Sunday, May 26, 2013

Diyare Ankara

Ev gibisi yok.

Günler öncesinden apartman kapılarına yazı asmışlar, "evde olun haaa?" diye parmak göstermişler ve hatta kapıcıyı bile göndermemişlerdi. Apartuman yönetimi bizimle yazılı iletişim kurmayı tercih ediyor. Bir de FeyzBukda olduğu gibi, "seen by n" yapsalar" asasdsdsda

Evet, saat 11 gibi kapıcı apartuman görevlisi, işe yaramayacağını bilmediği toz maskesi ve sırtındaki ilaçlama cihazı ile kapıyı çaldığında ben ortalığı toplamış, dışarı çıkmaya yarım hazırdım. Ortalık çok dağınık olmuyor bu arada. Çok nadiren benim yatak odam belki.

İlaçlama bitti. Ah çıkmadan bir tuhalete gireyim diye banyonun kapısını açanda, kapı girişindeki ilaç göletine bastım ve geri çıktım. Benimle gezsin dedim. Ayağımı da yıkamadım. Sonra aklıma şu geldi; benzer ilaçlama cihazı ile tarlayı ilaçlayan bir amca, cihazdaki ufak deliği görmediği için gün boyunca o delikten akan ilacı deri yoluyla alarak, gün sonunda ölmüş. En fazla midem bulanır, anlarım zehirlendiğimi dedim ve çıktım evden. Kapıdaki mehter hareketlerim görülmeye değerdi, Benjamin'i alsam mı almasam mı? Git gel, git gel, almadım çıktım.

Eeee? Ben nereye gitçem şimdi amk Ankara'sında?!

Arabaya atlasam diye düşündüm de, hafta sonu alışveriş merkezine beni götürebilmeniz için ancak dövmeniz gerekir. En son Kentpark'ta aldım ağzımın, burnumun ve ayağımın payını.

Bir parka falan gideyim bari dedim. Tunalı'ya yöneldim. Saat Tunalı kalabalığı için erkenmiş. Kuğulu'suna girim dedim ki, oh may gat! 12nci Lösemi Haftası şenlikleri varmış. Henüz cıstaklara başlamamış sahnenin önünde yatan ve belli ki insanlar takılıp düşsün diye bırakılmış direğin üzerinden geçtikten sonra, kendime kafam gölgede ayağım güneşte bir bank bulup oturdum. Öpüşen çiftler, kavga eden çiftler, top peşinde koşan çocuklar ve onlara oturduğu yerden bağıran kadınlar vardı. Baktım daralcam, müzik de başlar birazdan diyerek, kendime başka parklar aramaya yukarı doğru gitmeye başladım. 

Yolda 2 kız beni durdurup, Karum'u sordu. Biliyormuş gibi, "bu yolda" dedim, sonra da "sanırım" dedim. Bana en son yol sorduklarında Alsancak Camii önünde hastaneyi sorduklarında tam tersi yönü gösterdiğimi hatırladım. Karum neyse de, aranan hastane idi. Ben öyle ilerlerken, hemencik tabelasını görünce, böyle pişkin pişkin "bakın orada" dedim, parmağımla da işaret ettim.

Geçmişi ve bu tür anılarımı bilmedikleri için, kızlar anlam vermeden tebessüm ettiler ama ben onlara parmağımla Karum'u gösterirken, senelerdir kupaya eli değmemiş bir Fenerbahçeli gibi gurur doluydum. 
Ama navigasyon geliştirilebilir bir melekeymiş. Şimdi sor bak maps.gugıl gibiyim.

Eh, Karum'a girilebilirdi ama arkamdan kızların geldiğini bildiğim için, ben yürüyeyim dedim. İlerliyorum. Ama bir yandan caddenin aşağısına doğru bir su akıntısı olduğunu gördüm.

Caddenin ortası ıslaktı ama baktım yol-kaldırım birleşiğinden şarıl şarıl bir sular akıyor. O şırıltıya bakarken, kafamı bir kaldırdım, ilerden sular geliyor.
Karşıdan gelen çiftten erkek amca olanının da eli ile burnunu kapattığını görünce, suyun pis su olduğunu fark edip, çark ettim!!

Koşarak kaçtım Arjantin'den. Benden sonra kimbilir Tunalı'yı b*k basmıştır.

Koşarak, Diyenar'a girdim. Best sellırlardan bir kitap seçtim. Kuzu kuzu döndüm Kuğulu'ya. Kuğular tek tarafta toplanmışlardı, gölgeli ve ekmek atan insanların olduğu taraf.

