi.  


Şimdi düşününce, ısrarla gelmeyin dememi, TV için 1 saat oyalanmayı, bizden önce giden Kurabiyegiller de alışverişe uğramışlar, yoksa şansımız çok fazlaydı.


Haberlere çıkmadığı iyi oldu, annem ağlıyor olurdu için için kimseye söylemeden. Bunu da böyle atlattık.

Gidiş

Sabah geç kalktım, "ne de olsa vakit var" diye, en son saate baktığımda 11di, 12de servis gelecekti. Ben hala duşumu almamış ve ne giyeceğimi/götüreceğimi bilmez halde idim.

Annemin "namaz eteği" dediği şeyi giyerim, üstüne de bir tişört diye düşünüyordum. Aklıma tebeşirler geldi!! Tam vaktiydi. Saçlar da nemli. Aldım, boyamaya başladım. Baktım uzun sürecek, kafamı musluğun altına sokup, elimde tebeşir boyadım ve, gözlerimi açtığımda, her yer pespembeydi; ellerim, lavabo, duvarlar, çamaşır makinası ve tişörtüm!

Hemen ıslak bezle sildim, çıkıyor, sorun değil. Ancak telaşe! Tişörtüm?! 

Yine üniforma kot eteğime döndüm. Alalacele toparlanırken, telefon geldi. Servis şöforü şehirdenmiş de, evi bulamazmış da, lisenin orada karşılayabilir miymişim?!!

Hayır deme şansım yok ki, dersem, liseden bin diyecekler. Etekle oradan yürümek mi??? Hayır bebeyim, olmaz.

Yaptım. Saçlarımı ıslak halde topladım. Karşıladım aracı. Sonra bindik üst komşumla servise. Akıllandığım için en öne oturdum yine. 
Yolculuğun son dakikalarında, servisteki bir çocuk ve annesi kusuyorlardı. Ben tek değilmişim!! 

Ve İstanbula vardım. Sandığımdan fazla vaktim olduğunu fark edince, telefonumu karıştırdım. Bu arada utandım söylemedim, ancak kendi telefonum Ankara dönüşünden beri kayıp! 

Şirket telefonunu karıştırıp, kimi arasam diye düşünürken baktım listede, boyacı, vinçci, elektrikçi bir sürü adam adı var, bir tane dişiye denk geldim İst'da yaşayan, aradım. Bu ayrı bir hikaye, İst'u sevmeme nedenlerimden biri. "Yarına görüşelim cnm" dedi. Ben de tek başıma İstiklal'e gittim. 

İst'da sürekli bir tedirginlik oluyor bende taksiye binince. "Ay şimdi bagajdan bir çocuk koltuk arasından elini uzatacak, çantamı karıştıracak, şoför beni uzun yoldan götürecek, kazıklayacak" vs derken, yol 40TL falan tuttu. Yok, 41.97TL. Adam bana para üstü verdi çıngır çıngır. Al 40TL git be adam!!! YOK!
İlçe / Şehir. 
Sonra ilk gördüğüm şeye koştum: mısır. Canım istiyordu. Aç da değildim ama aldım. Mmm çok güzel geldi ilk 2 lokma. Sonrası böyk. GDO dedikleri bu olsa gerek. Mısır dediğin şeker ayol!
Bir yandan hava kararıyor, saat 20:30u geçiyordu ben taksideyken. Koşarak yürüdüm ve adının Terkos olduğunu sandığım pasaja girdim. Ohh bebek, adamlar malları topluyor. İlk kalabalık ve en az toplanmış tezgahta durdum. Baktım mmm güzel şeyler var, toplamaya başladım omzuma atarak. Adam bir yandan da tişörtleri katlıyor. Bende de hastalık var, tezgahta böyle dağınık görürsem, katlar koyarım. Bazen Boyner'de, D&Rda falan kasanın olduğu tezgahta dağınık şeyler varsa düzeltirim.

