Tuesday, March 25, 2014

Çiçek

Ben arama kurtarma ekibinde iken, ekipteki tek dişi olunca bana "çiçeem" derlerdi. Geçen gün düşündüm bunu. Şimdiki halime bakıyorum, yaşlanmışım yea. Abseiling falan yalan olmuş.

Çiçek ile ilgili söyleyeceğim çok şey varmış. Şimdi esas çiçeğe geçelim. Bugün yine OrtaAnadolu'dayım. Bu sefer, geç kaldım maalesef bunu yapmaya, "işçi" yemekhanesinde yemek yedim. Orada yine Bombacı Mülayim ile konuştuk. 

Bana merhaba dedikten sonra, "nevruz topladın mı?" dedi. Bön bön baktım tabi. Bu bir deyim mi diye düşündüm. Kutlamak yerine toplamak mı diyorlar?
24'te "çay bırakmak" derler mesela. "Çay dökmek", "çay koymak", "çay doldurmak". 

Meğer bir çiçekten bahsediyormuş. İnsanın vatanının gelenek ve göreneklerini bilmemesi çok utanç verici. Tası tarağı toplayıp, tüm bu gelenek görenekleri kayda almak için bir çalışma mı yapsam? Bunu yapanlar oldu, ama ben daha genel çalışmak istiyorum. 

Hiç çay içmeyen ben, sosyalleşmek için çay alıp lokale geçtik. Orada da biraz konuşup, ofise geldik. Çayın yarısını iki şekerle içebildim.
Hala öğle vakti, lagara lugara derken, Bombacı Mülayim bana çiçek getirmiş! 

İlk defa koparılan bir çiçek için sevindim. Ve ne zamandır bir erkek bana elleri ile çiçek vermemişti. Kadınlar gününü saymıyorum.
 Çünkü bu çiçek aynı zamanda yeniyor!!!!
 İki rengi var bende. Üç renkmiş temelde, Mavi, sarı ve beyaz. Beyaz çok nadirmiş. Bana anlatıyorlar şimdi, "onu yedim" diyorum. Ahahah
Çiçeğin yeşilli kısmından çekip çiçeği yiyorsunuz.

Ve bir ara yasaklanan ama aslında öz bayramlarımızdan biri olan Nevruz'a adını veren, ek olarak Türk Edebiyatında yeri olan çiçek bu. Aşık Veysel de bahsetmiş, Mehmet Akif Ersoy da, Kaşgarlı Mahmut da.

Nevruz, farsçaymış. Benim adım gibi; adımı bana yaş günümde hediye ettiler! "Yeni gün, tabiatın uyanışı" anlamına geliyorlarmış. 

Sonra Bombacı ile gelenek görenek meselesini konuşurken, onların köye gitmek istediğimi söyledim. Şu yaz saati uygulamasına bir geçsek! Sabahları 04:00'te uyanan bir ben miyim yah!

Of neyse, yine dağıldım. 

"Kış Ortası"ndan bahsetti. Eskiden kışın, insanlar birbirlerinin evine gider, bulgur, un, vs toplar, yemek pişirir, dans ederlemiş! Oy yeah! 

Şimdi bunlar hiç yapılmıyor, çünkü bilinmiyor. Ülke tarihimizde en kızdığım nokta bu. Bunlara sahip çıkmak, Cumhuriyet'e karşı çıkmak olarak algılanmış. Folklor (halk bilimi) sekteye uğramış.

Çiçek konusunda, bir de hediye gelen siklamen var. Pazar bir baktım, çiçek yığılmış kalmış. Sulayıp, diğer bitkilerden ayırdım, düzeldi. Başka bir bitki daha var. Çok pis kokuyor. Çiçeksiz. 
Ben pastırma çemeni diyorum, erkek kardeşim çiş! Benjamin ile fotoğraflayıp, bitkibilimci Leylak Hanıma sorayım.