Ben aksi tarafta bir bank buldum kendime. Kitabımı okumaya başladım. Ama komşu banktaki kadınların konuşması nedeniyle, birkaç cümleyi tekrar okumam gerekti. Sonra bana gelen telefonlar :/

Annem aradı, "ilaçladılar mı" diye sordu. "Sen napıyon?" sorusu epey sonra geldi. "Park köşelerinde kitap okuyorum" dediğimde de, "eheh ben de oturuyorum" dedi nispet yapar gibi. En iyi dileklerimi dileyip kapattım. Bir de arayan annem olunca, bankta uzattığım ayaklarımı toplamışım. Bunu fırsat gören bir kadın, bakmadığım ama küçük de olmayan evladı ile hoop yanıma oturdu. Eyvah dedim, bu kadın beni oğluna beğendi!!!!

Çantamı kucağıma alıp, kitaba yöneldim ki, teyze "ay şu çocuklara bak. bırak oynasınlar. her gün apartmandalar. oynasın çocuklar." diye başladığında, oğlan da biraz utanıp, "anne gel yer boşaldı" dedi, kalktı. Kadın, "ay sıcak, bana sıcak dokunuyor, çok rahatsız oluyorum" ve benzeri bin cümle söyledi ama oğlan dirayetli çıktı. Ben de sahneden gelmeye başlayan müzikle ve ince elbisemden sırtıma vuran rüzgarla üşüyünce, hasta olacağıma evde zehirleneyim diye eve gittim. 

Yolda kollarım, böğrüm yanmış amk. Alerjim olduğunu neden her sene unutuyorum ki ben?!

Evde de, kendimi yatak odama kapatıp, diğer hiç bir yeri havalandırmayarak, kitabıma devam ederken, geldim geleli gürültüsü bitmeyen ev sahiplerimin şarkı, eşya çekme, çekmece açıp ittirmeceli heyecan dolu hayatlarını çözmek üzere bir süre hayal kurdum.   

Yani böyle bir durum olmasa, sokağa çıkmayacağımı tekrar fark ettim. Bu şehir ve iş benim ruhumu yiyor, ruhumu. Olsun, sonundaki ışık bana umut.

Thursday, May 23, 2013

Okumak

İki gün üst üste, üst geçitten inerken, fotoğraftaki yavruyu gördüm. İlkinde kitabı eli ve kolu ile kapatıp okuyordu.

Bu çocuğu kesinlikle takdir etmek gerek. 

Para mı vercem? Hayır, hiç doğru gelmiyor bana bu davranış. Para, emek harcanmadan gelmemeli.

Durdup, aferin mi desem? Bu da doğru değil, çünkü zaten kendini dünyaya kapatmış. Neden kitap okuma keyfini ve heyecanını bozayım?

Sonra dedim ki, kağıt mendil vermek en iyisi. hehe
Verdim mi? Hayır. Bugün etekliydim, üst geçide çıkmadım. 

Ama bir dahaki sefere, kendisi ile röp yaparsam en iyisi olacak.

Ofiste arkadaşa, küçükken annem ve iki kız kardeş salondaki koltuklara yayılıp nasıl kitap okuduğumuzu anlattım da, imrendi. Küçükken hiç kitap okumamış. İşte bu bana tuhaf geliyor. Çocuğu kitap okumaya zorlamak yerine imrendirmek en iyisi. 

Bundan ötürü geniş bir kütüphaneye sahip, (birkaçı kütüphanelerden çalınmış da olsa) babaya ve okumayı özendiren anneme en derin saygılarımı ve sevgimi iletirim.

Daha dün internetten bir kitap ararken gördüğüm çocuk kitapları kapakları, annemin bizi kitap almaya götürdüğü heyecanlı günleri hatırlattı. Bak yine heyecan yaptım. 

Wednesday, May 22, 2013

Tanrının Unutulan Çocukları | Craig Silvey

58 Migros'undan "akşam naparım orlarda" diye aldığım kitap nihayet bitti.

Kapağındaki kadar çok ödül aldıysa, ödülü veren kişiler hiç kitap okumamış demek. Bir de anlamadığım, kitap Avustralya'da geçiyor. Ama Avusturya'da ödül almış :/

Profesyonel tercüme yapmış ve bir araba alacak kadar da ekmeğini yemiş biri olarak, eleştiri hakkına sahip olduğumu düşünüp, "daha iyi bir tercüme olabilirdi" diyorum.

