Monday, July 30, 2012

Ctrl + S

Üniversite son sene ergenler gibi bunalımdaydım. Saçımı gözlerimin üzerinden atmadan, boynum bükük, kamburum çıkık, "beni kimse anlamıyooğğ" diye böğürerek ortalıklarda dolaştım son dönem. Arkadaşlarımdan uzaklaştım, evden nefret ettim, "ben napıcam mezun olunca?" streslerine girdim. vs.


Sonra da tez zamanı gelince, yumurta da kapıya dayandı tabi. Yaptığım tek şey böğürtülerimin sesini yükseltmek oldu.


Bu durumu gören bir arkadaş da, bana tezimde yardım edebileceğini söyledi. Ben naptım? Minnetle kabul ettim.


Kitabı okuyup, bana birkaç akıl verdi. Ben de tezimi teslim edeceğim günün bir önceki akşamı, oturdum yazdım biraz. 


Artık sıkılıp, "gözlerimi dinlendireyim, yarın yaparım" diye uyudum. 4 yaşımdan beri erken uyurum ki ben.


Sabah kalktım. Tam bilgisayarın başına oturdum, birkaç sayfa yazdım ki, elektrikler kesildi. Ben kaydetmemiştim son sayfaları.
Bekledim, bekledim bir hareket yok. 1998 Haziran ayı, İzmir'deyim. Laptopum yok! Elektrik yok, sıcak su yok. 


Aldım bilgisayarın kasasını, kıyafetlerimi de giydim yıkanmadan. Bir arkadaşın evine gittim. Evde kimse yok, oh rahat. Akşam yıkanıp yatsam bile sabah pis hissettiğimden, kıyafetlerimi hemen makinaya attım ve bilgisayarın başına oturdum, birkaç sayfa yazdım ki, elektrikler gitti. Yine kaydetmemiştim. Ben o ergen kafası ile disket üzerine tıklayıp seyv (kayıt) eden biriydim o zamanlar. Bir de kaptırınca kendimi, aklıma gelmiyor fareyi alıp, disketin üzerine imleci getirmek. Oha gitti onca yazdıklarım. 


Bekledim, bekledim elektrik gelmiyor. Kıyafetler makinada ıslak. Ben yıkanmıştım bu sefer neyse ki. Evi aradım, kardeşime bana kıyafet getirmesini söyledim. Getirdi ve ben başka arkadaşımın evine gittim. Şu tez için kitabı okuyan ve fikir veren kişi. Oturdu o yazdı artık. Üzgünüm Semi' Hanım. Ama ilk seneden itibaren tüm paperlarımı kendim yazmıştım, özellikle o 1nci sınıftaki "Manfred Overture and Lord Byron" üzerine yazdığım yazı tamamen kendi emeğim, kendi şaheserimdir. Bana ait olmadığını düşündüğünüz için sizleri kınamakla birlikte, tezimin tamamını kendim yazmadığımı itiraf ederim.


Neyse, bu genç yazdı bitirdi benim tezi. Tez hocamı aradım, "elektrikler kesildi tezi yazamadım" diye, kızdı bana. "Bugün 17:00'ye kadar süren var" dedi. Oh negzel. Arkadaşın evi Alsancak'taydı zaten, okul da. 


O yazdı, ben de artık bıkmış, tükenmiş halde bastırttım. Ama sinirimden Associate Doctor yazacağıma, Ass. Semi .... yazdım. İtiraf ediyorum, ergen kafamla pislik yaptım. (bilmeyenler için ingilizce ass, eşek ve de artık insanın ardı anlamına gelir).


17:00'de terler içinde kapısındaydım. Teslim ettim. Kapağa baktı. Ass. yazısının üstünü çizdi. "Tekrar bastır" dedi, düzelttirdim, bastırdım ve geri getirdim. Evet o zamanlar disket vardı hayatımızda. 


Sonra ertesi gün öğrendim ki, o 1998 Haziran'ında merkez trafoda meydana gelen bir sorun neticesinde bir kişi ölmüştü. Elektrik kesintisi haberlere bile yansımıştı. Tezimi başkası yazmıştı, ben yaptığım pisliği fark ettirdim ve düzelttim. Kaç aldığımı tezden bilmiyorum ama mezun oldum. 


Mezuniyet fotolarımda, yüzümdeki geç gelmiş ergenlik sancısı hocaya söylediğim laf ile tam bir eşşek gibi yansımış. Hani bir eşek fotosunu benimki ile yanyana koy, benim tek farkım, yana ayırdığım saçlarımın bir gözümü azcık kapatması ve o sene 36 bedenin bile altına düşecek kadar zayıflamamla yüzümün uzayarak eşşek cemali alması.


Ondan beridir de, işimi yarına bırakmak, Ctrl+Ssiz yazı yazmam.
Sevgiler,





Tabağımda Çok Şey Var!* ve "O Tabak Bitecek"

Bu blogerlerin ahı tuttu. O gün iş bilgisayarım, dışarıdaki kavurucu sıcaktan, ofisin serin ortamına girince, öldü. Akıllandım artık, verilerimin çoğunu şirketin hafızasında tutarım ancak çok naziklilermiş bu türler. Bataryadaki sıcak hava soğuk alana girince yağmur kafalarında nem yaparmış, oksitlenirmiş. 
Yerine laptop istemedim. Yoksa bu akşam evde çalışmak zorundayım. Evim benim için kutsal, evde iş olmasın lütfen.


Aynı gün, kafam o kadar kalabalıktı ki, geceleri gitmekten vazgeçip, sabah "gidebilirim aslında" diye yaşadığım kararsızlıkları, rahmetli bir arkadaşımın lafı ile "tereddüt ettiğin bir şeyi yapma" bertaraf ettim ve özürler dileyerek yol arkadaşımdan, Elazıg'a gitmedim.


Dolayısı ile de Benji hala yanımda değil.


Zaten izin almıştım, diyerek öğleden sonra ilk fırsatta eve kaçtım. Telefonlara bakmadım. 
Dicitürkün tek beğendiğim kanalı Festival'i açıp, orjenal sinematografikli görsel ağırlıklı film seyrettim.


Dinlendim. Kitap okudum. İhtiyacım varmış. 


Sonra da buğalıp, apartmanın merdivenlerini yıkadım. Burada fiyatların 3 kat fazla olduğunu bildiğim için hortumu Trabzon'dan almıştım. Bizim oralara da merdiven yıkamaya kimse gelmiyor. En son yine ben (apartmandaki tek dişi olarak) atların peşinden koştuğum kurban bayramında yıkamıştım merdivenleri.


Suyu çok severim ben. Şu yaptığım da, bana hiç amiyane gelmiyor. Dileyen istediği kadar burun kıvırsın. Kolejler mezunuyum ancak merdiven yıkamaktan utanmıyorum! Puuuuu!!