Bir yandan bakarken, bir yandan da adamın yaptığı gibi tişörtleri katlamaya başladım. Adama da dedim, "yardım edeyim bir yandan". Gülümsedi. Ama o ne pis bir gülümsemek.
Ben baya bir yardım etmişken, baktım adam yok!!!!
Gitmiş arkadaşları ile sohbet ediyor. Bıraktım katlamayı. Parayı ödeyip, gideceğim artık!
Adam geldi yine sırıtarak, "iyi gidiyordun" dedi bir güzel. Ben de "bana bırakıp gittiğinizi fark ettim zaten, bıraktım o nedenle" dedim. Yine güldü, ödedim parayı. 
Buralarda olsa, "ay sen yardım ettin, şu 5TLlik şey de benden olsun" derlerdi. Demesini de beklemedim zaten. Üzüldüm adamın yaptığına, diğer tezgahlara gittim. Yardım etmedim bu sefer kimseye.

Etek arıyordum deli gibi. Yine 3/4ü toplanmış bir tezgahta etek bulunca, tezgahı karıştırıyorum. 2 kız vardı, biri bana "bu etek işe giyilir mi sizce?" diye sordu.
ö_Ö
Yaptığın iş ne ki diye sormadım. "Ben şantiyede çalışıyorum, bilmem" dedim. Kıkırdadılar. Aa bir baktım kızın elindeki etek çok güzel. Bakınca, orda da var dedi, gösterdi. Ama başka rengi. Sonra bir baktım hoop ben kanka olmuşum. Böyle hani sarılıp, öpüşüp ayrılacaktık.
Biri Mango'dan, diğerlerinin adedi 5TL.

Anlatsam mı bilememiştim ancak, otelin resepsiyonundaki çocuk, bana iki defa ardarda otel hakkında bilgi verdi. Böyle samimi bir insan. Ama kötü niyetli değil. O değildi en azından. Ya da öyleydi. Bilmem.

Sonra bir sebepten geldiğim gibi havalimanına geri döndüğüm için, aynı servis şoförüne denk geldim.
Bana nereden geldiğimi sordu, "İlçe" dedim. Şaşırdı tabi, köyden kaçmış kızlarla konuşan sapıklar gibi sorular sordu. İlk defa gelmediğimi, arkadaşlarım olduğunu ve onlarla görüşeceğimi söyledim. Çünkü bana akşam ne yapacağımı sorduu!!!! Ne tatlı di mi?!!!!!
Bu arada tüm bilgileri yaptığım telefon görüşmesinden dinlemiş. 

Ayh o kadar "samimi" ki bu arkadaş, ben inerken servisten, "a demek akşam görüşemeyeceğiz!" dedi. Yahu sen benim arkadaşım değilsin, akrabam değilsin, neye üzülüyorsun böyle.
Hıı dedim, indim arabadan ö_Ö
O nedenle ne buralarda, ne de İst'larda İzmirliyim demem. Değilim de. 4 yaşında gitmişim oraya, 32mde ayrılmışım. Orada büyüdüm sadece.
İşte neyse, havaalanı ve servisten sonra, Taksim'deydik. Tişörtlerimi aldım. Dönücem, saat 23:00!! Benim için bir devrim bu. 22:00de yatağa girerim ben çünkü. Alışverişten deliye döndüm tabi. 

Sonra bindim taksiye, otele döndüm. Benden ayrılacağına üzülmüş şoför arkadaşı gördüm ve görmezden geldim. Neme lazım, "odana geleyim mi?" falan der, pis sapık!!

Odamda, saçlarımı açtım nihayet. Şu haldeydiler!
Sonra da uyku. TAV Havaalanı otelinde pencere yok! Cam tuğla var ve otel aydınlatması oda duvarının iki yanından içeri giriyor. Ama yorulmuşum, güzel uyudum. Sabah 8de telefona baktığımda bir sürü cevapsız çağrı :/


Normal değil.


Aradım hepsini teker teker. Bizim apartmanın suyla ciddi bir sorunu var. Alt katın tuvaleti taşar, taharet musluğundan evi su basar, dışarıdaki hortum patlar, camdan içeri su girer, alt katı yine su basar. Girişte su tankı ve hidrofor var. Oradan sürekli su akar, tankı hala yamamadılar. Giriş sürekli su içindedir. Diğerlerini yazmıştım zaten.


Ehh. Neticede, o gece yine dışarıdaki hortum patlamış ve benim yatak odamdan ve alt kattaki odanın camından içeri su girmiş. Girmiş bir de öyle girmiş ki, alt katın tavanından şıpır şıpır akmaya başlamış!! Yedek anahtarı soruyorlar. BK da öğrenmiş durumu, çok yoğun bir gün olmasına rağmen ilgileneceğini söyledi. Akşam 9da eve gitmişti ve evet evi su basmış. Şirket evi olduğu için çok eşya, halı yok. Bir tek İkea şifonyerim var bana ait. Ama neyse ki ona birşey olmamış. 