Okumayın demeyeceğim. Bana başka bir kitabı hatırlattı ama hatırlayamadım.

Monday, May 20, 2013

Japonland

Japonland'a gitmek için bir neden daha. Cyclecar!
Gitçem ama dönmücem.

Angaralı olmak!

Cuma günü oldum ben, oldum. 

Her sabah, yani şehirde olduğum ve işe gittiğim her sabah, başım önümde yürürken, kaldırımlarda bir umut beklerdim görmek için, şehir efsanesi sandığım şu cinselli telefon numarası kartlarını.

Geç de kalmıştım o sabah ama, temizlikçi beyler de geç kalmış, çöpe atmamışlar! Ve ben gördüm o kartları. Topu topu 7 tane falan. 2si aynıydı, diğerleri farklı.

Karttaki kadınların Türk olduklarını düşünmüştüm hep. Meğer cinselli sitelerden indirilip, basılmış sıradan kartlarmış. Ama ben gördüm nihayet! 

Hello Angara, tel mi hav yu duin?!




Saturday, May 18, 2013

An Ode to Blue Cheese*

*Küflü Peynire Kaside

Yeats'i sevdiğimi söylemiş miydim, şiir sevmememe rağmen?

Neysss_se.

Ani bir kararla, ferman ferman yürürlüğe koyduğum yasaklarımı delmeye başladım. 4 gündür kahvaltıda peynir yiyorum eser miktarda, naber?

Hiç de birşey olmuyor. Belki de tek garezim rokfora bilemedim. Geniş bir vakitte tekrar test edeceğim. Bugün de, yumurtayı akıyla beyazıyla yedim, birşey olmadı! ahhahraha

Senelerdir çektiklerimin üstüne, bunları yiyobiliyor olmaktan ziyade, siz ayrımcı insanlara laf anlatmayacak olmaktan keyif alıyorum.

Yeni birisi ile çalışıyorum. İflah olmaz bir yurttaş olarak, halime acımakla kalmadı, yediklerimin de hesabını sormaya başladı bana. "kek yiyorsunuz?" yine sinirleniyorum bak.

Senelerdir burnumdan getirdiniz ayol, bir rahat bırakın artık beni. Yaş olmuş Otzaltı, çay içmiyorum, kahve içmiyorum, kola içmiyorum diye beni yadırgamanız, "senin yaşadığın da hayat mı?" laflarınıza artık katlanamıyorum canlarım benim.

En ilginci de, "kahvaltıda ne içiyorsun?" HİİİİİİİİİİİÇÇÇÇÇÇÇ! İçmek zorunda mıyım? İnsan soyundan nefret ettirdiniz beni.

Dün Göksu'da ailecek yemek sonrası otururken, tek istediğimiz çay 3 gelince, aybolmasın diye bir yudum aldım da, yok kardeşim tadını sevmiyorum.


Bir de şu dikkatimi çekmiştir hep. Konuşmalarda, yazışmalarda "cnm" diyen insanların aslında hiç samimi olmayan insanlar olduğunu tespit etmişimdir. O yüzden canlarım bu insanlar benim. 

Beni olduğum gibi kabullenen, önüme çay getiren "yakın" tanıdıklarımıza karşı beni müdafaa eden kocaman sevgilim ve diğer gerçek arkadaşlarıma teşekkürlerimi borç bilirim. Amin bin.

Al bi çay iç, bak koydum artık. Bi çay iç. Açık iç. İç. İç. İç.

Beyazından, dragonundan içiyorum ben çayın. Endişe etmeyin artık.

Wednesday, May 15, 2013

Havalı Fişek?!

Tuvalette duyduğum o sesler havalı fişek değilmiş, pompalı tüfekmiş. 2 kardeşi öldürüyorlarmış meğer ben bir önceki yazıyı yazarken. Bir hiç uğruna.
http://www.haberler.com/soma-da-cinayet-2-4625512-haberi/

Beni fotoğraflar için takibe alan yeni seyircime; fotoğraf makinasını elime almayalı uzun zaman oldu. Eski performansa döner miyim bilemiyorum. Bu seyahatte aklıma şunu koydum; Kapadokya harici diğer PeriliBacaların fotoğraflarını çekmeye gideceğim bir haftasonu. 2 tane daha var benim görmek istediğim. Sevgilim bi gelsin. Hep ben ona gider oldum!
Bunlar dandikum cep telefın fotoları. Ah Midil_li!

