Friday, May 9, 2014

Almanya

Çok mutsuzum. Her istediğimi alamadığımda böyle hissederim. Şu Avrupa’da mobilitemi kaybettiğime ve istediğim yerlere hoop gidemediğime üzülüyorum.
Kalkıp çıkayım desem, hava soğuk ve yağmur yağıyor. Tüm bunlar bir işaret: otur iş ve ders çalış. Ay sonu finaller var, haziranda yarı yıl performans değerlendirmen!

Avropa’da araç kiralamak istiyorsan ve pis bir Türksen, 1500 Avro nakiti veriyorsun. Kaçar gidebilirsin zira. Büyük ihtimalle de kaçıp giden olmuştur da bu önlem alınmıştır.  Aferim bize bıraktığınız bu mirastan dolayı.

Bur’lar soğuk. Ben de belki lazım olur diye yanıma tek bir polar alınca, ikinci derim gibi oldu. Havalar ısınınca tıpkı bir sürüngen gibi sıyrılacağım kendisinden. Bir süre de fuşya rengi görmek istemeyeceğim eminim.

Hadi dışarıda hava soğuk, tamam. Ancak oda? Bu Alamanlar kendi iklimlerine göre termostatı ayarlayınca, biz donduk kaldık. İnanılmaz bir şekilde akşam sizin saatinizle (öhöhö ülkeye yabancılaşma – hemen Avrupalılaşma) akşamları 10’da uyuyorum. Yatağa geçene kadar gözlerimi açık tutmak için sarf ettiğim çabayı mutfak işine ayırsaydım, şimdi pastane açmış kukileri fırından çıkarıyor olurdum. Sabah da yine sizin saatinizle sabah 8’de yine göz kapaklarını açma çabası. Dün artık isyan ettik, “kal’feri yak teyzeğ” diye. Kadın termostatı kaldırdı. Gece 11’de yatıp sabah 5’te uyandım. İşte dats may görl! Meğer soğuktan kış uykusuna yatmışım, içimdeki soğukkanlı ve ayı uyanmış. İroninin ustasıyım. Hakikaten bana Bağyan Sarkazm derler. Öhm.

Mobilite için, araç kiralamayı geçtik. Öyle bir yerdeyim ki, burada 2078 şehir varmış. İşte ben küçük bir şehirdeyim, öyle çat diye atlayıp bir yere gidemiyorum. Ana istasyonlar ya 15dk ya da 55dk uzaklıktaki büyük şehirlerde. Hadi kızım, zorlan otbise bin. Bu memlekette otobüs sektörünü Türkler yeni açmışlar. Kurdele yeni kesilmiş. Ve istediğim yere mesafe 6,5 saat. O süre boyunca ben ülkemde Ank’nın bir sağına bir soluna gidiyorum biliyorsanız. Bilmiyorsanız, geçmişi okuyunca gör’ceksiniz.

Bur’da, trenler en bahalısı. Ama çok rahatmış. Gitmek istediğim yerlere en az 150 Avro olunca tek yön bilet, sanırım biraz zor. Uçak daha ucuz ama GermanWings’le uçtum işte gelirken. Toplamda bir sırada 4 koltuklu mini bir uçak. Zorlamasalar Cesna olarak kalacakmış.

Geriye ne kaldı? Bisiklet? Mesafe uzun ve ben hala bisiklete binebileceğimi sanmıyorum. Düşerim eminim ve buraların saygılı insanları bile şaşırıp gülerler. Yürürüm de, ancak ikisi de uzak mesafeyi kaldırmayan ulaşım seçenekleri.
Aracını paylaşıma açanları tespit ettim. 5-6 site var. Birinden buldum ama Sevgili C’ye ulaşmak için hiç araç yok! Ben yine aranıyordum, hani belki çeker gider miyim diye. Bay Kuş bey önce istemedi. Sonra tamam dedi. “Paris’e gidebilirsin”. Benim ona Moskova’da gece yorgunluktan geberirken ve yatağa girmişken, “istersen bir centilmens kılaba gidebilirsin, bence sorun yok” demem gibi. Paris’e gideyim, olur. Alamanya’da derdimizi anlatamıyoruz. Buraya iyi Dingilizce biliyorum diye geldim ama gel gör ki karşındaki bilmiyorsa, oldukça vahim durumdasın. Türk lokantaları arayıp duruyoruz. Pizzacıya girsen, içindekileri okuyamıyorsun. Gerçi döneri de pek beğenmedim. Dil diyorduk, şoven Fransız benimle İngilizce mi konuşacak? Tamam 2 yaşımda şakır şakır Fransızca konuşuyormuşum. Ama bak hatırlamıyorum etmiyorum o halimi.