Bir yarım saat falan oynamışım merdivenlerde, en son burnumdan ter aktığını fark ettim (bu pek nadir olur). Ondan sonra da, kazık yutmuş gibi dolanıyorum, yatamıyorum, dönemiyorum "ay yanlarım ağrıyor" misali, boynumda sabitlik var. Bugün daha iyi.


Sabah bir stres; çok iş var, kafamda organize olamadım. Öyle olunca panikliyorum sanırım. Sonra, şans kedisini masamdan kaldırdım, işler rahatladı :D Kusura bakma Ferminağanım.


Şans getirsin diye çantama attım, masamın üzerinde durup iş getireceğine! eahruesrhe


Ve birkaç satır yazabildim işte. Dışarısı çok sıcak ve ben daha fazla dışarıda çalışacağım. Aldığım parayı hak etmek gibisi yok. Az blog, çok iş, çok mutluluk.


Sevgilerimle,

* there's too much on my plate. 

Sunday, July 29, 2012

The Sisters Brothers | Patrick DeWitt

Sabah bitirdim.
"Binlerce" ödüle layık görülmüş. Beğendim ama "al bunu mutlaka oku" demeyeceğim.


Filmi de varmış. Seyremetliyim.


Benim seçimlerim fazla eklektik olmalı :P

Friday, July 27, 2012

Kim Bunlar?

Kim bunlar ve ne iş yaparlar?


Şu moda bloglarında onlarca fotoğrafı olan dişiler var ya, onlar ne iş yapıyorlar ve ne ara çektiriyorlar bu fotoğrafları?


Ya da o fotoğrafları çeken kişiler, eşleri, sevgilileri ve diğer bilmediğim şahıslar; onlar ne iş yapıyorlar?


Bakıyorum böyle parklarda, banklarda, sahilde, her yerde çekimler var. Kendime bakıyorum, konteyner önünde, koridorda ve hatta pembe sandalyemde çekiyorum ve ben çekiyorum.


Sanırım bu işe koyacağım biri olmadığı için de moda blogeri (yazıldığı gibi okuyunuz) olamayacağım. 


Çünkü ben bu insanlar gibi giyinmiyorum. Çünkü fotoğrafçım yok. Fotoğrafçı var da, bana özel değil. Off ne bileyim, hakikaten ne iş yaparak para kazanıyor bu insanlar? Sürekli "müsait" durumdalar?


Bu blogdan sıyırıp, ayrı bir blog açmaya karar verdim, santiyemodasi, madendegiyim, insaatveoutfit (evet artık outfit yazıyor Türk blogerler). 
İsim arayışındayım. Önerilere açığım, beğendiğim olursa alıp, karşılık vermeden yayınlayacağım. ehehe



Husky Cofra

2007 falanlarda aldığım ve nadiren giydiğim pabucumu giyim bugün. Oysa yine o tarihlerden itibaren hep çekme bot giyerim ben. S1 P HRO
Ama hiç terletmedi bu havada, bunu da ekleyeyim.


Metatarsallarım ağrıdı. Ağır geldi vs. Çıkardım, çekmelerimi giydim yine.


Çok hoş bir pabuç, arkasında reflektörü bile var ama çekmeye alışmışım.


Yeni bir bot almanın vakti gelmiş.

Thursday, July 26, 2012

Bu ne abi?

Kızlarrr!!


Benim bile böyle pabucum olmadı :((((((


Burnu kavisli olmayaymış, iyimiş.

Bu Haftanın İsteği

Gören, denk gelen olursa haber versin lütfen.
Teşekkürler,

Ziyaret

Karakaya Barajı'nda sulara gömülmüş Ziyaret.
Elbette su altında bırakmamışlar, bu noktayı gören bir yükseltiye taşımışlar.
24 Mayıs 2010, Elazıg


Bu haftasonu tekrar gitmeyi planlıyoruz.

Wednesday, July 25, 2012

3Dden 2Dye

Ohuuuvvv!


Bu kız bir sevinince, devamı geliyor. 
Bu lafım tarihe geçsin:


"Neş'e neş'eyi çeker!" J.J.Z.


Benjamin hala manevi ailede üvey evlat olsun (kullansalar bari), ayfonla çektiğimiz fotoyu bilgisayara indiremedik, benden eksi aldın ayfon. Ben de aldım ganimetlerimi, Xerox'a başvurdum!


 Aleyküm selam Koko! erheure
Babası hintli annesi japon gibi şans kedim bana ulaştı! Diğer bin tane hediye ile!


Şu an öyle sevinç içindeyim ki, neyi nereye koysam, napsam karar vermedim bile! Bakıyorum, el yazısı mektup okuyorum.


Fermina'anım, sana ne alacağımı buldum. Görünce bak nolcan?! aerhsuerhe




"İyi kalpli bir insanın hayatınıza etkisi paha biçilmezdir"



İnsanlık Ölmemiş

Böyle şeyler söylenmez ancak gözlerim dolunca ve günün geri kalanı böyle keyifli geçince paylaşayım istedim. Bu çünkü benim için mutluluk ve minnet nesnesi. Oya'anım'a sözüm vardı, Kema'Tuzu gönderecektim.
Ancak özel nemli paketlenmiş istediği için bu kadar bekledik. Yeni mahsül Haziran-Temmuz'da hazır olur demişlerdi.

Zamanı gelince, tuzlayı aradım internetten. Yok. Çıkmıyor. Sonra görsellere baktım ki, tuz poşetinin üzerinde telefon var! Benim poşet annemde olduğu için bakamadım.

Aradım, çaldı, çaldı açan olmadı. Tekrar ısrarla aradığımda, açıldı telefon ve açan kişiye derdimi anlattım. Kurutulmamış yeni mahsül tuz!

Tamam dedi, yerimi yurdumu söyledim. Parayı servis şoförü ile o ilçedeki çaycıya gönderdim. Aşağıdaki gibi. Pek para taşımadığım için, böyle ayıp bir şekilde bozuklukları yapıştırdım evet. 

Sonra parayı alıp, o ilçedeki bir çaycıya benim "emanet"i bıraktılar. Ve nihayet biraz önce elime geçti, bugün PTTye gidecek! (Biraz önce şoför arkadaşa teslim ettim!!)

Zarfı elime alıp, paraların sertliğini hissedince, hemen açtım. İlgili beyefendi para almamış. MadenMüh olduğu için de cvsini yollamış. Ben de onun istediğini yerine getirerek İKya ilettim.

Adamın kendi işletmesi değil. Orada bir çalışan. Maliyeti fazla değil ancak böyle bir şey yapması çok büyük incelik. 


Belki yangından, selden kedi kurtarmıyor :) ancak Oya Hanım'a gidecek tuz böyle bir iyi niyet elçisi benim gözümde. 


Tadı da farklı olacaktır eminim. Dünyada hala böyle insanlar var işte.




İsteyen varsa gönderebilirim, ama "beyaz" falan sanmayın!!




Tuesday, July 24, 2012

Kemiklerin Şifresi | Simon Beckett

Fermina'nımın ödünç verdiği kitaplardan biri.