Neyse, dün gece iş nedeniyle yemeğe gittik Dikli-Lvnt'e. Mesleğimin artısı, tek bayan olmam ancak direttiğim tüm ayakların kırılmış olması nedeniyle, gece bana haram oldu. Saat 11:55, adamlar arasında önemli olanlar sarhoş oldu. Ama kalkmak bilmiyorlar. Ona buna kaş göz yapıyorum, yok hala hareket. Kalktım artık restoran sahibinin oğlu ve garsonların yanına.
"Bize bir işaret çakın da artık gidip uyuyalım yağu" dedim! 
Garson; "söyleyelim kapatıyoruz diye" dedi. Sahibin oğlu, "ayıp olur" dedi.
"Tabakları toplayın" dedim, "topluyorum zaten" dedi. 
"Fatura getirin" dedim, arkadaş geldi faturayı almaya.

"Hadi bir yol bulun artık valla parayı ödücez" dedim. Masaya döndüm. Ben 4 gözle işareti beklerken, masa hareketlendi ve hoop kalktık. Oteldekiler, birlikte yolculuk yaptığım kişiyi aramışlar, (benim telefonumu vermemiştim) "J hanım gelmedi, merak ettik" diye. O yorgunluk ve uyku hasreti ile, "bunlar benim namusumu mu koruyor? ne demek bu? harhor har har" söylendim, "göstercem onlara" dedim. 
Sonra düşününce, aslında bunun iyi birşey olduğunu fark ettim.
Taa eski vakitlerde, eski bir Rum evinde yaşarken, komşunun meraklı olmasına öfkelendiğim gibi. Alt kattaki eve girdiklerinde ve daha sonra salak boxer köpeğimi çaldıklarında, komşunun meraklısının makbul olduğunu fark etmiştim.

Yaşasın birbirini önemseyen insanlar!!! Pompalı tüfekle sokak ortasında birilerini öldüren insanların var olduğu bir dünyada, Recep(siyonist) siyonist recep ehrehre çok komik :/ beni merak etmiş, nesi kötü!!

Güneşli havadan sonra şu lanet baş kente doğru gelirken yağmur başladı, hava soğudu. Zaten trafikte arabadan ötürü titremişim, debriyaj bacağım kaslanmış bir kere daha dedim yüksek sesle, İ.MelihGökçek en yaşanabilir şehir ödülünü almış, oraya buraya replikalarını cam portallar üzerinde sergilesin ne fayda. Bu kent de, insanları da bet.

Yolda, o kadar çok pembe çiçekli ağaç gördüm ki, jakaranda olduklarını tahmin ediyorum. CerenJ ağacımız öksüz kaldı. Bize fotoğrafını gönderen olur mu ki?

Monday, May 13, 2013

Haftalık Rapor 5

Dilek günü, hiç hesapta yokken alışveriş yaptım ya, içime kurt düştü sonradan. O gün para harcanmazmış :/

Olsun, hayat benim hayatım. Küçükken her daim, bu hayatın sadece bana ait olduğunu, diğerlerinin hayatımda bana bir ders verecek figuranlar olduğunu ve aslında onların bir hayatı olmadığına inanırdım.

Yani herkes, her şey sadece benim için var! Arada hala beni buna inandırmaya sevk eden veriler ile karşılaşıyorum. Her insan bir ders, olumlu ya da olumsuz.

Neyse, yine dağıttım konuyu. Düşüncemin trenleri kayıp!

O gecenin sabahında, 03:00 gibi kalktım. Ezanla birlikte, sülalecek deştiğimiz gül ağacının dibine gittim. Herkes aynı ağacı seçmiş amk. 06'da HE geleneğini bilen sayısı epey fazlaymış. Zira, ne kerteriz taşımı bulabildim ne de çubuğu! Herkes alıp, yer değiştirtmiş.

Akıllılık yapıp, kırmızı kese, kırmızı kurdele ile gömdüklerimi buldum. Buldum da, anamınki, kardeşiminki, kocasınınki yok!

Deş deş, yok. Anneminkini buldum, içindeki para yok :/

Eve dönüp gelende, annem kıllandı, tek başına da çıkmıyor dışarı. O saat de, ne hareketliymiş kardeş. Kapıda pusuya yatıp, el feneri ile tekrar çıktık ama bulamadık. Bahçedeki 16 ağaçtan herkes aynı ağacı seçmiş. Bıraktık artık ne varsa, ben yola çıktım ertesi sabah, o uykusuzlukla. Ama neşem yerindeydi.