Yemek diyorduk, değil mi? Dün bizim oğlanların bulduğu bir dönerciye gittik. Adam eşine evde kuru fasülye pilav pişirtmiş. Döner öyle bir gözüküyor ki, “dayı, gözüm kaldı yav” deyince, adam şerit şerit yığdı pilafın üzerine. Bir lokma aldım. Gerisini amca görmeden arkadaşın tabağına uçurdum. Arkadaşın sırtı amcaya dönüktü. İçine kekik koymuşlar. Oh no, midem yine kaldırmadı. Bir de çay verdiler tabi. Allamm sevmiyorum ben çayın tadını. Siz Türkler çok tuhaf. Hadi içeyim ayıp olmasın. Yok, tek bir yudumla mahvoldum. Zehir gibi dedikleri, “acı bir çayımı iç, bi çay iç”. Dükkanın yanına gidip yere döktüm. Ne büyük saygısızlık yaptığım. Ancak olmuyor işte. Siz Türklere bu konuda dahil olamıyorum. Hiç üniversite kantininde oturup sigara-çay “takıldığım” olmamıştır. Peh. Batak da 51 ya da 52 öğrenmedim. Bak hala üzülüp ağlamıyorum bunlara.

İlginç olanı da, benim çene bir düşük bu aralar. Taksi şoförleri ile konuşuyorum. Çok soru soruyorum. Sürekli, o ne, bu ne, neden? 4-5 yaşında hayatı çözmeye çalışan küçükler gibiyim.  Gerçi onlar da alıştılar, anlatıyorlar durmadan. Dün bir tanesi kafamı çevirip caddeye bakarken, kolumdan dürtüp, Şafak Pastanesi’ni gösterdi; “Çok güzel. Hmm”. “Şön” dedim ben de. Senin adına sevindim (bu kısım içimden). Bugünkü de, basıyor gaza, hınnn hınnn, “çok hızlısın amca” dedim. Göz kırptı. Kapı koluna tutundum, gidene kadar cama yapıştım.
Bu küçük Alman şehrinde, bulunduğum yer hastaneye yakın. İş saatleri dışında (ki haftada 35 saat çalışıyolla :( ) günde 3 ambulans geçtiğini duyuyorum. Ofiste de, her binada en az 3er tane defibrilatör var. Neden diye soruyorum, bana defib’i, kalp masajını anlatıyor. Diyorum tekrar, “pampiş neden?” Bizim acil sağlık hizmetlerimiz de Franko-German (ilk yardım olay yerinde ve ambulansta – tıbbi müdahale ve tedavi hastanede) ve bizde defib’i sadece sağlıkçı kullanır. Yok, anlatamadı. “bilmem” dedi geçti. Bur’da çok yaşlı var. Güneş de yok. Mutsuzluktan çatır çutur düşüyorlar sanki.

Pazar günü geldiğimde kimse yoktu sokakta. Dükkanlar kapalı. Saat 18:00 yerel saat ile. Lokantalar en geç 19:00 gibi kapatıyorlar. Haftasonu her yer kapalı. Türk dönercileri açık oluyor çoğunlukla. Bir de ilk gün açlıktan gözüm dönmüşken girdiğim Yunan ızgaracısı. Benim yiyebileceğim birşey olmayınca, bana mayonezli börülce verdi bir tabak, bir de ekmek. Ekmek = Türk. Bu arada, şekere son vermenin de vaktiymiş. Her yer jelibon, her yer kinder. Kinder macht frei! Ahahha öyle değil tabi. Haribo Macht Kinder Froh ve 
Arbeit mach frei = bkz: toplama kampları
Çok fena çok. Olmadı bu.

