Thursday, May 15, 2014

31 10 2012

Hmm, ben çekmiştim.

http://somaniniscileri.blogspot.de/

http://somaniniscileri.blogspot.de/

Bu acı kimsenin kaldıramayacağı bir acı. Yanımdaki orada çalışmış, arkadaşları ölmüş insanlardan dinliyorum hikayeleri. Siz de okumak isterseniz... eğer dayanabilecekseniz.




Komur

Komur madenlerinde vardiya sonunda yer altindan cikanlar birbirlerine 'gecmis olsun' der. 
Bence dunyanin erkekler icin en agir isi yeralti komur madenciligi, kadinlar icin annelik.

Monday, May 12, 2014

Ich Möchte Deutsch zu Sprechen!!!*

*Almanca konuşmak istiyorum.

Bir Türk filmi var, eskilerden. Oradaki kadın aksanlı bir şekilde tekrar tekrar, “ben Almanyaağa gidicem” diyordu. Sanırım bir hapsihanedeydi bunu söylerken. Ben de o filmden sonra, ki filmi kardeşimle seyretmiştik, arada aklıma geldikçe böyle diye diye evde dolanırdım. İşte o gün bugünmüş. Büyük bir sektör halinde gelen, bizde “40 kere söylersen olur” onlarda, “evrene mesajını ilet, yoktan var et” inanç sistemi işe yarıyormuş.

Zira, buraya yazdım mı bilmiyorum ancak bu sene başı aldığım kararlardan biri de Almanca konuşabilmekti. Hatta Bay Kuş bir ara ciddi ciddi aplikasyonlar üzerinden çalışıyordu. Şimdi kafasın kaşıyamıyor, cidden. Dahası var, D.Anadolu’da iken bilenler bilmeyenlere anlatsın diye bir karar da almış, dahili Almanca kursu girişimine başlayacaktır. Girişimin girişimini başlatamadık. Falan filan. En son BK bana dil aplikasyonu yükledi de, dersler, amelyat, sınavlar, iş seyahatleri derken kaldı öyle.

Benim Almanca ile hikayem çok eskiden. Seçmeli dersti Almanca, ortaokulda. Ancak ileri görüşlü annem, “boşveeer, sen bilgisayar dersine git” demişti. Bilgisayar dersinden öğrendiğim, Beginners All Purpose Symbolic Instruction Code, kısaca BASIC program dili ve ismi tek nefeste söyleyebiliyorum. Diğer bildiklerim, 10 Input, 20 IF, 30 PRINT iken, diğer sınıf arkadaşlarım birer Bavyeralı gibi Die Katze şarkılar söylerdi.

Sonra ben okul değiştirdim, lisede. Orada Almanca çıktı karşıma. Seçmece falan değil, bildiğin okuyacaksın. Arşloh! İşte macera burada başlıyor, macera dolu amiriikaa. Rafet El Çoban şapkasını burada çoğu Türk takıyor bu arada.  
İşte, lisede iken Almanca öğretmenimiz değişik bir insandı. BAL’a da derse mi giriyordu, oradan mı geçmişti hatırlamıyorum. Ben ilk gençlik yılları regl krampları ile ders aralarında başımı sıraya koyardım. Adam başımda biterdi. Bana hayat dersleri verirdi. Bol su iç derdi, kramplarım için. Krampların sebebini şu çorap yazısında anlatmıştım. Ehehe
Derste küme çalışması mı yapardık ne hatırlamıyorum. Herkesi kendi haline bırakırdı, gelirdi benimle konuşurdu. Hatta bana kendi hayatı ile ilgili çok özel bir sırrını da vermiş ve biraz da durumdan yakınmıştı. Hayır, gey değilmiş. Ama ben o kadar sene olmuş, hala kimseye anlatmıyorum. Anlatmayacağım da. Bunu söylersem, kendime inancım kalmaz. Ya da D.Anadolulular gibi kendime “güvencem” kalmaz.

İşte bana sırrını veren adam ertesi derste herkesin içinde, bana “bitli baklanın kör alıcısı olur” demişti. Değişik derken bunlar işte. Deyimi orada öğrendim ve hiç unutmadım. Bitli bakla kim, alıcı kim hala çözemedim. Benim körlük yaptığım ilişkilerim çok olmuştur geçmişte ancak bu laf kimeydi? Neyse.
Sonra bu durum biraz infial yarattı. Bir derste biz kanqamla ön sırada otururken aramızda konuşuyorduk. Kızdı bize, sınıftan attı. Yahu, dersi bırakıp benimle konuşan sensin zaten!