Seyahat dilemiştim. Ucuz benzin. Barış. Japonya. Kanada. Madenci tablosunu unuttum! Tüüüüü!

İzmir'e gitmedim isteyerek, ama Dikili'den suya döktüm dileklerimi. Ertesi gün mail geldi. "J hanım yıllık izninizi bildirin". "Ayyyyyyyyyyy iznim mi var ayol?" diye bir mail atıp, karar vermek için ani cevap vermedim. Japonya'ya karar verdik, ama yolu hesaplayınca vazgeçtik şimdilik. 18 saat yol mu olur yav?! Avusturalya seyahati bu kadar koymamıştı, hem de tek başıma.
Sevgilimle akil bir karar vermek istiyorum! 

Sonra yine bana hayat yollar. Bir çantayı patlattım, diğerinin dikişlerini gevşettim, Çin malı 24ten aldığım valiz uzvum oldu. Sürüye sürüye dolaşıyorum onunla. 

Eskiden 120km/saat ile giden ben, bıktığım yolları 170km/saat ile geçer oldum. Her şeyin fazlası zarar!! (burada her hafta başka bir yerde olmamdan bahsediyoruz)

Dün de insan soyundan bir kez daha nefret ettim. Bıktığım yollardan hava kararınca ayrılıp, otele girince, duş bile almadan, ühüh evet, 21:30da yatağa girdim. Uyuyordum kütük gibi. Taa ki, katta bir coşkulu kalabalık sesi duyana kadar!! Saat 11:55

Ayh bir susun yahu. Yok kesilmiyor ses. Çocuklar köşe kapmaca oynuyor, bir adam arabanın anahtarını bulmak için sağa sola telefon ediyor. Umursamaz bir anne çocukları bir kenara bırakmış, düğünü otele getirmiş, eğlenmeye devam ediyor. Açtım kapıyı. Susun dedim. Kapının karşısındaki koltuklarda oturan mafya tipli, gri takım elbise, kravatsız siyah gömlekli adam ağır bir şekilde, "tamam hanfendi tamam" dedi. 

O koltuklara oturan gerçekten varmış ey ahali!

Gittim yattım ama yok. Asansöre basıp basıp gidiyor çocuklar. Onun dingdangdonu var bir de. Bir daha kalktım yataktan. Mafyacı gitmiş, "şşşşşşşşşşşşşşşşşş susun ayıp" dedim, yok!

Her medeni insan gibi resepsiyonu aradım. "J hanım bunlar düğüncü grubu, herkes şikayet ediyor" dedi. İşte bu da ayrı bir sorun. Birisi sana dert yandığında, "ya bak benim başıma daha kötüsü gelmişti" diyerek konuyu kendine döndürmek olmuyor insancıklar. Buna empati denmiyor. Ben de, "arayın adamları uyarın o zaman" dedim. Odanın numarasını istedim. Vermek istemedi. Tehdit etmiş olabilirim. "Kapıya not bırakcam" dedim. Söyledi de, sinirle unutmuşum ben. Aslında doğrudan odayı arasaydım keşke.

Gece uyuyana kadar, kağıda neler yazacağımı düşündüm durdum. Sonra da, "ya bu kadın bana bunu neden demişti, ne kadar ayıp, şu adam da neden böyle her şeye burnunu sokuyor" diye düşüne düşüne sabah zor kalktım.


Yazıyı da yazmadım. Bir insana yapılabilecek en büyük iyiliğin onu eleştirerek, kendini geliştirmesini sağlamak olduğuna kanaat ettiğim için yazmadım! 

Sabah perdeyi açınca da, düğüncü grubun evlendirdiği kişilerin adlarını bahçede görünce, şişmiş gözlerimi oğuşturarak banyoya geçtim artık. Evet Görkem, 2nci kattaki 2 dodaya saatlerce yerleşemeyip de tüm otel odalarından şikayet alan akrabalar senin değilse, yandın olm. O aileye doğduysan zaten sana söyleyecek lafım yok. Fikirsiz.

Şimdi de, tuvalette bunları yazarken, dışarıdan gelen seslerin havalı fişek mi, silah sesi mi olduğunu bilmiyorum.

Böyle önemli bir hafta olmasaydı Pazar günü yola mı çıkardım ben?! 
Bu memleketler bana dar geliyor.

Sunday, May 5, 2013

Vuslat

Blogumu özledim.