1 ay oldu herhalde şekere ayrımcılık yapmaya başlayalı. Ne eksikliğini hissettim ne de eski uyuşukluğumu. Uyuyorsam, üşüyorumdur. Ayı gibiyim. Konu dağıldı yine. Diyecektim ki, o mayo bana bir tatlı, bir şekerli geldi. Bitiremeyecektim de, açlıktan mecbur yedim ekmekle seyrelte seyrelte. Ya da bir ketçap, Allam ne kadar şeker var bunların içinde yahu. Yoğurt yok tabi burada. Süt içiyorum her gün. Sütün şekerinden de baydım. Yaptığı gaz da cabası!

Bu kadar yazmış olmam da, yalnızlığımı ortaya koyuyordur. Yalnızlık ve bireysellik. Bizde karıştırılan iki kavram. Ben ikisinden de hoşlanıyorum.
Neticede, bu Alamanyağ tam benlikmiş. Bir tek yemek bekleme kısmı zor. Bu tüm Avropa’da bence kanayan yara ancak dükkan sahibi için atılmayan yemek! Neden ecnebiler yemek öncesi içki içiyorlar? Çünkü bekleme süresi uzun. Dün otelde yiyeyim dedim. Bana spagetti yaptılar. O pişip, ki al dante idi zaten, gelene kadar der Spiegel’in Kultur ekini okudum bitirdim. Bunu da yazarım bak uzun uzun. Ancak internetler çok yavaş, kısıtlı. 13 gün kalıyorum şurada, hepi topu beleşinden 24 saat internet kullanma hakkım var. Bizde öyle mi? Benim ülkem özgürlükler ülkesiymiş yemin ederim. Bir de o kadar içiçe, dipdibe olmasak?!

Her gün oturup ülkeyi yeriyoruz buradaki Türkler ile. Yüksek binalarından ulaşımına. Dolandırıcılığından tokatçılığına. Ama gel gör ki, insan evini arıyor. Bak, henüz özlüyor demedim. Tek derdim aslında buradaki havaya ve ortama göre giyinmemiş olmam. Gidim, üzerime altıma bişiler alayım dedim. Yok. Olmaz. Para harcamayı öğrendim burada!

Arada sağnak geçişler yaşadığım şu Alamanyağ’nın geç kararmasına rağmen genelde karanlık olan havasında size iyi geceler dilerim.

Fotoğraf yok. Yarın belki, iş-ders çalışma arasında foto çekmeye çıkarım da, yok işte içimden gelmiyor. Prag beni öldürdü. İçimdeki hibernatör uyandı. Böyle görselsiz, uzun yazılar yazabilirim. Yazarım da, sıkıldım çünkü istediklerimi yapamamaktan. Candy Crush oynuyorum bu nedenle. Ne kadar çok oynarsam, finaller o kadar çıkıyormuş hayatımdan. Peh. Öff. Hadi. Çüs.
Parov Stelar’ı iki kere izlemiş biri ve last.fmde en çok Parov dinlemiş biri olarak, yeni keşfettiğim Coco ile sizi başbaşa bırakmak isterim, ama siz Türkler yutuba ulaşamıyordunuz değil mi? 

İnsan kendinden başka kimseye böyle eziyet edemez.



"But I tell you whats inside of me will never die,will never die…"

4 comments:

  1. Hahaha muhteşemsin yine, valla ççok güzel gözlemlerde bulunmuşsun, çok doğru hepsi. Hangi birine değineyim, haftasonları bizim buralarda zombiler kente iniyor, herkesi yiyorlar, sen bu arada uyuyakalmış falan olduğun için sağ kalmış oluyorsun, uyanınca etrafta çıt yok, insan dünyada tek başınaymış gibi bir ıssızlık duyuyor. Neyse ki pazartesi var (böyle ülkede pazartesi sendromu mu olur?!) Döner desen döner değil, içine haydari mi koyulur, mor lahana turşusu mu koyulur, son araştırmalara göre helal yapıcaz döneri derken domuz değil at eti koyuyormuş adamlar - yerler gökler inledi, halbuki at eti bir spesiyalite burda! :P
    Bu sefer çok özendim ama mümkün olmadı, bir dahaki sefere bekliyoruz inşallah ;)

    ReplyDelete
  2. Gocuğumu alıp gelicem gelecek sefere. O zaman gelirim. Bugün yine yağış, yağış.

    ReplyDelete