Biz de çıktık sınıftan. O zaman kredili sistemin ilk kurbanlarıyız. Bu arada, Türk Eğitim Sistemi komisyonunda bir Amerikalı varmış ve her sene müfredat değiştirilmesi vs tamamen bilinçli bir aptallaştırma stratejisinin sonucuymuş. İnanırım. Ezberci sistemle aptal yetiştirmek.

Evet, biz tabi okuldan kredili sistem sayesinde, kolayca çıkıp pideciye gittik. O pideci ki, liselilerin ilk sigara içtikleri, önündeki seyyar midyecide “kaç yersin” iddialarına girdikleri pembe kağıt peçeteli karanlık yer. Oturduk birşeyler içiyoruz. Arkamızdan bir arkadaşı yollamış, “gelsinler, nereye gittiler ki?!?!?” diye. Olay bu boyuta gelince, ana-babaya neden aktarmıyoruz bu durumları bilemiyorum tabi.
O günden sonra, adam beni tenefüste ilk sınıfa kapattığında kapıyı da kapatınca, alt sınıflardan G kapıda, kapıyı kapattırmayarak beni gözler olmuştu. G bu arada şu an İst Opera ve Balesi’nde hor hor.
İşte tüm bu baskı ve hala anlamlandıramadığım davranışlar neticesinde ben Almanca’yı gizli gizli öğrendim. Biraz ket vurdum ama hep istedim. Her zaman “aman ne aptalca” dediğim şekilde, “anlıyorum ama konuşamıyorum” aehrhae üstelik okuyabiliyorum da gayet şön.

Ah be Almancacı O.B. ah be!

Hani demiştim ya, burada haftasonu Sevgili C’nin dediği gibi, zombiler kente iniyorlar, evden çıkanı yiyorlar. Tek açık yer, Kebapçılar ve bugün öğrendik İtalyan pizzacıymış.
İlk gittim. Mekdanılds menüsü gibi bakıyorum tepeye. Spinatlı baget yazıyor. Adam Türk. Spinat ne? dedim elbette. Hani bagette işi ne ve nasıl olur diye. Ben Temel Reis ile büyümüşüm, bana Safinaz bile demişler gizli gizli senelerce, ben mi bilmicem!? Adam baktı şöyle, küçümseyerek, “ıspanak” dedi. “Ha, tamam” dedim, şimdi nasıl oluyor da, bagete ıspanak koyuyorsun, çiğ mi tam pişmiş mi? sorularına girmedim artık. Dedim ya, çok soru soruyorum diye. Sustum, “sen bana şu resimdekinden ver” dedim. Yedim kalktım.
Ertesi gün değil ama daha sonra tekrar gittim. Ayıptır söylemesi, hiç sevmem ama sucuk istedim. Memleket hasreti işte!

Kardeşim olsa şimdi bana, “Almanya acı vatan :(“ yazardı adhsherhe.
Geldi sucuk. Yiyorum. Gerçek Alman kızlar geldi. Anlıyorum ya ne dediklerini, biri bilinçli sipariş verdi, diğeri aynı ben, “sucuk ne? İçinde ne var? Ne koyuyorsunuz?” soruyor. Adam başladı anlatmaya çalışmaya. Dana dedi, sonra tökezledi. Sonra baktım bana yüksek sesle birşeyler soruyor. O sırada komikli bir MGM filmi vardı, Almanca. Ben film de seyrediyorum cacıklı sucuk ekmeğimi yerken. Sucuk da böyle ekşi. Benim bildiğim, yediğim ekşi sucuk deve etinden olur. Onu da, güreşte kaybederse keserler. Deve kaç para biliyonuz mu?
Neyse, “klasşoh” (bu kısmı uydurdum) var bu sucuğun içinde değil mi?” dedi bana. Tabi o mi ekini birleşik söylemiştir! 2 gün önce bana ağzını berkitiyordun ya, Sarı Mersedes!!!

Baktım, “ben Almanca bilmiyorum” dedim, kafamı çevirirken, adam şaşırmış halde, böyle sesi de gitti, “öyle mi?” dedi. Ben eksenimde dönmüştüm bile. Hee derken.

İşte dedim, mazlumun ahı yerde kalmıyor!!! Aheste aheste!!
Sonra gitti bu, depoya. Kızlar bekliyor, ben elimde tabak (burda işler böyle) paramı ödeyeceğim. Adam gelmiyor. Sonra elinde kocaman bir sucuk paketi, sallana sallana geldi. Kıza verdi. “al bak şu şeritlerde yazıyor olmalı” dedi. Yazmıyordu bu arada. Kız da aldı eline paketi. Ben ödedim çıktım.