Monday, March 24, 2014

Hayallar

Hayallarim cok. 
Ben de digerleri gibiyim.
Bu siralar Malezya'da bir adada yasayan bir arkadasimla konusuyoruz pek.  Ben senelerce erken uyuyup erken kalkinca sosyallesemedim tabi. Uzerine de cay, kahve ve sigara icmeyince, bildigin magaradaki adam olmusum. Kendimi de tekrar tekrar gozden geciriyorum. Bu aralar pek sIklIkla.
Birisi ile gorusmek istemiyorsam baskalari gibi mesnetsiz bahane mi buluyorum, uygun degilim mi diyorum, mesgulum mu diyorum, bulusmayalim zor geliyor diyebiliyor muyum? Zor geliyorsa bulusmuyorum.
Durust olmak ne kadar dogru? 
Hakikaten benim ozgurlugumun basladigi yerde oteki'nin ozgurlugu kisitlaniyor mu? Sevgilim veya alt kattaki komsu. Onumde yuruyen kisi, vapurdaki adam sigara icince ve o duman bana geldiginde hangimiz ozgurlugu hak ediyoruz? 
Sigaranin bircok kansere neden oldugu bilinirken, ben ne kadar mudahil olmaliyim? 
Ya laf tasima? 'Bak sana bisi diycem ama kimseye soyleme tamam mi? Bak cok onemli' tamam. Dinle. Belki yorum yap. Sonra o lafi baskasindan duy. Ya da senin soyledigini, tek bir kisye soyledigini o kisi yaninda sana imali sekilde laf carpsinlar. 
Neden? Neden insan olamiyoruz? Neden iktidarin ne yaptigi ortadayken ozel hayatini izliyoruz? Bu bize ne kazandiriyor?

Oteki'nin hayatini merak etmek kanimizda var. analiz yapamicam. Ama simdi tivi seyretmiyorum! Dizi seyretmiyorum! HIh! Diyoruz da, okudugumuz kitaplarin dizilerden farki gorsel olmasi degil mi? Tiyatro nasil ortaya cikti? Tum kitap ve tiyatro ve sinema baskalarinin, otekilerin hayatini, bazen de duygularini aktarmiyor mu? Bu durumda o elit cizgi nerede baslar, nereden gecer?

Benimke ayni fikri, ayni ozgurluk kavramini paylasmayanlarla kavga mi etmeliyim? Sabahlari suruculere genelgecer kurallari hatirlatmak benim gorevim mi? Peki bu ulkeden gitmeli miyim? Kalip 'savas'mali miyim? Ama kime karsi? Neye karsi? 
Ya da yaptigim is; senelerdir insanlara zarar gormemeleri icin nasil yapmalari gerektigini anlatmak icin kavga ediyorum. Neden? Kimyasallarin icinde sigarasini elinde saklayip, arkasindan yere atip ustune basan adam simdi kanser oldum dese, 'lan ben sana dediydim yea!' mi demeliyim? Oh olsun salak mi demeliyim? Neden insanlarin hayatlarina karistim ben senelerdir? 

Bu neyin ozgurlugu? Bu durumda ozgur olan kim?

Bugun gelirken yanimdaki cocuk esas gelmesi gereken, evet bizim yerimize gelmesi gereken malzemeleri unutmus.  Napsaydim? Bagirsa miydim? Kizsa miydim? Surat salip otursa miydim? 
Telefon acip is yerine 'biz unutmusuz' dedim, 'kargolar misiniz?'  Tamam dediler. Ne oldu peki? Hic. Ben bir gun daha beklerim. 

Kime neden kiziyoruz ki bu hayatta? Neden ulkeler, irklar var? Neden hep oteki var? Neden cephelesme var? Avcilik kulturu ortadan kalkti, illa bir dusmanimiz mi olmali? Oyle ise herkesten korkmali miyim? 

Sunday, March 23, 2014

Ne giymişim


Toplantıda GM yanıma gelip, çoraplarımı kontrol etti. Sonra da bana konuyu anlattırdı!
Birkaç insan, "aaa bak benim de çoraplarım uyumsuz, sayılır mı?" diye sordular.
Yine dan diye gerçekleri söyledim, "hayır".