2 günde bitirebildim. Uzunluğundan değil vakitsizlikten. 


Sonlarına doğru, olay aydınlandı diyorum, bakıyorum sayfaya daha 30 falan var! "Oha ne iğrençmiş, tamam şimdi aydınlandı" diyorum 20 sayfa var. Sonunda piç gibi bitti roman.


Böyle böyle hastalıklı ve değişikli sonsuz şiir misali bir sonu olan kitap. 

Sipariş ettiğim kitaplar bugün özel ilgi ve hizmet ile geldiler ama elimde değiller. BK teslim aldı, yarın görebileceğim.


Kitapyurdusalakları.coma da 2 kere dağıtım listesinden çıkartmaları için mail atmama rağmen mail geliyor. Bir daha olursa yine editör@kitapyurdu.com'a yazı yazıp, bir salaklıklarını da ispatlayacağım. Bıktım bu siteden.
Beni kahredenler mimi hazırlayayım da, YurtKıçı Kargo mu KitapYurduÖmürTörpüsü nokta kom mu karar vereyim?!!!

İlk İftar

Bu sene Ramazan'ın farkında değilim. Sanki gelmemiş gibi. Yemekhanedeki sessizlik ve huzur, insanların açlıktan bayılmış olmaları nedeniyle sessizliği ama bir tek gerginlik. O da zaten son bir zamandır mevcut. Yahudi patronun "su da mı içmiyorsunuz? bu çok yanlışş!!" diye hönkürmeleri falan. Gitse de rahatlasak. Kimin dinini kimle sorguluyorsun??!! Ne tuhaf şeyler bunlar.


Dün ilk iftar yemeğine katıldık. Kurabiyegiller'de tabi ki. İşten 16:00 bile olmadan çıkmamıza rağmen klimacılar 18:00 gibi geldiler. Ev hamam gibi, nefes alınmıyor. Üstünü çıkarıp rahatlayamıyorsun. Ne zaman gelecekler bilemiyorsun. Arıyorum, "yoldayız" diyorlar ki, bu adamlar hakkında daha önce yazmıştım. Yolu bilmedikleri için kış vakti bir akşam lisenin oraya çıkmıştım, kamyon şoförleri de arabanın etrafında söyledikleri şarkı ve türkülerle bana eşlik etmiş ve beni delirmenin köşesinden döndürmüşlerdi. Bu sefer BK vardı ama. Daha sakindim, evi de öğrenmişler artık.


Ve nihayet evde klimam oldu!! Ama yatakodasına taktırdık. Misafir gelse de bir hayrı olmayacak demek bu. Çok üzgünüm.


19:00 gibi gittiler. Evi temizle topla derken iftar vakti geldi. Duş bile alamadan, yola çıktık. Bizim burlarda iftar 20:00 gibi tabi.


Bu Ramazan kötü oldu. Ben oruç tutmasam bile akşam o saatte yemek yiyemem ki. Açlıktan ölürüm 1, gece şiş karınla uyuyamam 2. O nedenle bişiler yedim önceden. 


Bu da demek oluyor ki, iftara insan ağırlamak zor olacak. Zaten ev hamam gibi. Yatak odasına yemek sokmama huyum var küçükken ve hatta 2003lerde geçirdiğim karabasanlar nedeniyle!


Akşam da huysuz bir uyku. Bugün huysuz bir gün. Bitmesini beşbin gözümle bekler haldeyim. Ö_Ö "geeel geeel geeel gel".


Ankara'da evde klima var ama dolapta duruyor. Evet bildiğiniz yöresel adı ile "yüklük"te. Annem inat etti, senelerdir taktırmıyor klimayı. Ağaçlar gölge yapıyormuş.


Tecavüzcünün ofise girmesi yasak olmasına rağmen, ona Türk kahvesi yapan Ay Parçası'na kızdım diye benimle konuşmuyor. 


Saçma sapan bir sürü iş yapıyorum. Saçlarım da saçma sapan. Ama akşam serin bir eve gidip, kitabı bitirmek fikri beni ayakta tutuyor. Elimdeki işi bitirip, kitap okumaya fırsat bulsam bari.


Yine de sakinledim şimdi, yazmak iyi geldi. Patlarsam bugün patlarım. Ama kötü patlarım. 



Saç-Baş

Sabah bu işarete dikkat etmeliydim.


Maalesef artık rasta kıvamına gelmiş buklelerimi dün akşam fark edince, sabah saçlarımı taradım banyoda hem de saç kremi kullandım!! 
Üstüne günlerdir kullandığım KafalarveOmuzlar saçlarımı o kadar yumuşak yapıyor ki, taranmayarak şekle giren saçlarım keçeleşmeye başlamıştı. Ama çok güzel şekle giriyorlardı yeminlen.


Şu an saçlarım "inek yalamış" gibi. Evet.


Ördüm; nafile. Kafamda gözlükle dolaşacağım mecburen. Hangi ana-baba kızlarına "saçma sapan saç" adını koyar ki?!


Neden bir esra,ebru,neşe,zeynep,tuğba,lale,jale değil de, Jardzy?!!


9 yaşında ağladığım bu konuya bugün tekrar ağlıyorum ve annemi arıyorum hemen!

Monday, July 23, 2012

Wants & Needs

Ahhhh!


Şimdi alışverişe gittiğinde ölçülü olman için sorarsın ya "istiyor muyum, ihtiyacım mı var?"
Benim ikisi de, giyecek kıyafetim yoğhhkk!! :(((((
aehsruheruashreae


Eteğe bayıldımm. Tişörte de. Pabuçlar hariç her şeyi ile harika (etek biraz kısa, kabul). Satın alayım diye dilini bilmediğim sitede taklalar attım, eteği buldum, ingilizce çevirttirdim, tam 10+ dakikamı aldı.
Sonuç: etek onlayn satışta değil!!! bana posta at!


Hatta alıp, Enki'nin adresine göndertçektim. Fiyatı falan umurumda değildi, böyle gözlerim dönmüştü. Sıradan bir tişört 109 Avro ise ve bu 400 Avro ve üstüdür.


Of çogzelmiş yağğğvvv :/

Pul payet işleyecek ve bana bunu yapabilecek kişilerle çok yakın arkadaş olmak istiyorum. BFF kolyesi bile alıcam söz!!


eheheh




İlişkilerimi çıkarlar üzerine kurmam ama durum farklı. 




http://www.hunkydory.se/web/Online_Store.aspx

Ya yemek yapamıyorum bari dikiş dikebilseydim???!!


kızı unuttum:
http://bloggar.aftonbladet.se/sofissnapshots/2012/07/gardagens-val-453/

Sunday, July 22, 2012

Under The Dome | Stephen King

Orjinal dilinde 880 sayfa.
Sabrıma şapka çıkarıp, sonu ile hüsrana uğradığımı söyleyebilirim. 
Türkçesi 1024 sayfaymış. Bir bakıma hile yapmış sayılabilirim.


