Sunday, June 15, 2014

19 Saatte Amsterdam

Bu Avrupa bize göre oldukça pahalı. Bizim otelin sahibi kadın, Otel Kadını, Amsterdam'a otobüsle gidebileceğimi söyledikten sonra araştırmış, bir link verdi. Bu arada tabi Sevgili C için de araştırırken, C'nin fiyatlarını 3e katlamış oldu. Bu tür internet üzeri fiyat araştırmalarında, tekrar tekrar bakacaksanız ya da sayfa uzun süre açık kalırsa fiyatlar artıyor. Engellemek için cookieleri disable etmeniz lazım. I sipiks ingliş.

Neyse, otobüs fiyatı sabitmiş. 15 Avro. Ancak biletleri alana kadar canım çıktı. İnternet bağlantısı kopar, otel bulmak uzun sürdü, onu satın almak da bir o kadar zordu. 3 kere toplamda kadının yanına inmek zorunda kaldım 3 kat. Ama bir şekilde biletleri ve oteli ayarladık.

Eh bu kadar engellemeye başıma bir şey gelecek diye korkmadım değil. Yalnız seyahat eden kadınlara bizim ülkemizde yapılanları biliyoruz. 

Seyahat tarihi tatile gelince tren saatlerinde değişiklik olur, tren gelmeyebilir dediği için Otel Kadını, beni 1 saat erkenden istasyona gönderdi. 1 saat erken gidince otobüs "gar"ında gözlem yapma fırsatım oldu. Gar denildiğinde kesinlikle bizimkilere benzer bir yer aklınıza gelmesin fiziksel olarak. Sadece açık bir park alanı, otobüsler için büyük. Sadece direkler ve üzerlerinde tabelalar var. Eskiden Kemeraltı Balıkhali önündeki otobüs ana seyahat noktaları gibi. Şimdi Balıkhali, Konak Pier oldu şekerim.

Su aldığım yer elbette Türktü. 

O tertemiz Almanya'nın sona erdiği yer kesinlikle gar. Gara keşler ve parasız öğrenciler geliyormuş. Bir grup genç vardı. Gitar çalan tek erkek ve etrafında kızlar. Kızlardan biri ilaç kutusu ile gence eşlik ediyordu. Hayatımda yalın hali ile bu kadar güzel bir ses duymadım.

1 saat orada oturmadım elbette. En az yarım saat dolaştım. Sonra da gençleri dinledim uzaktan. Yanıma oturup sigara yakıp beni zehirleyen Türkler ve zevzek konuşmalarına kadar da bir bankta oturdum. Alamancılar için ayrı bir yazı yazacağım. Çok utanç vericiler!

Ve otobüs geldi. Toplamda 7 kişiymişiz. Otobüste yer ayırtma gibi bir seçenek yok. İstediğin yere oturuyorsun. Çok istediğin bir yer varsa erken gel diyorlar. Neyse, data matrix kodu okumadı alet! "İşte" dedim "buymuş"! eheh endişeli kişi.

Sorun düzeldi, soyadımdan buldu beni. Bindik. 7 kişi. Yolda arada uyumuşum. Her yer yemyeşil. Yeşil göz dinlendirir ama benimki fazla dinlendi. Sonra Hollanda'ya yaklaşınca yol kenarlarındaki atların yerini inekler almaya başladı. Şehre girdik. Girdiğimiz andan itibaren, "ne güzelmiş lan" dedim kendime sürekli. Almanya'da da insanlar bisikletle dolaşıyor, genel yaşam benzer ama en bileyim, bu insanlarda bir rahatlık var. Keyif var herhalde. İzmir falan hikaye. Ams tam yaymalık bir şehir gibi geldi bana. Şehrin içinden geçiyoruz. Büyüleniyorum böyle. Sonra zırt diye bir yerde durduk yolda. Geniş bir yol. 5 kişi indi. Geriye kalan 1 genç de emin olamayıp kalkınca, son durak mı diye sorduk. Öyleymiş. Ne acayipsiniz.