Bu memlekette turist olduğumu anlatmam için Benjamin’i boynuma mı asayım? Ah çok Avrupai görüküyorum, oh la la, zira anaokulu eğitimimi Avrupa’da tamamladım diye mi sevineyim? Alamancı zannedildiğimi düşünüp diye mi üzüleyim?

Anlıyorum ben dediklerinizi. Zaten bu Almanlar fark etti, artık dikkat ediyorlar söylediklerine natürlih.

Ben de az değilim hani. Üzerimde ziyaretçi yeleği olmadığında, yelekli birilerini görünce hemen atlıyorum “halo, morgın”, ya da “maltzayt”. Hatta bugün bizim adamlardan biri ile karşılaştık koridorda. Yanımızdan da bir yerli geçiyorken, birbirimize Almanca selam verdik. Şön.

Neticede, şimdi bilgisayarı kenara bırakıp, şu dil programını karıştırayım diyorum. Buradan konuşarak gitmem lazım. Aplikasyon fos çıkarsa, köşedeki kitapçıdan dil kitabı alacağım. Kafama koydum.

Şimdi dil sorunundan sonra, yemek ve konuşulmayan gerçek taharet sorunu hakkında yazmak istiyorum da, sonraya mı bıraksam? Raporumu yazıp da geleyim bari. Hadi çüss! 

Hava o kadar kötü ki, foto çekemkiyorum. Keine foto. Birkaç gün sonra düzelecekmiş, o zaman harika bir fotoğraf çektireceğim! Düz yazı için özür. 

Friday, May 9, 2014

Almanya

Çok mutsuzum. Her istediğimi alamadığımda böyle hissederim. Şu Avrupa’da mobilitemi kaybettiğime ve istediğim yerlere hoop gidemediğime üzülüyorum.
Kalkıp çıkayım desem, hava soğuk ve yağmur yağıyor. Tüm bunlar bir işaret: otur iş ve ders çalış. Ay sonu finaller var, haziranda yarı yıl performans değerlendirmen!

Avropa’da araç kiralamak istiyorsan ve pis bir Türksen, 1500 Avro nakiti veriyorsun. Kaçar gidebilirsin zira. Büyük ihtimalle de kaçıp giden olmuştur da bu önlem alınmıştır.  Aferim bize bıraktığınız bu mirastan dolayı.

Bur’lar soğuk. Ben de belki lazım olur diye yanıma tek bir polar alınca, ikinci derim gibi oldu. Havalar ısınınca tıpkı bir sürüngen gibi sıyrılacağım kendisinden. Bir süre de fuşya rengi görmek istemeyeceğim eminim.

Hadi dışarıda hava soğuk, tamam. Ancak oda? Bu Alamanlar kendi iklimlerine göre termostatı ayarlayınca, biz donduk kaldık. İnanılmaz bir şekilde akşam sizin saatinizle (öhöhö ülkeye yabancılaşma – hemen Avrupalılaşma) akşamları 10’da uyuyorum. Yatağa geçene kadar gözlerimi açık tutmak için sarf ettiğim çabayı mutfak işine ayırsaydım, şimdi pastane açmış kukileri fırından çıkarıyor olurdum. Sabah da yine sizin saatinizle sabah 8’de yine göz kapaklarını açma çabası. Dün artık isyan ettik, “kal’feri yak teyzeğ” diye. Kadın termostatı kaldırdı. Gece 11’de yatıp sabah 5’te uyandım. İşte dats may görl! Meğer soğuktan kış uykusuna yatmışım, içimdeki soğukkanlı ve ayı uyanmış. İroninin ustasıyım. Hakikaten bana Bağyan Sarkazm derler. Öhm.

Mobilite için, araç kiralamayı geçtik. Öyle bir yerdeyim ki, burada 2078 şehir varmış. İşte ben küçük bir şehirdeyim, öyle çat diye atlayıp bir yere gidemiyorum. Ana istasyonlar ya 15dk ya da 55dk uzaklıktaki büyük şehirlerde. Hadi kızım, zorlan otbise bin. Bu memlekette otobüs sektörünü Türkler yeni açmışlar. Kurdele yeni kesilmiş. Ve istediğim yere mesafe 6,5 saat. O süre boyunca ben ülkemde Ank’nın bir sağına bir soluna gidiyorum biliyorsanız. Bilmiyorsanız, geçmişi okuyunca gör’ceksiniz.