Yav, evet desene! Onlar da yaysınlar. Her taraf politika, her taraf sahtekarlık, iyi bir neden için niye öyle demiyorsun?

Bu da benim salaklığım. Eldeki malzeme bu.

Thursday, March 20, 2014

21 Mart

Senelerdir 21 Mart benim için yaz başlangıcıdır. Coğrafya derslerinde en sevdiğim konu ekinoks, en uzun gün, en kısa gündür falan. İzobarları saymayı da severdim. Fyord, falez, horst and graben derken, bak meYer ben coğrafya severmişim yav. Özet geçeyim.

Severim ve kutlarım kendimce. Ama google da doodle yapınca, yine cemre takibi gibi laçka olur demştim sabah. Lakin, bir inşaat firması içinde nar geçen sitede bu akşam etkinlik yapıyormuş nar ile.

Ben de eve gelirken, tembih üzerine nar almaya çıktım. Yakındaki markette "bitmiş" Ouv fakh!

Güvenpark'ın önünden seyirteyim dedim. Girdim "Muasır"a. Aldım narları, bir de bugün sevdiğimiz bir tatlıyı yapmalıymışız. İrmik-süt. Bizim adını prenses bildiğimiz, ancak ağda hikayeleri dinledikten sonra "irmik tatlısı demeyi tercih ettiğim tatlıdan yapayım, üzerine kırdığım narları döker, yirin" diye düşündüm. 

Kasaya geldim her bir alışverişin sonunda olduğu gibi. İki yaşlı beyefendi, belli ki, akşama keyif yapacaklar. Yarasın! Benim önümdelerdi ve kapalı kasaya yönelip, reddedilince, benim arkama geçtiler. İtiraz edip, sıralarını onlara verdim. Bir tanesi biraz şaşırdı, itiraz etti. Ama ısrarcılık bu toprakların mirası. Ben kazandım. Sonra onların önündeki adamın aldıkları fazla olunca, iş uzadı tabi. Arkada sıralanan mutsuz kadınlar miykmiyklemeye başladılar. Te Allam!!

Böyle durumlarda gözlerim insiyaki devriliyor.

Beyefendilere yardım teklif edip, o lanet olası birbirine yapışık alışveriş torbalarından açıp, aldıklarını yerleştirdim. Arkadakilerden ses kesildi. 

İşiniz gücünüz şikayet amk. Bir saygı, bir nezaket, bir insanlık gösterin arada yahu!! (tabi bunu derken küfretmiş olmam da bilinçli ince alaylamadır)

Arkadaki mutsuz kadınları, arkada bırakarak eve geçtim.

Böyle insanlar var, elbette mümkün olduğunca iyi insanlardan örnek vermeye çalışıyorum. Ama onlar da var. 

Linkini bulamadım. Blogum aramaya da kapalı. Belki hatırlarsınız. Bir sabah kalkıp, Sivasına yola çıkacakken arabanın aküsünün bittiğini fark etmiş. Götümüzün dibindeki "komşumuz" taksi durağından yardım istemiştim. "Transfer kablomuz yok" diye bana yardım etmemişlerdi. Sonra kabloyu götürdüğümde, yine yardım etmemişlerdi. O sabah ağlaya ağlaya, yan koltuğa attığın kabloya dokuna dokuna Sorgun'a varmıştım.

Evet, o sevimsiz insanlar yine. 

Sondayı çıkartmaya gittiğimiz gün, annem gecelikle sokaktayız. İçinde yolcu olan bir taksi durdu, içerdeki bayan belli ki bizim için erken indi. Sağolsun. Arkadaki taksi şoförü de, kornaya basmalar, bağırmalar "hanfendi, hanfendi". Senin de taksinin de, dedim ben de. "Düğmeye bastınız" dedi. "Basmadım" dedim bindim.
U çektik, adam peşimizde. Kornalar vs derken, bizim içinde olduğumuz aracı durdurdu. Bizim aracın sürücüsüne, "söyler misiniz inmeyeceğim" dedim. Adam da bizi korudu tabi. Diğer sevimsiz kekeleyerek birşeyler söyledikten sonra "ahlaksız, şerefsiz" dedi ve gitti.