Bir de kitabın neden çeşitli çeşitli kapağı var anlamadım. Bir ara araştırırım. 


Kitabın kalınlığını ölçüp fotosunu çekecektim ama Benjamin hala benden uzak :/

Saturday, July 21, 2012

Değişikli Şeyler

Aslında değişik, bilmediğim / yapmadığım şeyler yaptım bu aralar ama yazmayı unuttum.


"Saç uzatan" yedim. Ya da tongaya geldim. Beni kafaladılar. Kaburganın kemiğine benzeyen ve onunla pişen ama kemik olmayan sert bir şey yedim. "Biz buna (Malatya'da) saç uzatan deriz" dedi Hacıbey. Ben de o kenger sakızı gibi, çiğnedikçe çiğnenen şeyi saçım uzasın diye yedim. Duyan bilen, hakikati var mı görmüş biri söylesin!


İst'a gittiğimde kapalı çarşıda burada her adım başı bulunan kara çalıyı görmüştüm. Şimdi dikkatlice bakınca bunun ticaretini yapabilecek kadar fazla olduklarını söyleyebilirim.


İsteyen varsa çuvalla yollarım. Faydaları şunlarmış:



"Astrenjan / organik dokuları büzerek salgı azaltıcı, ekspektoran / balgam söktürücü, yumuşatıcı, diüretik / idrar söktürücü, sedatif / sakinleştirici.
Önerilen Hastalıklar : Kronik kabızlık, enterokolit, ağız mukozası hastalıkları, franjit, larenjit, akut bronşit, soğukalgınlığı, astım, grip, amfizem, gırtlak kanseri ve meme kanseri, gırtlak iltihabı ve tehlikeli gırtlak hastalıklarında gargara olarak.
Kullanım Şekli ve dozu : 4 bardak kaynar suya 30 gr. çiçek veya yaprak konularak 1 saat demlendirilir. Günde 4 çay bardağı yemeklerden evvel içilir."
Böbrek rahatsızlığı olanlar bunun sayesinde taş düşürüyorlarmış. Bu bitkinin adını her gördüğüm yerliye sordum. "kara diken" dediler. Faydasını bilmiyorlar. O gece sineklerin elimi ısıran kısmına tohumunu sürdüm. Çıbanlara taze yaprağını sararlarmış. Sürdüğüm ısırık hariç diğer tüm ısırıklar şişti. 

Hatta o kadar şişti ki, sol ayağım botuma girmedi dün. Acaba çorapta mı sorun var diye çıkardım, tekrar giydim ikisini de. Arada kudurup öyle bir kaşınıyorum ki, halimi dışarıdan gördüğümü düşünüp, sakinleşiyorum.

Artık işe sandalet ya da terlikle geliyorum. Hatta belki lazım olur diye yanımda getirdiğim botlarımı bugün getirmedim bile. İki gün önce, beni önceki iş yerimden tanıyan bir "abi bey" dedi ki, "J, baktım üst kattaki toplantı odasından merdivenlerden bir bayan iniyor. 'Alla Alla bu J'ye çok benziyor' dedim ama baktım ayağında bot 'yok, olamaz dedim' Ama senmişsin. Botların yok" dedi. 

Kurabiye bey yeni telefon almış. Botumu çekip, arayan kişi fotosu yaptım. Ben arayınca kocaman bir bot çıkacak ekranda.

Benjamin'i özledim. Ama klima takılacak beklentisi ile evdeydim dün akşam, bu akşam da öyle olacak. En kötü ihtimal, klima takılınca atlayıp gitmek. Geceleri artık çok sıcak oluyor.

Sıcakla birlikte, sevgili komşular çocukları saat 22:00de salmaya başladılar. O saatlerde çocuk cıvırmaları, çığlıkları duyuyorum.

Buraların Ramazan adetlerini de anlatıcam bir ara. Ama en azından tek tesellim şu an davul yok!!! Varsa bile bizim apartman merkezin dışında olduğu için duyulmuyor.


Friday, July 20, 2012

Kilise ve Kuzu

Dün yerlilerden biri saat 16:00 gibi "kiliseye gidiyorum, gelecek misin?" dediğinde, kalktım gittim. Sadece temelleri olan, arkasını dağa vermiş, etrafa hakim bir noktada ama eski hali ile hakikaten görkemli olduğunu tahmin ettiğim bir yer. Bir tarafının manastır olduğunu söyleyenler var (topoğraf kişisi). Dağların tepesinde. Soğuk bir suyu (göze) var. 


İlerisinde de tek bir karadut ama hayatımda hiç yemediğim türden.
Çok söylemişlerdi tadını, bir de elden bile çıkmaz boyası demişlerdi. Yerken ellerim birisinin kalbini parçalamış gibi görünüyordu. 


Tuhaf olan, dutları yerken yerli adamın üzerinde henüz kararmamış ürünler olan dalı kesmesi ve daldan yemesiydi. "Ağaca zarar vermiyor muyuz böyle yapınca?" diyorum. "Yok birşey olmaz" diyor, koparıp koparıp veriyor. İtiraz ettim kaç kere. Sonra artık "hadi gidelim" dedim, saldım suratı.
Dün hakikaten bir ağacın kalbini parçaladım.


Suları doldurup gittik. Sonra da dün yola giden ekip bize yine süt kuzu getirdi. Dere kenarında yedik. Sinekleri besledik.


Akşam eve döndüğümde tıpkı bir hamile kadın gibi şişmiş halde idim.


Benjamin manevi aile ile farklı bir şehrin sınırında yaşarken, elimde hiçbir kanıt olmadan, gördüklerimin hiçbirinin kaydını alamadım. Zaten yemek fotoğrafı koyacak kadar da saygısız değilim.







Thursday, July 19, 2012

Yeni Ay

Ananem iyiyse "zararım yok" der, sıkılırsa "buğaldım çocuum" der.
Ben de "buğaldım" diyorum.

Sıcak bir yandan, sahada iş yokken böyle yoğun olmak bir yandan vs. 


Annemle ve prenses kardeşimle konuşunca bu gece dilek dilememi, hepsinin kabul olacağını söylediler :/


Dilek neredeyse ben de oradayım. Kendime ikinci isim "Başat" yerine Dilek koyabilirim eğer etkisi iyiyse :P


"Şu dilekler neden kabul olunuyormuş bugün" diye kendime sorarken, arkamdaki ay takvimine baktığımda, bu akşam yeni ay zamanı olduğunu gördüm. Bilseydim, avcuma kırmızı ile para simgesi çizer, öyle dolanırdım. 


Okuyan yapsın, okumayana da bildirsin. Bu gece dualar özenle seçilerek, dilekler dilenecek.


Benim için de artık şehirde bir iş dileyin. Bugün bıçak kemiğime dayandı.


Şöyle şehir dışında bahçeli bir evde yaşayayım ama şehirde çalışayım. Köpeklerim olsun. Kuşları besleyeyim, onlara kuş besleme kapları alıp, boyayıp, ağaçlara asayım falan.