Bur’da, trenler en bahalısı. Ama çok rahatmış. Gitmek istediğim yerlere en az 150 Avro olunca tek yön bilet, sanırım biraz zor. Uçak daha ucuz ama GermanWings’le uçtum işte gelirken. Toplamda bir sırada 4 koltuklu mini bir uçak. Zorlamasalar Cesna olarak kalacakmış.

Geriye ne kaldı? Bisiklet? Mesafe uzun ve ben hala bisiklete binebileceğimi sanmıyorum. Düşerim eminim ve buraların saygılı insanları bile şaşırıp gülerler. Yürürüm de, ancak ikisi de uzak mesafeyi kaldırmayan ulaşım seçenekleri.
Aracını paylaşıma açanları tespit ettim. 5-6 site var. Birinden buldum ama Sevgili C’ye ulaşmak için hiç araç yok! Ben yine aranıyordum, hani belki çeker gider miyim diye. Bay Kuş bey önce istemedi. Sonra tamam dedi. “Paris’e gidebilirsin”. Benim ona Moskova’da gece yorgunluktan geberirken ve yatağa girmişken, “istersen bir centilmens kılaba gidebilirsin, bence sorun yok” demem gibi. Paris’e gideyim, olur. Alamanya’da derdimizi anlatamıyoruz. Buraya iyi Dingilizce biliyorum diye geldim ama gel gör ki karşındaki bilmiyorsa, oldukça vahim durumdasın. Türk lokantaları arayıp duruyoruz. Pizzacıya girsen, içindekileri okuyamıyorsun. Gerçi döneri de pek beğenmedim. Dil diyorduk, şoven Fransız benimle İngilizce mi konuşacak? Tamam 2 yaşımda şakır şakır Fransızca konuşuyormuşum. Ama bak hatırlamıyorum etmiyorum o halimi.

Yemek diyorduk, değil mi? Dün bizim oğlanların bulduğu bir dönerciye gittik. Adam eşine evde kuru fasülye pilav pişirtmiş. Döner öyle bir gözüküyor ki, “dayı, gözüm kaldı yav” deyince, adam şerit şerit yığdı pilafın üzerine. Bir lokma aldım. Gerisini amca görmeden arkadaşın tabağına uçurdum. Arkadaşın sırtı amcaya dönüktü. İçine kekik koymuşlar. Oh no, midem yine kaldırmadı. Bir de çay verdiler tabi. Allamm sevmiyorum ben çayın tadını. Siz Türkler çok tuhaf. Hadi içeyim ayıp olmasın. Yok, tek bir yudumla mahvoldum. Zehir gibi dedikleri, “acı bir çayımı iç, bi çay iç”. Dükkanın yanına gidip yere döktüm. Ne büyük saygısızlık yaptığım. Ancak olmuyor işte. Siz Türklere bu konuda dahil olamıyorum. Hiç üniversite kantininde oturup sigara-çay “takıldığım” olmamıştır. Peh. Batak da 51 ya da 52 öğrenmedim. Bak hala üzülüp ağlamıyorum bunlara.

İlginç olanı da, benim çene bir düşük bu aralar. Taksi şoförleri ile konuşuyorum. Çok soru soruyorum. Sürekli, o ne, bu ne, neden? 4-5 yaşında hayatı çözmeye çalışan küçükler gibiyim.  Gerçi onlar da alıştılar, anlatıyorlar durmadan. Dün bir tanesi kafamı çevirip caddeye bakarken, kolumdan dürtüp, Şafak Pastanesi’ni gösterdi; “Çok güzel. Hmm”. “Şön” dedim ben de. Senin adına sevindim (bu kısım içimden). Bugünkü de, basıyor gaza, hınnn hınnn, “çok hızlısın amca” dedim. Göz kırptı. Kapı koluna tutundum, gidene kadar cama yapıştım.
Bu küçük Alman şehrinde, bulunduğum yer hastaneye yakın. İş saatleri dışında (ki haftada 35 saat çalışıyolla :( ) günde 3 ambulans geçtiğini duyuyorum. Ofiste de, her binada en az 3er tane defibrilatör var. Neden diye soruyorum, bana defib’i, kalp masajını anlatıyor. Diyorum tekrar, “pampiş neden?” Bizim acil sağlık hizmetlerimiz de Franko-German (ilk yardım olay yerinde ve ambulansta – tıbbi müdahale ve tedavi hastanede) ve bizde defib’i sadece sağlıkçı kullanır. Yok, anlatamadı. “bilmem” dedi geçti. Bur’da çok yaşlı var. Güneş de yok. Mutsuzluktan çatır çutur düşüyorlar sanki.