ö_Ö ne dedin sen?

Ben de mutsuz bir ev kadını gibi, bana yaptıklarını anlattım bizim sürücüye. "Kime şikayet ediyoruz?" dedim. 
Şoförler Odası'nın numarasını verdi. 0 312 212 60 60
Açtım telefon, şikayet ettim elbette. Adam da, durakla görüşüp beni aradı sonra. Adama terbiyesizlik yaptığını, benim de zile bastıysam binmem gerektiğini söyledi. Hmmm. 

Basıp basıp kaçmayı düşünmüyor değilim ama işte inançlarıma aykırı. Terbiyesiz Işık Taksi Durağı. Işık Taksi. Terbiyesiz Işık Taksi.

İşe gidiş, gelişlerde hala yaya yollarında kollarımı açıp, karşıya geçiriyor olabilirim ama ben umutluyum. Muasır medeniyet seviyesine yükseleceğiz.

Neyssse, 21 Mart demiştik.

Yarın aynı zamanda, Down Sendromu Farkındalık günü. 

 Şu yukarıdakini facebookta profil fotosu yapıyoruz veeee...
yarın farklı renkte çılgın çoraplar giyip, farkındalığı artırıyoruz.

Ben çok kurumsal firmamda, "bakın ben bunu yapıcam" diye mail atınca, farkındalık üst yönetime ulaştı tabi. Giymesem bile amacıma kısmen ulaşmış durumdayım. Ama aklımda kahverengi gerçek deri pantalon altına pembe çorap giymek var, ama tellerimdekinden değil, çarpıcı pembe!

Bu yazı uzun ve çileli oldu sanki.

Size Ankara'dan manzaralar sunuyorum.
 Yukarıdaki Çevre Bakanlığı kampüsüne giren bir çöp arabası. Ama araç üzerindeki plastik çiçekleri görmüş müydünüz? Hani ben konteynerimi ev gibi yaptım, ofisime pembe koltuk aldım falan böyle bir bulunduğum yeri kişiselleştirme ve sahiplenme faaliyetlerimi paylaşıyorum ya, atıklarımızı toplayan insanlar da, böyle yapmışlar. Ben beğendim. Kendi kendime "işte Türkiye'de bir kistch örneği daha! Harika, harika" diyerek eve döndüm.
Aynı yerde aylar önce Egemen Bağış'ı da görmüştüm. Ama kimse ona plastik çiçek takmamıştı. Peh.
Bu yukarıdaki de, bizi korumakla görevli kolluk kuvvetlerinin pusuya yattığı meclis girişinde sabah arkalarında bıraktıkları atıklar. Her müdahale ve pusudan sonra böyle zaten.

Bir de dün dikkatimi çekti. Kızılay Meydanı da aşırı pis. Çünkü içine bomba koymasınlar diye çöp kutusu yok.

Ama akşamları şu gençler patenleri, kaykayları ile toplanıyorlar ya orada. İşte ona bayılıyorum. Aklımda paten kaymak var. Bak alacağımı bulmuştum da, almayı unutmuşum!

Ankara sana kaymaya geldim!

Amaaağğn, konuyu unuttuk. Bu akşam 21:00'de kapımızın önünde nar kırıp, yaza bereketli girme batıl itikatını gerçekleştirip, (bir torba içinde aman!) 3 dilek dileyeceğiz! 

Hadi, dünya barışı isteyelim!!!11
Ben bir de Tayland'a gitmek istiyorum.

Tuesday, March 18, 2014

Zülfü Livaneli | Seranad

İşte bu kitabı beğendim. Aşırı olduğunu düşündüğüm noktada yazar da itiraf edince, "heh tamam" dedim. Hatta bazı yerlerinden alıntı bile yapacaktım ama üşendim. 

Tavsiye ederim. Tarihimizde silik kalan o kadar çok gerçek var ki. Bu kitap belki de bana beklediğimden fazla bilgi verdiği için beğendim. Sayfaları altlarından kıvırdım araştırmak için. Bu ne güzel bir şey. Vikipedyada, randomdan başlayıp bir sürü makale okumak gibi bir şey. Ehe.