Ben mutluysam, dünyayı mutlu ederim zaten.







Haber?!!

Dün pijamalarımla işten erken çıktım. Mümin beyin yangından kaçar gibi bizi RızaBey'lere sürüklemesi, iş yerindeki iş olmamasına rağmen yoğunluk, sümükyiyenin gelmesi ile birsürü ıvır zıvırı aynı anda yapma çabaları ile yorgundum ve bunalmışım.
Glenbey'in demesiyle, "rahatlamaya gideceğimiz bir yer için neden telaş ettiğimizi anlayamıyorum". 
Öyle bir telaş ki, insanlar reflektörlü ve tozlu pantolonlarını bile değiştirememişler o baskıyla!! Duş almaktan bahsetmiyorum bile.
Gittik, yemekler pişti, yendi, oturuldu ama ev sahipleri hiç oturup sohbet edemediler.
Benjamin elden ele dolaştı ve kimin astığını bilmediğim bir ağaç dalında kaldı.
Fark eder etmez aradım. İçeri sokmalarını istedim benim oğlanı. Yakın bir zamanda tekrar gitmek gerekecek. Ama araç kullanmaktan sıkıldım. Neden bilemiyorum.


HES çalışmaları hızlanmış. Gece-gündüz çalışmalarına 5 makinayla devam ediyorlar. Kulak tıkacı götürdü Mümin bey, umarım işe yaramıştır.
Israr ettim bende kalsınlar diye, Rızabey yanaşmadı :/


Bugün de BK, Hacıbey malum örgütün HQ'na; Ovacık'a gittiler. Telefon çekmiyor. Haber alamıyorum.


Giderken de konuşmadık, canım sıkılıyor. İlk çektiği yerde bir ses verse?!!
Çok kızgınım BK!!!







Wednesday, July 18, 2012

Botların nerdeaağğğ???

Bu akşam randevumuz olduğu için ve ben de artık bot giymekten ziyade insanlardan bıktığım için işe pijamayla geldim.


Kendilerini şehirden, 20 para karşılığında almakla birlikte, tiril tiril ve çok rahat olduklarını söyleyebilirim.


İş yerindeki sorunlar nedeniyle artık sahada bir işimiz olmadığı için de ofis bölgesinden ayrılmayı düşünmüyorum. Ancak bu benim 10 senelik bu sektör hayatımda bir ilktir.
Ama çok rahatmış. Bugün BK izinli. Okuyunca hemen arayıp kızacak! 
:)
Ama uzun gömlek giydim!!!!

Tuesday, July 17, 2012

Kitap(K)Yurdu

Lokasyonum Doğu Anadolu olunca "kitapçı gezmek", "son çıkanlar"ın önünde kitap incelemek, kitapçıda kahve içerek, ödünç alınabilen kitapları/dergileri okuyabilmek (İzmir'de var bu seçenek) benim için bir rüya.


"Şehirde yap" derseniz de, bu şehirde kitapçılarda sadece "dini" kitaplar satılıyor. Başkası varsa da görmedim. Açık Öğretim kitaplarından bahsetmiyorum bile.


"Büyük şehirde yap" derseniz de, yine cavabım var, dilim pabuç gibikısıtlı zamana kafadaki her şey sığmıyor. O nedenle senelerdir kitapyurdu.com'dan alışveriş yapıyorum.
Her yaptığım alışverişte de bir sorunla karşılaşıyorum.


Artık onlara da yazılı olarak söyledim. "sorunsuz bir alışveriş yaptığım yok". 


Ekran görüntüsü falan yolluyorum kendilerine. "Editör" yerine isim kullansalar, açıp telefon sohbet edicem. Blog adresimi vericem, "bak oku, ben nasıl yaşıyorum" diyeceğim. Bana üzülecekler falan, ek kitap yollayacaklar, ah ah.
Bu yukarıdaki, bilgi kısmında yazan ama ekranda görünmeyen "diğer siparişime ekle"nin olmadığının ispatı.


Bunun devamı yazışmalar mevcut, en son "aferim yapmışın" dediler. Ama düzelttik demediler. "bu mesajı nasıl buldunuz anketine :| ile cevap verdim. 


Sonra, düzelince, alışveriş yapacağım artık, 10 kere girdim çıktım siteye, düzelmedi: https'nin üzerine çizgi var! rengi yeşil değil!!!
Ben de sanal kart kullandım, (hata verdi çünkü pek alışık değilim, önce parayı göndermem gerekiyormuş, yoksa param var!).


Şimdi yukarıdaki ekran görüntüsüne verilecek cevabı bekliyorum.
"Aferim sanal kart kullanmakla iyi yapmışsın". 
Bekliyorum bak editör kişi. Böyle demezsen küserim.


Tam gönderecekken yazımı, cevap geldi.




"bankanızdan detaylı bilgi alabilirsiniz"




Kızdım artık, cevabım da bu:
Bana gerizekalı diyebilirsiniz. 

Monday, July 16, 2012

Kilim

Ben şahsen, Kızılderililer ile Türklerin aynı soydan geldiklerini düşünüyorum.


Ortaokulda ilgimi çeken Şaman hikayeleri ve lisedeki kilim motifleri falan derken, heyecanlanıyorum. Senelerdir söyleyip gülüyorlar ya, "Kızılderililer Türkmüş. Elvis ölmemiş, Antalya Kaleiçi'nde bir barda görmüşler" vs. 


Ben inanıyorum. Tıpkı Mustafa Kemal Atatürk gibi.


Bu noktada Beyaz Piramitler'i de merak ediyorum. Keşke ekmek elden, su gölden yaşasam da, tüm vaktimi bu konu üzerine yazılmış kitap, makale, araştırmalara ayırıp, bu yolda seyahat etsem.


En büyük dileğim budur.

Bir çalışma;

http://yordam.manas.kg/ekitap/pdf/Manasdergi/sbd/sbd15/sbd-15-02.pdf

Tüm kitaplarını almak istediğim takip listemdekiler:


http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=4255

http://asp.selcuk.edu.tr/asp/personel/web/goster.asp?sicil=5317

Şimdi biraz kitap alışverişi yapacağım. Kitaplar gelene kadar, elimdeki 880 sayfa biter diye umud ediyorum. 607deyim!





Sunday, July 15, 2012

Jimmy

Arabanın ön camına yapıştırdığım ve şirketin içeri giriş etiketini de tutan işlevsel koalayı gördükten sonra GlenBey bana  fotoğrafları yapıştırıp BK aracılığıyla, bir word dosyası göndermiş. Ben de fotoları çekip yayınlıyorum.


Araştırdım hinternetten ve övrendim ki Avusturalya Hastanesinin fb sayfası ile ünlenen Jimmy, annesi ölünce hastaneye getirilmiş. Parmak koala. Artık doğaya salınmış.
Aussie'de koalaları evinizde bakıp, yetiştiremiyorsunuz. Yasak. 


Ayıları ve onlara sarılmayı seven Kırmızı Kafalı Kız için marsupial Jimmy gelsin.




