Monday, May 12, 2014

Ich Möchte Deutsch zu Sprechen!!!*

*Almanca konuşmak istiyorum.

Bir Türk filmi var, eskilerden. Oradaki kadın aksanlı bir şekilde tekrar tekrar, “ben Almanyaağa gidicem” diyordu. Sanırım bir hapsihanedeydi bunu söylerken. Ben de o filmden sonra, ki filmi kardeşimle seyretmiştik, arada aklıma geldikçe böyle diye diye evde dolanırdım. İşte o gün bugünmüş. Büyük bir sektör halinde gelen, bizde “40 kere söylersen olur” onlarda, “evrene mesajını ilet, yoktan var et” inanç sistemi işe yarıyormuş.

Zira, buraya yazdım mı bilmiyorum ancak bu sene başı aldığım kararlardan biri de Almanca konuşabilmekti. Hatta Bay Kuş bir ara ciddi ciddi aplikasyonlar üzerinden çalışıyordu. Şimdi kafasın kaşıyamıyor, cidden. Dahası var, D.Anadolu’da iken bilenler bilmeyenlere anlatsın diye bir karar da almış, dahili Almanca kursu girişimine başlayacaktır. Girişimin girişimini başlatamadık. Falan filan. En son BK bana dil aplikasyonu yükledi de, dersler, amelyat, sınavlar, iş seyahatleri derken kaldı öyle.

Benim Almanca ile hikayem çok eskiden. Seçmeli dersti Almanca, ortaokulda. Ancak ileri görüşlü annem, “boşveeer, sen bilgisayar dersine git” demişti. Bilgisayar dersinden öğrendiğim, Beginners All Purpose Symbolic Instruction Code, kısaca BASIC program dili ve ismi tek nefeste söyleyebiliyorum. Diğer bildiklerim, 10 Input, 20 IF, 30 PRINT iken, diğer sınıf arkadaşlarım birer Bavyeralı gibi Die Katze şarkılar söylerdi.

Sonra ben okul değiştirdim, lisede. Orada Almanca çıktı karşıma. Seçmece falan değil, bildiğin okuyacaksın. Arşloh! İşte macera burada başlıyor, macera dolu amiriikaa. Rafet El Çoban şapkasını burada çoğu Türk takıyor bu arada.  
İşte, lisede iken Almanca öğretmenimiz değişik bir insandı. BAL’a da derse mi giriyordu, oradan mı geçmişti hatırlamıyorum. Ben ilk gençlik yılları regl krampları ile ders aralarında başımı sıraya koyardım. Adam başımda biterdi. Bana hayat dersleri verirdi. Bol su iç derdi, kramplarım için. Krampların sebebini şu çorap yazısında anlatmıştım. Ehehe
Derste küme çalışması mı yapardık ne hatırlamıyorum. Herkesi kendi haline bırakırdı, gelirdi benimle konuşurdu. Hatta bana kendi hayatı ile ilgili çok özel bir sırrını da vermiş ve biraz da durumdan yakınmıştı. Hayır, gey değilmiş. Ama ben o kadar sene olmuş, hala kimseye anlatmıyorum. Anlatmayacağım da. Bunu söylersem, kendime inancım kalmaz. Ya da D.Anadolulular gibi kendime “güvencem” kalmaz.

İşte bana sırrını veren adam ertesi derste herkesin içinde, bana “bitli baklanın kör alıcısı olur” demişti. Değişik derken bunlar işte. Deyimi orada öğrendim ve hiç unutmadım. Bitli bakla kim, alıcı kim hala çözemedim. Benim körlük yaptığım ilişkilerim çok olmuştur geçmişte ancak bu laf kimeydi? Neyse.
Sonra bu durum biraz infial yarattı. Bir derste biz kanqamla ön sırada otururken aramızda konuşuyorduk. Kızdı bize, sınıftan attı. Yahu, dersi bırakıp benimle konuşan sensin zaten!

Biz de çıktık sınıftan. O zaman kredili sistemin ilk kurbanlarıyız. Bu arada, Türk Eğitim Sistemi komisyonunda bir Amerikalı varmış ve her sene müfredat değiştirilmesi vs tamamen bilinçli bir aptallaştırma stratejisinin sonucuymuş. İnanırım. Ezberci sistemle aptal yetiştirmek.

Evet, biz tabi okuldan kredili sistem sayesinde, kolayca çıkıp pideciye gittik. O pideci ki, liselilerin ilk sigara içtikleri, önündeki seyyar midyecide “kaç yersin” iddialarına girdikleri pembe kağıt peçeteli karanlık yer. Oturduk birşeyler içiyoruz. Arkamızdan bir arkadaşı yollamış, “gelsinler, nereye gittiler ki?!?!?” diye. Olay bu boyuta gelince, ana-babaya neden aktarmıyoruz bu durumları bilemiyorum tabi.
O günden sonra, adam beni tenefüste ilk sınıfa kapattığında kapıyı da kapatınca, alt sınıflardan G kapıda, kapıyı kapattırmayarak beni gözler olmuştu. G bu arada şu an İst Opera ve Balesi’nde hor hor.
İşte tüm bu baskı ve hala anlamlandıramadığım davranışlar neticesinde ben Almanca’yı gizli gizli öğrendim. Biraz ket vurdum ama hep istedim. Her zaman “aman ne aptalca” dediğim şekilde, “anlıyorum ama konuşamıyorum” aehrhae üstelik okuyabiliyorum da gayet şön.