Ostim Surprise*

Bu seferlik Haftalık Rapor olmasın adı yazının.

Geçen hafta yine böyle salak salak bir var olma hali sürecidi benim için. 

Annemle başlayan seride, uzaktan tanıdığın eşinin, Berkin'in, Burak'ın vefatı, dayımın trafik kazası, aynı gün BK'un arayıp kaza geçirdim demesi ile sıyırdım balatayı. Oh çok teknikıl. BK'da bişi yok neyse ama o ruh hali ile yürürken olduğum yerde kaldığımı biliyorum.
Şu an hayatta olanlar iyi, olmayanlar da iyidir umarım.

Çok yoğun iş var. Ama keyfim yok. Sıkınıyorum. O kadar iş arasında bir de kendime iş çıkarıyorum. 

Bugün gelir gelmez evi Gündoğdu Meydanı'nı yıkar gibi kloraklara boğdum mesela. Çok seviyorum o kokuyu. Temizlik oymuş gibi geliyor bana. Bir gün banyoda beni baygın bulacaklar, birileri beni bulana kadar ben ayılmazsam. Sevmiyorum eve gelen olsun, giden olsun. (Ben anaokulu eğitimimi Avropa'da tamamladığım içün, tam bir Avropa nosyonu ile büyümüşüm, Batının tüm ahlaksızlığını da içime işletip gelmişim)

Konu: Temizlik ve saçma sapan geçen günlerim.
Ondaaan sonrağğğ...
Sonra da sabah bulaşık makinasını çalıştırmadım diye gün boyu azap çekiyorum. Ve diyorum ki, EsraErol'daEvlenBenle'nin Beast sıfatlı Yıldırım'ı ile evlensem ama bir şartla: beni Bihter Ziyagil veyahut da bir Kardaşyan gibi yaşatmalı. "Bihter az gelir" derse, o kadar yatmaya götüm zaten Kardaşyan kadar olur diye ikna ederim, edemem mi?
Sizden istediğim feysbuktan "bunlar olur mu?" oylamasında EVET yönünde oy kullanmanız. Nooooğğllur?!  

Heh, diyorum arada keyiflenmek lazım. Ancak öyle bir duygu dalgalanması yaşıyorum ki, keşke benim de uzatma kablolarındaki gibi kırmızı düğmem olsaydı diyorum. Ama sonra diyorum, bu böyle gitmez diyorum. Bu diyorum, hayat. Başka şeyler düşünmeliyim diyorum. Mesela Pembe Düşünmeliyim diyorum. Think Pink.

Sonra da gidiyorum tellerime pembe lastik taktırıyorum. Gözlük almak için vaktim yok. 

Sonra da bakıyorum, feysbukta, klavye başında ülkeyi kurtaranlardan biriyim çünkü, üniversitede o simsiyah pasparlak beline kadar gelen saçlarını savuran arkadaşım Sinead O'Connor olmuş. 

Aynaya gidip pembe lastiklerime bakıyorum. 
Siz de bakıp, neşelenin umarım. Ben de şu Yıldırım'ı aratayım feysbuktan.

Ostim ne iş? E tabi başlığa yazınca, filmin başındaki silah gibi patlatmam lazım di mi, Hiçkok?

Bugün yarım gün oradaydım. Giderken pek birşey beklemiyordum. Beklemediğim yerden geldi. Ama sadece bunu beklemiyordum. Diyordum, "Ey Ostim sen bakalım nelere gebesin?"

Bir dükkanda karşıma siz deyin 75, ben diyim 76 yaşında bir amca, kendi şirketinde Türkiye'de ilk ve tek bişilerini yapıyormuş. 
Dükkana bir girdik, içeride 4 hatun. Ondan önce tornada birkaç adam. Yaşlı ama hareketli olduğu için dimdik bir amca, konuştukça çıktı altından. Bir önceki gece, haysiyetsizlikte "sky is the limit" diyen oyarayanın yemek davetindelermiş ama olsun, o Mustafa Amca belli ki, hakkaniyetli, adil ve müşfik biri. Üstüne öyle kadınları sanayide çalıştırıyor. 