Müsaitseniz akşam çaya geleceğiz?

Ne kadar uzun zamandır gitmemiştik. Zaten bu yaz nasıl geçti anlamıyorum. Geçen sene 2 günde bir balkonda yemek yerdik, bu sene hiçbir şey yapamadık.


Artık utanarak, Cuma sabahı manevi babam Rıza Bey'i aradım, telefona manevi ablam G.Hanım çıktı. Ben hala sizli konuşuyorum psikolojik hastalığımdan ötürü!


Israr etti yemeğe gelin. Olmaz dedim, "ÇAYa gelicez."
Bu insanlar anlattım mı hatırlamıyorum, foto gezilerimizin birinde tanıştığımız ve sık olmasa da görüştüğümüz kişiler. Yan şehrin Alevi-Sunni karışık Karasu nehri kenarındaki evlerinde yazın yaşıyorlar. Kışın İst'dalar. Rıza bey tersane emeklisi.


Uzun zamandır ismini duymadığınız Mümin Bey, Avusturalya'dan misafirimiz olmaktan artık çıkmış G(ü)lenBey (evet kendisine bey diye hitap ediyoruz), Akmar'ın yerine gelen ve bu bölgede henüz laf yememiş ama bakışlara maruz kaldığı sırma saçları nedeniyle adını alan SırmaBey, elbette BK ve ben.


Akşam yemekhanede yedik yemeği. 22 dakika sonra köydeydik. Hızlı kullanmışım. Mümin bey yazlıkta yıllık iznini kullanıyordu. Artık eve gelmiyor biliyorsunuz. Yemek yapmıyor bize.


Vardığımızda evde yine değişiklikler vardı. Tel çiti yıkıp, bahçe duvarı örmüşler. Eskiden ahşap iskele üzerine yerleştirdikleri büyük plaj minderlerini de yüksek kotta döktükleri beton üzerine yerleştirmişler. Badana yapılmış, dışarıda ek bir mutfak yapmışlar vs.


Botları ve çorapları atıp, ayaklarımı suyla bir güzel ıslattıktan sonra, yalınayak dolaştım oh mis.


ÇAY diye üstüne basa basa söylememe rağmen mutfağa yardıma girdiğimde kocaman bir leğen dolusu kısır, koca bir tencere dolusu sarma, kocaman bir tepside börek ve yine koca bir tencerede patates salatası, ev yapımı acur turşusu görünce kızdım. Sürekli tartşıyoruz zaten "sen bu evin kızısın" diyorlar ama bana misafir gibi davranıyorlar!! :)


O kadar yediğimiz yemek üzerine hepimiz hepsinden yedik yemeklerin. Ben evin kızı gibi yardım ettim, bulaşıkları yıkadım oturdum ki, Gülenbey gitmek için hazır olduğunu söyledi. Mümin bey kızdı. Bir daha geldiğimizde 12de gideceğiz dedi ama Türkçe :).


En son görüştüğümüzde hasta olduğu için bizim evde oturma odasına attığımız Rıza bey hakikaten hasta düşmüş ve reflü olmuş. Çok zayıflamış. Üstüne de 1 ay önce eşekten düşmüş. Zor günler geçirmiş. Suret kitabına da koyduğum eşekli fotomun altına "dikkat et bak ben düştüm" yazısını seneler öncesi ile iliştirdim nedensiz. Üzüldüm o haline. Zaten yine "şunu getir, bu eksik, şu tabakları kaldır" diye perişan oldu misafir ağırlamaktan.
Ve yine o gün annem ile birlikte muhabbete daldığımız G.Hanım da koşuşturmaktan sohbet edemedik.


Ama Çarşamba günü yemeğe onlardayız. Erken çıkacağız, etimizi, domatesimizi alacağız. Kurabiyegiller de olacak bu sefer.


Nehrin kenarında eski çöplükken düzenleyip, bana göre artık malikaneye dönüştürdükleri evin bahçesinde üzüm, (tam koruk zamanı çok güzel) kayısı, salatalık, domates (henüz olmamış), nar vs her türlü meyve ağacı ile biber, maydanoz vs var. Diğer uzaktaki bostanda ise karpuz ve kavun!!


Bu evin anahtarı kışın bende olacak!!!


En büyük sıkıntıları HES çalışması olmuş. 
Gördüğünüz "kepçe" nehrin dibinden Keban barajı ile gelen malzemeyi dere kenarına yığıyor. Dolayısı ile nehrin derinliği ve debisini artırırken, flora ve faunasını bozuyor. Tüm bu doğa tahribatına ek olarak 24 saat çalışıyorlarmış.
G.Hanım iki gece uykusuz kaldıktan sonra bir sabah kalkmış şantiyeye gitmiş. "İznimiz var" demişler, oysa yerleşim yerlerine yakın işletmelerin gece çalışması için özel izin gerekiyor ve izinleri sadece baraj inşaatının olduğu yerleşim yerine uzak şantiye için geçerliymiş. Jandarmayı aramış bu cevap üzerine ve Jandarma ilgilenmiş!!
Sonra RızaBey dönmüş İst'dan, o gitmiş. İzni göstermişler ama RızaBey yememiş, itiraz etmiş. "Sizi şikayet edicem" demiş Çevre Bakanlığını aramış ve öğrenmiş ki, cezası 12.000TL. İnsafsız olmak istemediği için de, gitmiş onlara ve 15 gün süre tanımış. Çalışın ve bitirin demiş. Şu an  o 15 gün içindeler. Bittiğinde de aslında fark etmeyecek, kamyonlarla hafriyatı başlayacak o çıkarılan malzemenin. 
Eskiden nehir ortasında bir adacık vardı ve bu adacık köye haritadan ve hafızalardan silinmeye çalışılan eski Ermeni isme alternatif Türk ismini vermişti: Adatepe. Oraya gidip suya giriyorlardı. Evet orası değişik bir köy. Ahlakın bedende olmadığını biliyorlar. Ancak diğer köylüler ve MUHTAR ne diyor bu 24 saat çalışma işine biliyor musunuz?
"Devlet işi biz karışamayız", devlet yatak odanıza da karışır tabi bu kafayla!


Artık HESe neden karşı çıkılması gerektiğini biliyorum.


Çarşamba günü de sivrisnek kovucuları sıkıp, botlarımı ofiste bırakıp ikinci evime gideceğim. En değerli hazine insan, bu insanlar da benim bu yörede elde ettiğim en büyük hazinemin temeli.

Saturday, July 14, 2012

Bugün Ne Giydim | What I Wore Today

Bugünün rengi sarı. Sarı giymek istemek yaşam enerjisi ihtiyacını belirtiyormuş. 