Ah be Almancacı O.B. ah be!

Hani demiştim ya, burada haftasonu Sevgili C’nin dediği gibi, zombiler kente iniyorlar, evden çıkanı yiyorlar. Tek açık yer, Kebapçılar ve bugün öğrendik İtalyan pizzacıymış.
İlk gittim. Mekdanılds menüsü gibi bakıyorum tepeye. Spinatlı baget yazıyor. Adam Türk. Spinat ne? dedim elbette. Hani bagette işi ne ve nasıl olur diye. Ben Temel Reis ile büyümüşüm, bana Safinaz bile demişler gizli gizli senelerce, ben mi bilmicem!? Adam baktı şöyle, küçümseyerek, “ıspanak” dedi. “Ha, tamam” dedim, şimdi nasıl oluyor da, bagete ıspanak koyuyorsun, çiğ mi tam pişmiş mi? sorularına girmedim artık. Dedim ya, çok soru soruyorum diye. Sustum, “sen bana şu resimdekinden ver” dedim. Yedim kalktım.
Ertesi gün değil ama daha sonra tekrar gittim. Ayıptır söylemesi, hiç sevmem ama sucuk istedim. Memleket hasreti işte!

Kardeşim olsa şimdi bana, “Almanya acı vatan :(“ yazardı adhsherhe.
Geldi sucuk. Yiyorum. Gerçek Alman kızlar geldi. Anlıyorum ya ne dediklerini, biri bilinçli sipariş verdi, diğeri aynı ben, “sucuk ne? İçinde ne var? Ne koyuyorsunuz?” soruyor. Adam başladı anlatmaya çalışmaya. Dana dedi, sonra tökezledi. Sonra baktım bana yüksek sesle birşeyler soruyor. O sırada komikli bir MGM filmi vardı, Almanca. Ben film de seyrediyorum cacıklı sucuk ekmeğimi yerken. Sucuk da böyle ekşi. Benim bildiğim, yediğim ekşi sucuk deve etinden olur. Onu da, güreşte kaybederse keserler. Deve kaç para biliyonuz mu?
Neyse, “klasşoh” (bu kısmı uydurdum) var bu sucuğun içinde değil mi?” dedi bana. Tabi o mi ekini birleşik söylemiştir! 2 gün önce bana ağzını berkitiyordun ya, Sarı Mersedes!!!

Baktım, “ben Almanca bilmiyorum” dedim, kafamı çevirirken, adam şaşırmış halde, böyle sesi de gitti, “öyle mi?” dedi. Ben eksenimde dönmüştüm bile. Hee derken.

İşte dedim, mazlumun ahı yerde kalmıyor!!! Aheste aheste!!
Sonra gitti bu, depoya. Kızlar bekliyor, ben elimde tabak (burda işler böyle) paramı ödeyeceğim. Adam gelmiyor. Sonra elinde kocaman bir sucuk paketi, sallana sallana geldi. Kıza verdi. “al bak şu şeritlerde yazıyor olmalı” dedi. Yazmıyordu bu arada. Kız da aldı eline paketi. Ben ödedim çıktım.

Bu memlekette turist olduğumu anlatmam için Benjamin’i boynuma mı asayım? Ah çok Avrupai görüküyorum, oh la la, zira anaokulu eğitimimi Avrupa’da tamamladım diye mi sevineyim? Alamancı zannedildiğimi düşünüp diye mi üzüleyim?

Anlıyorum ben dediklerinizi. Zaten bu Almanlar fark etti, artık dikkat ediyorlar söylediklerine natürlih.

Ben de az değilim hani. Üzerimde ziyaretçi yeleği olmadığında, yelekli birilerini görünce hemen atlıyorum “halo, morgın”, ya da “maltzayt”. Hatta bugün bizim adamlardan biri ile karşılaştık koridorda. Yanımızdan da bir yerli geçiyorken, birbirimize Almanca selam verdik. Şön.

Neticede, şimdi bilgisayarı kenara bırakıp, şu dil programını karıştırayım diyorum. Buradan konuşarak gitmem lazım. Aplikasyon fos çıkarsa, köşedeki kitapçıdan dil kitabı alacağım. Kafama koydum.

Şimdi dil sorunundan sonra, yemek ve konuşulmayan gerçek taharet sorunu hakkında yazmak istiyorum da, sonraya mı bıraksam? Raporumu yazıp da geleyim bari. Hadi çüss! 

Hava o kadar kötü ki, foto çekemkiyorum. Keine foto. Birkaç gün sonra düzelecekmiş, o zaman harika bir fotoğraf çektireceğim! Düz yazı için özür. 

No comments:

Post a Comment