Üstüne bir de Muhteşem Amca, bizi arabaya kadar geçirmez mi? Ah dedim amca ya, yolun açık olsun. 

Sonra da, Bihter Ziyagil gibi yaşayıp, götümü büyüterek Kardaşyan olmak için kendime dua ettim. Çalı çırpı gibi oldum valla. O götü büyütmem lazım. 

*dışı sanayi, içi emek

Saturday, March 8, 2014

Şans

Şansım geri döndü!

Bugün kardeşlerim benden ne istediğimi sorduklarında, yerini de tarif ederek acı biberli çikolata demiştim. Almamışlar. 

Markete gittim akşamüstü. 

Ben dondurma pek sevmem. Bu aralar, annemde şiddetli osteoporoz da çıktığı için sevmediğim yoğurt yerine dondurma yeme kararı aldığım için zorla yiyorum. Ve işte gözüm dondurma dolabına takıldı.

Hmm.. Grili, parlaklı bir dondurma paketi.
Parlaklı, pullu, payetli şeylere gelince bir saksağan gibiyim.
Üzerinde de chili ibaresini görünce, hoop sepete.

Ancak acısı az. Hatta bir başta bir de sonda tadını aldım. Biraz üzüldüm bu açıdan. Magnum'a bir mesaj daha attım. "Neden saklıyorsunuz bunu? Acısı az olmuş ama iyi". 
heh tam bunları yazarken bir ölüm haberi geldi, hayatın yine anlamı kalmadı amk.
bulun, yiyin diycektim. 

Friday, March 7, 2014

Çekap

En kötü günleri geride bıraktık ailecek.

Annem senelerdir, "ben bir çekap yaptırayım" der dururdu. Biz naptık, baktık. Sonra kardeşim annemi yolladı bir laboratuvara Ocakta. Sonuçları alınca kalsifiye olduk. Ahah bu da ne demek derken, baktım ki böyle bir terim varmış hakikaten.

Ultrasonda çıkan kütle için 7 ürologla konuştuk. (Ehehe doktora doymamışız) Bize güven veren, güveni vermek için detaylı bilgi veren, ukalalık yapmayan kişiyi tercih ettik. Ve bugün taburcu olduk. Annem şu an tvde saçma sapan şeyleri seyrederken ben de mutluluğumu paylaşayım dedim. 

Çünkü insan bilmediğinden korkuyor, bildiğinden korktuğundan daha fazla. Google üzerinden bir ürolog diploması alacak kadar bilgi sahibi oldum. Ama yine de bir doktor kadar bilemediğim için korkmadım değil. 

Boyalı tomo çektirdik. O dönemler sıkıntılı dönemlerdi işte. Sonra aldık o tomo sonucunu, çoğalttık İst'a bile gönderdik. Seçtiğimiz doktor tomoyu yanımızda açıp bakan, tahlilleri göz gezdirmekten ziyade sayfadaki her kalemi teker teker okuyan oldu işte. 

Sonunda ameliyat oldu annem. Refakatçi de ben. Korktuğum kadar zor geçmedi hiçbir şey. Bundan sonrası da eminim kolay olacak. Böbrek kanseri kemo veya radyoterapiye direnç gösterdiği için tek çözüm amelyat. Ama böbreğin hepsi mi, tümörlü bölge mi? 
Hepsini alsalar, diğeri tam fonksiyonel, sorun değil ama tıp şu an var olan organı korumaya yönelik çalışıyor. Açık mı kapalı mı? Açıksa nekahat daha uzun sürüyor. Kapalıda tümörü rahat göremiyor. Hangi hastane? Eve yakın olsun. Öff bin soru işte.