Blogumu özlediğim kadar blog lokasyonunu da özledim. Ve geçen hafta, sıklıkla gittiğim 58 ellerinde 24teki arkadaşlarımla ve sevdiceğimle buluştum.
Ağlayacaktım bir ara, özlediğimi söylerken.

Küçük de olsa bir ihtimal ile oralara dönmem söz konusu. O nedenle bloga da döndüm.

Bu arada neler oldu:

  • Lanet bir şehire taşındım.
  • Çağatay bey öldü. Eşine söyleyecek lafım olamadı. Üzüldüm, utandım.
  • Sevgili C ile görüştüm, elinden licoriceler yedim!
  • Üst kat ve alt kat insanlarının yaptığı gürültüler nedeni ile kavga ettim bol bol. Doğu'nun sakinliğine epey alışmışım.
  • Geçen ay, alt kattaki öksürük amca vefat etti, üzüldüm.
  • Üst kattaki yazlığa gitti, karısı da gitsin sessizliğe kavuşayım diye bekliyorum. Ama pek fark etmiyor, haftada toplamda bir 10 gün en fazla kendi yatağımda yatıyorum.
  • Bir ay, 14 gün içinde 7 gün kendi yatağımda, 7 gün 3 farklı mekanda yattım :/
  • Çok çalıştım, çalışmaya devam ediyorum. Biraz ofis hayatından bıktım.
  • Hayatım bir anda değişsin istedim. Oldu. Bitkinliğimin sebebinin yediğim gıdalar olduğunu çözdüm, test yaptırdım onaylattım. Bu ay bir gastrocuya gidip, netleştireceğim. Her gün ne yiyeceğim ben derdinden bıktım.
  • 06 sürücüleri ile bol bol kavga ettim.
  • Sevgilimi beklediğimden çok gördüm, bin şükür!
  • Gitmeden evvel yaklaşık 6 ay boyunca hayal ettiğim gibi, "fabrika kızı" oldum ama şarkıdaki gibi değil. Elbiselerin etiketleri ile. İlk maaşımı cicili bicili kıyafetlere yatırdım. Pişman değilim ama her gün ne giyeceğim ben derdinden bıktım.
  • Dikili'ye gittim ve orada kaldım 2 gece.
  • Bir kızımız olacak, ama ben doğurmayacağım; kardeşim doğuracak. Bir kızımız daha olacak, onu da ben doğurmayacağım ama J teyzesi olacağım. Kuzenimler doğuracak, arkadaşlarım doğuracak. 2013'te etrafım bebek dolacak! (altın almaya başlamalıyım).
  • Bugün antika bazarına gittim. 10 paraya bakır bilezik aldım. Aylardır arıyordum. Ankara'da dışarı çıkabiliniyormuş, görmüş oldum.
 


Birazdan Hıdır'ellez dileklerimi yazacağım, ütü yapacağım, yine valiz hazırlayacağım.

Geçen sene istediklerimin bir kısmı gerçekleşmiş. Savaş bitsin yazmıştım ama gelişmeler bu yönde mi sonuçlanacak yoksa hakikaten bölünecek miyiz bilemiyorum. Bir suçlu ararsanız, buradayım.

Haftaya dileklerimi İzmir'den denize dökeceğim!! Ha ha ha! Belki denize gireceğim. Amin bin. Bir miktar da denizsuyu yutacağım. Özledim lan.

Seyahat etmek istedim tabi de, artık bu seyahatler eskisi gibi keyif amaçlı olursa daha çok sevineceğim.

Listeye;

  • en az 1 aylık cruise,
  • teraslı ve otoparklı yeni bir ev,
  • iyi bir kuaför, (bir kakül kesemiyo adamlar yahu)
  • ucuz benzin,
  • dünya barışı,
  • Kanada'ya yerleşmek,
  • Amsterdam'ı artık görmek,
  • sevgilimi daha çok görmek,
  • huzur,sağlık ve mutluluk ekleyeceğim ve çizeceğim Abidin. Zamanında bir :) yapmayı düşünemedin Abidin.
  • Ah bir de Abidin'in "madenci tablosu"nu yazacağım! Evvet!
http://www.artpointgallery.com/index.php?Page=Auction&ID=885&as=502
Hoşgeldim. Aynı performansla yazamayabilirim ama olsun. Blogumla buluştuğum gibi, Benjamin'le de buluştum. Odada bıraktığım yerden aldım onu.

birkutuelma.blogspot.com'da yaşadığım şehre öfke kustum.
Ama kafam iyi döndüm, keyfim yerinde ve mutluyum.