Şoför ingilizce bilince iş kolay tabi sanıyorsunuz. Eliyle işaret etti "şurası Merkez İstasyon". Ams'a gelince herkesin başlangıç noktası. Ben ters yöne gitmeyi tercih ettim. Napıcam tren istasyonunda!?

Başka ufak bir istasyon vardı. Önünde de acayip bir yapı. Orada birini yakalayıp, ipaddeki tüm Ams haritalarını açtım (moderen seyyahlık). Nerdeyiz diye sordum. Adam eliyle "şuralarda bir yerde" demez mi?!
"Sen en iyisi Sentral Siteyşına git" dedi. Ben de "gitmicem!" dedim. Doğru demişim. 
Hemen sızlanmak için Bay Kuş'u aradım. Cityring tabelasına takılıp, yürüyorum. Birden böyle zurnalı bir ses geldi. Türk düğünü!! Onlara takılmadan yola devam ettim ve yolda uzaktan bir değirmen gördüm.

İşte ikinci kerterizim de bu.

Sonra haritada yel değirmenini buldum, sonrasında rahatladım. Daha önce plan yapmıştım ama gara göre yapmıştım. Gar batıda ben kuzeydeyim. Sonra hayvanlı bahçeyi buldum haritadan. Yürümeye başladım. Saat 16:30 bu arada.

Değirmene yaklaşınca öyle sıradan bir yer olmadığını gördüm. 
 Bu da ilk nehir fotoğrafı. 
Ve görmek istediğim yerlerden birindeyim: Magere Brug. Ya da Sıska Kız Kardeşler Köprüsü. Ben de bir özelliği var sanmıştım. 
 Böyle bir yermiş. Kimseye güvenip makinayı vermedim. Dolayısı ile ben çektim fotoğraflarımı.
 Öööööhhhh. Böyle bir yerde yaşamak güzel olmaz mı? Ama çok turist var yah.
Böyle böyle masalımsı yerler.
 Sonra böyle dolana dolana, meşhur otların, tohumların satıldığı sokaklardan birine geldim. Sokağın hali böyledir. 
Sokak meydana çıkıyor. Meydan böyle kalabalık. 
 Ben şöyle bir dolandım tabi. Tesadüfen Spui'ye girmişim. O da ne FESTİVAL VAR!
Spui'de sokak sanatı. 
Festivaller bildiğiniz üzere, toplumun genel ahlak kurallarının dışına çıktığı eğlencelerdir. Amsterdam'da daha ne festivali yapıyorsunuz anlamadım. Zaten festival gibisin Amsterdam, katılmak istiyorum!!!

Sokak araç girişine kapalı. Aralıklarla DJler setlerini çalıyorlar. Bir yerde müzik çok hoşuma gitti. Çektim kendimi kenara, aldım bir bira! 
Sonra yola devam. Turist olduğum belli tabi, kafa göz her yerde dolanıyor. Karşıdan gelen bir çift baktım benim botlara bakıyorlar. Ben de gülümsedim. bu Avrupalılar güler yüzlü. Hani Akdenizli olan bizdik?!

Botlarını çok beğendik dediklerinde, "ehe çok güzeller değil mi? yeni aldım" dedim. Sonra bir şekilde adama makinayı verdim. Yenge ile fotoğrafımızı çekti. O arada ben botlarımı överken, "bak üzerindeki cepleri gördün mü?" diye şımarıyordum. Bu da şımarma halim aşağıda:
Yahu bu dünyada botlarımı benden başka beğenenler de varmış!? 