Pazar günü geldiğimde kimse yoktu sokakta. Dükkanlar kapalı. Saat 18:00 yerel saat ile. Lokantalar en geç 19:00 gibi kapatıyorlar. Haftasonu her yer kapalı. Türk dönercileri açık oluyor çoğunlukla. Bir de ilk gün açlıktan gözüm dönmüşken girdiğim Yunan ızgaracısı. Benim yiyebileceğim birşey olmayınca, bana mayonezli börülce verdi bir tabak, bir de ekmek. Ekmek = Türk. Bu arada, şekere son vermenin de vaktiymiş. Her yer jelibon, her yer kinder. Kinder macht frei! Ahahha öyle değil tabi. Haribo Macht Kinder Froh ve 
Arbeit mach frei = bkz: toplama kampları
Çok fena çok. Olmadı bu.

1 ay oldu herhalde şekere ayrımcılık yapmaya başlayalı. Ne eksikliğini hissettim ne de eski uyuşukluğumu. Uyuyorsam, üşüyorumdur. Ayı gibiyim. Konu dağıldı yine. Diyecektim ki, o mayo bana bir tatlı, bir şekerli geldi. Bitiremeyecektim de, açlıktan mecbur yedim ekmekle seyrelte seyrelte. Ya da bir ketçap, Allam ne kadar şeker var bunların içinde yahu. Yoğurt yok tabi burada. Süt içiyorum her gün. Sütün şekerinden de baydım. Yaptığı gaz da cabası!

Bu kadar yazmış olmam da, yalnızlığımı ortaya koyuyordur. Yalnızlık ve bireysellik. Bizde karıştırılan iki kavram. Ben ikisinden de hoşlanıyorum.
Neticede, bu Alamanyağ tam benlikmiş. Bir tek yemek bekleme kısmı zor. Bu tüm Avropa’da bence kanayan yara ancak dükkan sahibi için atılmayan yemek! Neden ecnebiler yemek öncesi içki içiyorlar? Çünkü bekleme süresi uzun. Dün otelde yiyeyim dedim. Bana spagetti yaptılar. O pişip, ki al dante idi zaten, gelene kadar der Spiegel’in Kultur ekini okudum bitirdim. Bunu da yazarım bak uzun uzun. Ancak internetler çok yavaş, kısıtlı. 13 gün kalıyorum şurada, hepi topu beleşinden 24 saat internet kullanma hakkım var. Bizde öyle mi? Benim ülkem özgürlükler ülkesiymiş yemin ederim. Bir de o kadar içiçe, dipdibe olmasak?!

Her gün oturup ülkeyi yeriyoruz buradaki Türkler ile. Yüksek binalarından ulaşımına. Dolandırıcılığından tokatçılığına. Ama gel gör ki, insan evini arıyor. Bak, henüz özlüyor demedim. Tek derdim aslında buradaki havaya ve ortama göre giyinmemiş olmam. Gidim, üzerime altıma bişiler alayım dedim. Yok. Olmaz. Para harcamayı öğrendim burada!

Arada sağnak geçişler yaşadığım şu Alamanyağ’nın geç kararmasına rağmen genelde karanlık olan havasında size iyi geceler dilerim.

Fotoğraf yok. Yarın belki, iş-ders çalışma arasında foto çekmeye çıkarım da, yok işte içimden gelmiyor. Prag beni öldürdü. İçimdeki hibernatör uyandı. Böyle görselsiz, uzun yazılar yazabilirim. Yazarım da, sıkıldım çünkü istediklerimi yapamamaktan. Candy Crush oynuyorum bu nedenle. Ne kadar çok oynarsam, finaller o kadar çıkıyormuş hayatımdan. Peh. Öff. Hadi. Çüs.
Parov Stelar’ı iki kere izlemiş biri ve last.fmde en çok Parov dinlemiş biri olarak, yeni keşfettiğim Coco ile sizi başbaşa bırakmak isterim, ama siz Türkler yutuba ulaşamıyordunuz değil mi? 

İnsan kendinden başka kimseye böyle eziyet edemez.



"But I tell you whats inside of me will never die,will never die…"

Tuesday, May 6, 2014

Praha

Aktarmalı uçuş.