Bileklik Galore:
Kaplangözü hediye bileklik: Ankara
Hediye Kalpli Friendship bilekliği: Ankara, FerminaDaza
Hediye Morlu Buda Kafası: İst, Kırmızı Başlıklı Kız
Hediye Saat: Ankara, BK(kalp)
Gümüş Kazaziye Bileklik: Trabzon kendime hediye ve hatırat
Deri bileklik: Kendime hediye


Hediyeler ile kalkınıyorum.
Doğal Firenç manikürlü tırnaklarım. Hayatımda manikür yaptırmadım. İstesem de yapanı bulmak zor bu sektörde çalışırken. Amaç şişli tek elimi göstermekti. Pençe gibi çıkınca, aşağıdakini çektim. 
Bu da "bir dir'em et, bin ayıp örter" ispatı.
Ne damarlarım, ne kemiklerim ne de derimdeki ince tüyler, ince çizgiler belli olmuyor.

Friday, July 13, 2012

Thursday, July 12, 2012

Bugün Ne Giydim | What I Wore Today



Renkli Bileklik, Kazaziye Bileklik ve Mercan Kolye: 
Trabzon Aya Sofya Silver
Gömlek: Mudo - Trabzon
Toka: Şehir - İst Ucuzluk Pazarı



Wednesday, July 11, 2012

Dere Kenarı

Dün 16:30 gibi BK aradı, dereye inelim dedi.
Ö_ö


O izinliydi, benim bu aralar kafam kalabalık. Kurabiyegiller izinde, akşamları açız! (eheheue onlarda yiyoruz ya her akşam)
Yemekhaneye de gitmek zorluydu.
Aç karnına içtik biralarımızı. Çok sıcaktı ama arada rüzgar esiyordu. Biraz keyif yaptık.


Tam evlere dönüyoruz. Evin yoluna gelince gördük ki, yine elektrik kazısı yüzünden bu sefer de sokağın girişini kazıyorlar. Daha önce yola çıkmadan evvelki akşamüstü kazıyorlardı. Gidemeyeceğimi bile düşünmüştüm.


Evin yoluna dönemeyince, biz de çay bahçesine gidip, 2 kişilik menemen ile yarım ekmek çift kaşarlı tost yedik birlikte. 


Akşam da 8de sızar mı bir insan? Bu mutsuzluk ne zaman bitecek?





Monday, July 9, 2012

Trabzon

Sabah daha duştayken annem aradı, "biz geldik Trabzon'dayız" diye. Apar topar çıktım ama saat 07:32 idi ilçeden çıkarken. Valize ne attım bilmiyordum. Meğer o 2 valizde giyecek kıyafet yokmuş. Çarşaf falan götürmüştüm. 


Yolun şehre kadar olan kısmı o kadar güzeldi ki, annemleri bekletmek istemediğim için pek duramadım, arabadan çektim fotoğraf. Çoğunluğu yarım çıkmış. Tek elle nişan alınca, normal tabi.



Bu düzgün çekilse belki böyle çıkmazdı. Ah Karasu!


Ve lanet Gümüş'ane yolları. Değişmeyenlerden biri de yol inşaatı olmuş. 4 senedir buradayım, hala mı???!!
Velkam tu Gümüş'ane.
Toplamda 2-3 hafta kalmışımdır bu şehirde. Harşit kenarındaki otelde, şırıl şırıl sesleri ile az uykuya dalmadım. 
Bu şehirde masada tuz yoksa, garsona "tuz getirebilir misiniz?" diye sorsanız, "olsun" der. Hani onu yaratıyormuş gibi ve getirir. İlk başlarda bunu çözemedik, sonra oraya yerleşen arkadaşlar açıklamalarını yaptılar. "Olsun." Çok hoş.


GH benim gittiğim zamanlarda bir hayli muhafazakar bir yerdi. Akşam dişiler tek başına sokağa çıkamıyorlardı. Şu an eminim değişmiştir orası da. 
Ben buralara çok gittim, gezdim önceden diye hiçbir yere uğramadım. Ama Karaca Mağarası, Cehennem Vadisi görülebilir. Karaca Mağarası'nda daha önce de söylemiştim, "minare"yi sorun. ehehe 
Dikitte minare görünümü var ama herkes bilmiyor. Bu şehrin temel üretimi pestil/köme, ardından altın ve gümüş geliyor. Sonra da kuru fasülye.
Güzel bir tesadüfle şehri Guns'n Roses ile geçtim. Hafta içi olunca, vakit de yok, kimseye haber vermedim. 
Trabzon yolu üzerinde, araçlar duruyordu. Önce fotoğrafta sağ altta kalan kısımda toprağın aktığını gördüm. Sonra yukarı bakınca makinaları. Orada bir 15 dakika bekledik. Kenarda bekleyen müyendiz bey de, bağıra çağıra telefonda konuşuyordu, bir yandan da bakıyor. "Bulonlar geldi mi? ksefkskfsdf"
Bulon nedir bilen biri olarak, kafamı çevirdim. Hepsi kafana düşsün teker teker diye. 


Yol açılınca arkadan uyanıklar solda ikinci şeridi oluşturarak geçmeye başladı. En sinir olduğum şey. Ben de şeridimden çıkıp, önlerine kırdım. En son aynaya baktığımda bir yolcu otobüsünün bana çarpmamak için soldaki toprak yola girdiğini gördüm.
Kornalar çaldım, elimi kolumu salladım, küfür ettim tüm o şoförlere! 
Bu trafik canavarlığı ise ÖYLEYİM. Fikirsiz saygısız insanlar.
Sakinleşmem uzun sürdü. Sonra vardım Trabzon'a.


Orada Teyzemiz var. Teyze, ananemin Trabzon'a evlatlık verilen kardeşi. Öyküsünü net bilemiyorum. Sürekli ağladığı için de oğlu yokken anlatacağını söyledi. Yalnız kalamadık hiç.
Teyzenin evine daha önce gitmiştim 2 kere. Çok emin sola döndüm. Sağa dönmem gerekirken, düz devam ettim. Hiçbir yer tanıdık değil, mezarlıklar, dik yokuşlar varken, bir bakkal önünde durdum. 


Bir de Trabzon'da daha önceki gözlemlerimizden aktarıyorum, yol tarif ederken, "ha burdan sağa dön, sonra sola dön, caminin oraya çık, ha orda sor" :))) derler. Tam bakkal amca, başladı "ha burdan in" diye, sonra solumda dolmuş durakları varmış. "Sen bekle şu dolmuşun arkasına takıl" dedi ve dolmuş şoförü dahil oldu. "Sen beni bekleme" dedi, yolu tarif ediyordu o da, rampanın taa üstünden iki adam iniyordu. Durdurdular bu ikisini. "nereye gidiyorsun?" Adamlar, meydan deyince, "bayanı bırakın bilmemnereden geçersiniz". Onlar tamam dedi. Sonra adamlar arabaya binerken de, "mahsuru olmaz değil mi?" dediler.
Ben ve yurdum insanına verdiğim ulaşım hizmeti. 
Tabi dedim. Yan koltuğu boşalttım. Çantam da arkada. Tüm önemli belgeler üzerimdeydi ve nedense hiç korkmadım çalarlarsa diye.
Araca aldım iki adam, gidiyoruz.