Sonra ben işleri hallettim. Ama penceresiz bir odada uyumak beni mahvetmiş. Kafam ağrıyordu. 


Sonra da gezdim vs. Çok deta vermiyim. Uzun oldu çok.


Biraz da görsel:




Burası benim Benjamin'i ilk aldığımda çektiğim ilk fotoğraf nesnesi. Tey tey, kaç sene sonra!


Köşedeki kızların fotoğrafını çektim. İki tane, çok beğendiler. Bunlar ecnebi olunca, çok soru sorup, "samimi" olmadılar neyse ki.
Bu teyze kim bilemiyorum ancak, Sultan Ahmet Camii içindeydi ve kadınlar birlikte fotoğraflarını çekmemi istedikleri için, bir tane de kendi makinamla çektim. Maalesef flaş açıkmış, patlamış kadının suratına. Kadınlardan bir tanesi, "spasiba" dedi, tüm Rusçamla konuştum kendisi ile. "Spasiba" eheh


İtiraf edeyim, camiye girince böyle bir ağlamak geldi bana. Bu aralar böyle. Çok sevinince, beğenince içimden birşey höörrr geliyor gözyaşı bezlerimi çalıştırıyor. Çoğunlukla kontrol edebiliyorum neyse ki.


Turizm kölesi ingilizcesi.
Güvenemedim, yemedim. Aklımdaki tad kalsın istedim.
Kapalı Çarşıda çektiğim tek kare. 
Bu teyze, o iskele trabzanından bikinisi ile atlarken, fotoğraf çektiğim karenin arkasında iki esmer genç çömeşip bekliyorlardı. Sanırım o taşlardan birinin üzerine havlusunu serip güneşlenmiştir. Yaş 60+.
Sonra "bana tecavüz ettiler" diye ağlıyorlar.


Turiste benzer hiçbir yanım olduğunu sanmıyorum ve yine İst camiasının kusura bakmayın "samimiyeti" ile, ne laflar yedim. Adam geliyor yanıma, "oo ver ar yu fırom?" 
"İlçe", 
"Ay layk ilçe people".


Sonra başka bir adam, "Egypt, Egypt?"
"Ya rahat bıraksanıza insanları!!!"
Adam arkada birilerine dönüp, "Törkiş, Törkiş".


Benjamin'i alıp ağızlarına vurasım vardı da, uğraşmadım.


Daha neler neler gördüm, ne "samimiyet"ler de anlatmayayım artık. Özetle, gittim geldim, verilen görevlerini yreine getirdim. (sanki uyuşturucu kuryesi gibi konuştum. heheheheh)


Yorgunluk. Esas bombayı patlatayım şimdi. Pardon mayını.



Çok

Çok şey birikti hakkaten. Önce işleri halledip, sonra sırayla yazacağım. En kötüsü en sonda olacak.

Monday, June 25, 2012

Hayat Hikayem

İlk gördüğümde benim olmalı demiş, 1 sene sonra almıştım "Hayat Hikayem" adlı kitabı. O 1 sene evvel de, neredeyse şu an 3 sene öncesi falan.


Görmemişlere göstereyim. 
Hala rafta duruyor. En iyisi bebek sahibi olduğunda bebeğe kullanmak. Arada düşünüyorum 35imden sonra kullanayım. İlk sayfada "Otuz Beş Yaş Şiiri" ile, sonra üşeniyorum. Polaroidim de var. Ne bileyim. Ama rengi, görünüşü çok hoş. Altınlı o sayfa kenarları. İçi beklediğim gibi çıkmadı. Dümdüz olsa belki daha iyiymiş.


Muhocanlara vericem, inşallah bebekleri olur.


Bunlardanistiyorum.com'da satılıyor.
1080 sayfa. Bitirince, (bitirebilirseniz) http://www.suck.uk.com/products/mylifestory/ adresine yazıp, söylüyorsunuz. Size yenisini beleşe gönderiyorlar. 
Bitirebilirseniz (tekrar edeyim).