Önce bir 5 saatin var dedi bana. O zaman naparım, ne ederim diye araştırdım. Sonra bir hesapladım, 3 saat. Şehre inmek 1er saat sürüyormuş. O zaman araştırmayı bıraktım. En sonunda, inince hava limanına, baktım ki, 4 saatim var.
Böyle bir acele etmekler, heyecanlanmaklar. Kendimin ayırdına vardığım zamanlarda ilk gitmek istediğim kentlerden biriydi Prag. 
Terminaller arası geçiş yaptım, bu arada küçük bir limanı var, haritadan bakınca devasa görünüyor. Sanırsın İngiltere'nin hava limanLARı gibi. Valizi bıraktım. Oradaki gençlere, uçak 5teyse kaçta gelebilirim sorusunu iletemedim tabi. "madam, madam", baktım olmucak, çıktım dışarı. otobüs 1 saat sürer demişler insanlar internetlerde. Olmaz tabi, fobimi farklı topraklarda mı yeneceğim?! (ki yapmıştım bunu).
Taksi sırasına baktım, AAA taksi daha 4ncü. İçerde turladım biraz. AAA'ya sıra gelince, hoop. Taksi dolandırıcılığı meşhurmuş Prag'ın göremedik çok şükür!

Açtım haritayı, beni şu kırmızı noktaya götür dedim. Bu arada bu taksiyi güvenilir olmasının yanı sıra, başka bir nedenden ötürü de seçmiştim ama hatırlamadım o an. Binince gördüm. %47 indirim!! 

Abiye sordum tabi, indirim için napçam bilader? Kuponu al, telefon et dedi. E tamam. 

Yollar böyle bir Avusturalya, bir Africa cangılı gibi, yemyeşil. Hava kapalı idi bu arada. Ben de hava limanında ötmeyeyim diye, kırmızı süet düz taban bir pabuçlayım. Değiştirmek aklıma gelmedi, sport pabuçlarımı giymedim. Ama Prag işte, soğuk mu soğuk! Bu arada evet, diş tellerim kapıda ötüyorlar!!!

Abi beni tam da haritada gösterdiğim kırmızı noktada indirdi. Karşımda Charles Köprüsü. Tıklım tıklım!!! "Nasıl? Kalabalık de mi?" dedi de, içimden fak, vat iz dis? dedim. Teşekkür ettim, 35 Avro da verdim, evet. 

Köprüye çıkmadan evvel, taksiyi aradığımda beni nereden alabilir diye bakındım. Otel buldum kendime, sonra hoop köprüye. Görece o coşkulu kalabalık azalmıştı.
Ama mahşer yeri gibi derler ya, inanın öyleydi. Ya da inanmayın.

Hava serin, çorapsız pabuçlarımla burnum deli gibi akıyor. Güneş yok, hava kapalı, fotoğraflar bok gibi. 
Acele ederek dolaşmaya başladım tabi.

Aç değildim ama, sırf merakımdan Puşkin adlı mekana girip, gulaj yedim. Aç değildim belki ondan, ancak hayatımda bu yemek olmasa da olarmış. 

Köprüye dönersek, çok kalabalık, sağlı sollu ekseriye kişilerin karikatürlerini çizen ressamlar, takı satıcıları. Bazen de müzisyenler. Müzik olmayınca, hakikaten damarlarımızdan biri kesikmiş gibi olmuyor mu?

Köprü üzerinde birçok heykel mevcut. Bazıları, dilek dilemek için ellenmekten pirinci ortaya çıkmış, sapsarı olmuş. Batıl itikatlarım bana fazla geliyor artık, terk ediyorum yavaş yavaş O nedenle sıraya girmedim.
Köprünün altından başka bir köprüye bakınca amanıın şu aşıkların asma kilit astıkları yer. Ben orayı geniiş bir yer sanmıştım. Tek başıma olunca da, napcam? Gidip napcam? Şunu çekip, gittim.

 Beni etkileyenlerden biri de, dilencilerin dilenme şekilleriydi. Ekşi'de yazmışlar galiba. Demek insanlarda hala utanma duygusu var, diye düşündüm.
Gel bi' Kızılay'da yürü. İnsanlar yapışıyor, para istiyor. Elindeki gevreği uzatıyorsun, "naaabçam ben onu yaa" diyor, dövmediği kalmış. Şaşırıyorsun. Bu bir ülkeler karşılaştırması değildir, insan ve sağduyu karşılaştırmasıdır. Bir de kültür tabi. Şu anki mevzu bahis kişiyi tanımıyoruz.
 Bu foto, Fermina Hanım'a ve emaye çaydanlığına gelsin!
 E tabi, ben noolur nolmaz diye, haritayı da bastırmıştım. Başladım yürümeye. Dancing House'u merak ediyordum.
O kadar yakınmış ki, bir elimde burnumu tahriş edercesine sildiğim sümük bezi. Atölyeden alıp da, sümük bezi yaptığım tekstil artıkları. 