Adam: "Plaka 2x" 
Ben: "Evet, 2xden geliyorum"
Adam: "Orada mı yaşıyorsunuz?"
Ben: "Evet, orada çalışıyorum"
Adam: "Ben de geçen hafta oradaydım. Kayısı çektim. Tır şoförüyüm ben"


Evle ilgili kerteriz noktası sordular. Evde sadece kadınlar ve 14lük Nisa var. Onlar yolu bilseler tarif edeceklerdi zaten. En azından kerterizi söyleyebildiler. Adamları kerteriz marketin orada indirdim, yolun devamını hatırlamıştım zaten. Teşekkür ettim.
Annemi görünce selektörü çaktım. 


Teyze ve diğer akrabalarla sarılmalar, hasret gidermeler.
Dedim ki, "Trabzon'da Çömlekçi'yi biliyorum Teyze'nin evini bilmiyorum".
Teyze anlattı, seneler önce Samsun'dan otobüsle dönerken, "Moloz'da indir" demiş, adam bilmiyormuş, Çömlekçi'de indirmiş kadını. Bu Çömlekçi şehrin meşhur fuhuş merkezi. Artık gerçek Rus yok bu arada, Azeri falan var. O nedenle de Batum'a akın akın. Nerden bildiğimi sormayın!


Neyse, Teyze inmiş; yürürken, bir adam "teyze sen çok yorulmuşsun, gel şuraya gir, bir yıkan, dinlen" demiş. Teyze ile biz çok benzeriz bu arada. Ailede kime çektim diye ararken bulduğum kadındır. O da ben gibi basireti bağlanıp, koşarak uzaklaşmış. Bacakları ağrımış sonra.


Ben de sakinsem karşı saldırıda bulunurum, değilsem kaçarım!
Annem, "ah herkesi arabana alma" dedi. Diğerleri güldüler, BK'a anlattım, fırçayı yedim!! 


Israrlara rağmen evden ayrılıp, Beşikdüzü'ne gittik. Of çok uzakmış!
İlk gün annemler yol yorgunu oldukları için uyudular. Ertesi gün hava kapkaranlıktı, Samsun'u sel aldığı gün. Son 2 gün hava güneşli idi.
Bu arada her gün Teyze'ye gittik. Annemleri Sümela Manastırı'na götürdüm. Bir daha dövseniz gitmem!!


O nasıl bir kalabalık! Arabanın balatasından koku geldi bir ara. Hala benim arabadan olmadığını umud ediyorum!
Trabzon'da kadın sanatçılar festivali bişi varmış. Akın akın gelmişler, biz dönerken polis eskortlu bir "mühim şahıs" da gidiyordu.
Adım atacak yer yok. Park edecek yer yok. 
Maçka'nın laçka şoförleri de ayrı bir sorun.


Tam alttaki lokantanın orada yokuşa sarmıştık ki, öndeki 6ncı araç bozuldu. Geri geldik, yollar tıkandı. Zaten yağmurlu, aracın lastikleri ıslak zeminde iyi değil. Yokuşu çıkmıyor 1.5 tonluk araba ve 1.6 motor. Daha kullanamadan satmaya karar verdim.
Neyse, siz iyi bilin
Gitmemişlere altta kim bilir daha önce kaç kere çektiğim karelerin sonuncusunu yayınlıyorum.





Bu yazıları yazan tüm milletlerin cahillerine birkaç küfürüm var.

Bu freskler bu arada üstü sıvanmış. O nedenle delik delik. Bir üstteki fotoğrafta sıvaların kalınlığını görüyorsunuz. Ama en alttaki hiçbir amaca hizmet etmiyor. Sopayı hak ediyorsunuz, gerizekalılar.


Oradan çıkınca nihayet, annemleri Zigana yakınındaki Sarı Arabalı lokantaya götürdüm. Bayıldılar.
Çok rahat bir yer. Ama şark kafası bana uzak. Belki de asker babanın bu yörede doğmuş ama büyümemiş bir evladı olmamdan kaynaklanıyor. 
Zigana'da 2009da çektiğimiz bir fotoğraf:
Bu ayrı bir gezi ve yazı konusu aslında.
Lokanta (genel görünüm).
Ve meşhur Hamsiköy Sütlacı: finduklu.
Bu da yöre insanından bir not:
Sevimsiz şive taklidi yapmayın. Bence haklılar. Foto internetten, ben çekmedim.

Ziyaretçi defteri ve lavukluklar. 
Kendi evime alacağım sobanın bir örneği.

Bir ara da Ayasofya Kilisesi'ne gittik. Oradaki muhteşem kahvaltı salonu kapanmış. 200 çeşitli kahvaltı veriyorlardı. Bizi müzenin çay bahçesine yönlendirdiler. Akrabalarımı kuymak ve kaygana ile tanıştırdım.


Bir de bu yörelerde, Trabzon, Gümüş'ane özellikle bildiğim, çayı süzgeçten geçirmeden verirler. Belirtmeniz lazım "süzme olsun" diye. Onlar da "olsun" desin.


MüzeKart aldım!! Bekleyin beni müzeler!
Aya Sofya Kilisesi.
Muhteşem renkler.
Hıristiyanlığı tur rehberi ile sorgulayan yerli turist grubu.
Güzel karemde leke adam!!!
Kilise bahçesindeki kaplumbağa. Bunun suda yaşayanına Tosbağa deniyor. Unuttuk gitti.
Karadeniz. Nihayet bu yaşımda girip, yüzdüğüm. Hırçın ve kumu kara Karadengiz.
Hakikaten tuzu yok gibi. Ben kaşlarımın üzerine tuz biriktiğini bilirim Ege'de. Havuz gibi.
Çok güzeldi. Ama ılık suyu. Ben soğuk deniz severim halbüse. İlk gün yağmur altında girdik. Yağmurda daha sıcak olurmuş. Hakkaten öyleydi.
İstiridye kabukları bembeyaz. Taşları benekli.
Bunsuz olmaz.
Dinlendim mi? Pek değil. Ama dönüş çok sancılıydı benim için. 
GH'de tanıdığım bir maden mühendisinin ortak olduğu lokantaya uğradım. Sütlaç yedim. Kuru fasülye aldım.
Şehre varınca fasülyeyi Oya'anım'a yollamaya çalıştım. MNG'yi de sildim listeden. Terbiyesizler.


Yolda tam 50km kala BK aradı. Buluşcaktık. Ben hızla giderken, 20km kala karşıdan bir aracın selektör yaptığını gördüm. Yavaşladım, plakaya baktım BK!!!
İndik arabalardan, ağladım. 
İlçe yolunda sarıldık. Ne büyük ayıp. Sonra iş güç vs. Cumartesi geldim, Pazar dinlendim. Şimdi de çok yoğun, bu yazıyı yazmak saatler aldı.
Nabayım, hoş buldum diyeyim. Pek hoş bir gün olmasa da.