Ben yine kısa kesmeye çalışayım. Annem ilk odaya getirildiğinde, hemşire "nefes almayı unutabilir, monitörde şu değer 90nın altında düşerse uyandırın, derin nefes almasını sağlayın" dedi. :s

Bu bilgiyi iki kişi aldı. Unutmadı nefes almayı ama 3 kere 89 görünce, "aanneaa" diye bağırdım tabi. Şu an hatırlamıyor benim o banırmalarımı.

Hastane kültürüne gelirsek, ben hastaneye gittiğimde diğer insanlara geçmiş olsun diyorum. Ne tuhaf insanlar var, bunu dediğimi söylemek bile ayıp aslında ama bize kimse bizden önce geçmiş olsun demedi, tıbbiyeliler dışında. 

Ameliyatta sonra gaz çıkarmak, yemek yemek, kaka yapmak ve yürümek bu işin mihenk noktaları. 

Hastanelerde de şu var, ilk gelenler endişeli suratlarla dolaşıyorlar. Sonra bu aşamaları geçtikçe ve hastaneyi öğrendikçe ifadeler yumuşuyor.  

Tıbbiyelilerin tavrı da çok önemli. 

Çok dağınık yazdım ama yorgunluğuma ve sevincime verin.

Kıssadan hisse;

  • belirli bir yaştan sonra ebeveynleri zorla çekapa göndermeli. Çünkü bizim hiç bir rahatsızlığımız yoktu. (artık ben yok, biz varız annemle)
  • kadınlar için meme ultrasonu, rahim ağzı smeari şart. 
  • ameliyat geçiren bir yakınınız varsa, lütfen ilk gün gitmeyin yanına. zaten sizi hatırlamıyor ve kişiyi boşuna yorup, odayı havasız bırakıyorsunuz. üstelik hastayla mı ilgilenicez, sizinle mi? bizi de yoruyorsunuz.
Başka biri ile aynı odayı paylaşamam, ışıkta uyuyamam, seste uyuyamam, uyanınca tekrar uyuyamam diyen ben, her birini yaptım, hiç de zorlanmadım. 

Kimse hasta olmasın! 
Ay lav yu, ayem sori, piliz forgiv mi, tenk yu.

Bu ne demek? Ho'oponopono
Denk geldik ve başladık bunu yapmaya. Ameliyat sonrası doktor: "tümör beklediğimden küçükmüş" dedi. Adını Marla koydum tabi ve Marla'nın bu şekilde küçülmüş olması gerçek midir?

Siyaset

Blogda pek siyasete bulaşmıyorum. Ama bugün propaganda yapıcam!


Jandarmalar arasındaki kişi bizim mahallenin muhtarı. Çoğunluk onu, ODTÜ'de okuyan ikizlerinin geçirdiği trafik kazası ile tanıyor. Allah rahmet eylesin. Şu an hayatta olsalardı, eminim Güvenpark'ta dank dank vurduğum kovayı içinde su koysunlar ve bombayı içine atsınlar diye onlara verirdim.

Bizim muhtar geçen sene sonunda, dağda kayboldu. Donmamak için 10,5 saat yürümüş. Kim bilir o saatler boyunca neler düşünmüştür. 


Ben kendisini, pek alışveriş yapmadığım ve yanı başındaki duvarda ikizlerin ölüm haberi ile trafiğe karşı duran yazıları asılı olan tekel dükkanını, bize teslim edilmeyen seçmen kağıdını aramam için bana bir deste uzatmasını çok seviyorum. O ararken ben bekleyemezdim ki.


Süleyman Demircan! 


Ama Ayrancılı olsaydım, Barış Karacasu oyumu alırdı.
Viva Birleşik Ayrancı.
Facebook sayfasına bakınız. asdfsdsdfsdf 


Sunday, March 2, 2014

kundura

Bu aralar derdim pabuc. Kirmizi olmayanindan. Surekli insan ayagina bakiyorum sokaklarda. Is yerinde degil cunku o kismi cozdum.  Su an derdim street style! Ayakkabi cok cirkin bir aksesuar. 
Senelerce bot giymek benim en degerli hazinelerimden biriymis meger. 
Insanin giyim tarzini pabuclari belirlermis. Bunu anladim. 
Mutlu muyum?
Hayir.