Şu binanın önünde bir fotoğrafım olsun isterdim. Ancak bu aralar, ya Benjamin'i alıp kaçarlarsa, ya cep telefonumu alıp kaçarlarsa paranoyasına sahip olduğum için, bari bir selfi çekeyim dedim. Heh, olmadı tabi. Yol çıkmış bir de koca burnum. 3ncüyü denemedim artık. 
 Sonra dedim ki, ben şu astrolojik saati bi' göreyim, ki tvde görmüştüm kaç sefer. Şu dans eden eve giderken de, saatimi ayarladım. Saat başı orada olabilecektim.
Ama inanılmaz bir şey, nehirden ayrılıp içeri girince, kayboldum! Elimde harita var ve kayboldum! Yine de bu sayede gitmeyi planlamadığım meydana çıktım. Yine birçok sokak sanatçısı vardı. Ancak elimdeki kalın pazen mendil, artık ıslaktı. Bildiğiniz ıslak!!!1bir

Taksiyi aradım, geç kalmadan. Sonra da otele döneyim dedim. Yok, yolda hala astrolojik herhangi bir yapıya rastlamadım. Ayaklarım acıdı artık sokaktan, ayakkabı düz, ki içine silikon topuk tabanı koymuştum. Çorap da yok, zırt pırt ayağımdan çıkıyor! Yollar zaten arnavut kaldırımı. mızmızmız

Saat yok. Bir yerde saat gongladı. Baktım astrolojik olanı değil. Amaaan dedim ya, yorulmuşum. Bir de insan dolaşıyor ama şehir hakkında araştırma yapmasam, kelebek gibi dön dolan. 
 Böyle böyle karanlık fotoğraflarla otele dönerken, şans eseri gidiyorum tabi, nihayet bir sokak ismi haritada göründü!!!
Köprüye doğru ilerlediğimi düşünürken, aşağıdaki güzel yaratığı gördüm. Kim bilir kaç yaşında ve çok güzel. Yenge de, "Big In Japan"ı hala saçlarında yaşatıyor. Modern Talking kafası. Gülümsedim, geçtim.
 Köprüden dönerken, dua eden, dilek dileyen insan.
 Köprünün dönüş tarafı. Güneş çıktı da, içimi ısıttı mı? Hayır. Biliyorduk soğuk olduğunu da, burnumdan ne istedin?!
 Yine azcık güneş çıkmışken nehir.
Otelin önüne geldiğimde, 15 dakikam daha vardı. Artık gelenek haline getirdiğim, şehre ait bir kadın heykelciği araştırdım. Mısır püskülünden yapılma, emre amede bir kadıncağız biblosu satın aldım. Paradan anlamam ben, kim bilir kaç para verdim :D 
Kazanmayı bilirim de, harcamayı bilmem işte. 

Sonra taksi ile hava limanı. 18 avro. Sonra da pabuç değiştirdim. 
Bu hava limanında, ötünce (bence tellerden), kızcağız beni oturttu bizdeki gibi sandalyeye. Pabuçlarımı aldı, plastik kutuya koydu. Eline de eldiven geçirip, elleri ile ayaklarımı kontrol etti. Beleşinden ayak masajı. Ooo00 dedim, iyimiş.

E tabi bişi bulamazsın, ağzımı açmışım, "bak tellerim öttü galiba" demişim, sen hala oramı buramı elle. 

Bindim uçağa geldim ama yolda Almanya'ğa ait havayolu şirketinin çalışan ve müşterileri bana çok kaba geldi. Hava limanı da çiş kokuyordu her taraftan. Ha bu arada, insanları da böyle tuhaf geldi bana Prag'ın. 

Tuvalette sıradayım. Bir kabinden bir kadın çıktı, Çekçe birşeyler söyledi. Ben baktım tabi, anlamadım. Önümdeki Çek'e sıra geldiğinde, o kadının 2 kişi önce çıktığı kabin boşaldı. Bana kafasıyla işaret edip, git dedi. Ben de "neden?" dedim ingilizce, bana Çekce cevap verdi. 
Allam dedim, seninle mi uğraşcam. Girince anladım ki, toylıt peypır bitmiş. Kadın, kadın!! Ben nereden geldim sen biliyon mu? Omzumdaki bir at ağırlığındaki çantadan tuvalet kağıdı mı çıkmayacak!? Hahaha

Sonra gittim, valizi aldım emanetten. Çakal bana para üstü avro yerine Çek paraları vermiş. Bende de böyle bir salaklık var işte. İnanırım, güvenirim, kontrol etmem. Almanya'ğda fark ettim. Olsun, ben de balkona astım Hıdırellez parası diye.

Netçede, pek bir numarası yokmuş. 3 saatte tüm şehri dolaşmışım, astrolojik saati de görmedim ama aman umurumda değil. Saklamışlar. Zaten ülkenin insanları ve turistleri çok "saf". İnternetlerde ipi pazara çıkarılmış olan, sokak sanatını görmüşler, 40 kişi başında bekliyordu. Bahsettiğim de, bir kişi bağdaş kurmuş oturuyor, elinde bir sopa var. İkinci kişi o sopanın ucunda oturuyor görünüyor. İkinci kattaki ile göz göze geldik. Ben karşıya geçiyordum. "olm bana yutturamazsın" bakışı attım, kaybolmama devam ettim. Kaybolsan ne ki zaten Prag'da. Ankara'nın Çankaya'sı ülkenin tamamı kadar, peh!

Neticede, şunu hissettim. En çok gitmek istediğim yerlerden biri olan bu şehir, bana tat vermedi. Bir his yaratmadı. Üşümekten başka, ama o şu anda da var. Gittim marketten sümük bezi aldım bir set. Burun kanatlarım acıdı.

He, ne hissettim, kapıyı kapatırken İngiltere, dilenciyi görünce Fas, oraya bakınca Moskov, dondurma yiyince (şekeri bıraktım ama dondurma yemeye başladım bu yaşımda) Hırvatistan falan. Sanırım tourist block oldum, varsa böyle bir deyim.

Her kent, her ülke birbirine benzemeye başladı. Şimdi şu soğuk Alamanyağ kasabasında, ısınmaya çalışırken, yazayım dedim. Neticede internet kısıtlı ve çok pahalı. Burlar çok pahalı. Benim yalnız ama çok güzel ülkem. Bir gün o kadar özgür ol ki, İngiltere'nin esamesi okunmasın de la libersyon ve demokrağsi adına. Ay lav yu.

Saturday, May 3, 2014

Ruz-ı Hızır 2014

5 Mayıs'ı 6'ya bağlayan gece, Hızır ile İlyas'ın buluştukları gün.

Bir bakıma, Nevruz'un İslamlaştırıldığı bir bahar bayramı. 
Üstüne 2010 yılında, Unesco'nun İnsanlığın Somut Olmayan Kültür Mirası Listesi'ne girmesi için başvuru yapılmış.

Yapılacak o kadar çok şey var ki, 5 Mayıs'ta. 

Öncelikle, Pazartesi evde temizlik falan yapmayın, yaptırmayın. Bugün veya yarın yapın. Evi süpürmek, bereketi kaçırırmış. İzmir Fuar'ında çingeneler bu saatlerde doluşmuş, gırnatalar çalıyor olur. Yeşil yanına, su kenarına inilir. O zaman parklara! Su kenarına!

Bildiğim bir şey var, o da sabah erkenden Hızır ve İlyas'ın evi dolaşması için pencereleri açmak, geçtikleri yerlere bereket bırakması için, taneli yiyeceklerin bulunduğu tencerelerin kapağını, cüzdanları, çekmeceleri açık bırakmak. Ezandan önce de kapatmak. Ben bunu her yıl yaparım. İşe yarar.

Ve bildiğiniz gül ağacının altına dilek çizmek, dalına dilek asmak vs. Sonra bu dilek kağıtlarını suya atmak.
Geçen sene, gömdüğüm paraları nereye koyduğumu unuttuğum için, Temmuz gibi bulup kırmızı kurdeleye geç sarmıştım. Sardıktan sonra dileklerim gerçekleşmeye başladı!?! 

Bugün de gitmeden evvel, ev içinde tütsü yaktım. Ucu yanmış tütsüm Sevgili C için. O istemişti fotoğraf. 

Umarım dileklerimiz kabul olur. Kainat güzeli yarışmasındaymışım gibi, dünya barışı istiyorum.



Keşke hep Şamanik kalsaymışız.