 Bu sırıklı kadın da ara sokaktan çıktı. Üzerime üzerime gelince, fotoğfarnı çekip kaçtım. O kanatları açıp bir kelebeğe dönüştüğünde fotoğrafsal olarak çok yanlış bir yerdeydim, maalesef.
 Sokak festivali ve ahlak anlayışının dışına çıkmak bana yetince, yola devam. Burası lale tohumlarının satıldığı yer. Ya o laleler bizim!!!
Benim istediğim lale bahçesine gitmekti. Ailecek fotoğrafımız var orada, (2 küçük hariç) ama mesafeli bir yermiş.
Bu arada, neden bisiklet kiralamadım? 
Yürüyerek daha çok şey göreceğimi bildiğim için. Ayrıca binebiliyorum ben bisiklet. Almanya'da denettiler. Gerçekten mekanik bilişsel öğrenme unutulmuyormuş!
 Bu Avropalılar ve kilit hastalıkları. 
Bizde de var ama böyle aleni değil. Biz tam tersi Cuma namazından çıkan birisine gidip, kafamızda kilit açtırıyoruz, talihimiz, kısmetimiz açılsın diye. Ben yapmadım hayır. Kilit asan ve açtıran tarafta değilim. Ben bakıcıyım. Kilitler benim işimde yer alıyor. Aşka dahil etmiyorum!
 E bir de bu vardı tabi listede. I Amsterdam.
Bu da rezillik işte. Her harfin üzerinde insanlar. Ben napcam?! Dolandım orada bir süre. Sonra bir kıza verdim makinayı. Tek değildi ve kaçıp gidecek gibi görünmüyordu. Sağolsun çekmiş birkaç poz.
Bu arada, acıkmıştım azcık. Dedim ya, şekersizlik öncesi olsa sürünüyordum. Artık ayıp olmasın bedenime diye helalinden bir sosis yedim. Canım çekiyordu ne zamandır. O sosisi yerken, ki ben başka açık restorante bulamayacağımı düşünüyordum, Rembrandt Müzesi'nin giriş saatini kaçırmışım.
Müze otlu sokaklara yakın.

Ben artık ziyadesiyle yorulmuş ama mutlu bir şekilde artık otele gideyim, oradan tekrar çıkarım. Yüküm azalsın dedim.
Otel Vondelpark'a yakın. 
Parkın içine girdim elbet. O da ne!? Burada da var yazı. Toplamda kaç tane olduğu rehberlerde yazmıyor. Süprizlerle dolusun festival kenti. Bak bir daha diyorum, "festival gibisin, katılmak istiyorum". Ben biliyordum zaten Kenan Doğulu'nun bu şarkıyı kafası iyiyken yazdığını. Amsterdam'da yazmış arkadaşlar. Çözdük.
 Leş kalabalık. Bakın dikkatlice, ağaç altında oturan var mı? 
Yok. Öğle vakti bile böyleler. Amsterdam, Almanya'ya göre daha nemsiz ve güzeldi. Almanya'da ben böyle bu kadar yol yürüyeceğim, pantolonum ıslanırdı. Çok su içiyorum dedim ya.  
Bu kadar güneşi ülkede görsem güneş gören her yerim koca koca blister kaplanırdı.
Bir de ağaç altlarına işiyor bu insanlar. O nedenle açık alanı tercih ediyorlar. Bizim Ank parklarına Ankara'nın elitleri giderler ve park sandalyelerinde otururlar. Heh ben de yapmadım mı kardeşimi Hacettepe'de beklerken? Yaptım. Bu pazar yine sınav varmış. 
Bu da tipik Amsterdam kartpostalı. Mavi tram. Tram hatları nedeniyle temiz çekilemeyen fotoğraflar.
Otele girince, recepteki kızcağızın beni beklediğini öğrendim. Saat 20:30 falandı. Giriş 23:30'a kadar ama beni bekleyince biraz haksızlık yaptığımı düşündüm.
Bu arada, ertesi günü planlıyorum tabi. Ben yine gardan binerim otobüse diye düşündüğüm için, kıza sorular sordum. Bir süre bunun üzerinde kafa yordu sağolsun.
Bir nazik, bir yardımsever. Ay ay! İnsanları da pek güzel.
Otel ile ilgili en kötü yorum iki kişinin aynı anda ayakta duramayacağı kadar küçük odalar idi. Ama benimki yayla gibiydi valla. Bir de otelin sabunu öyle güzel kokuyordu ki, ikinciyi çaldım. Bir de yorulmuşum. Gece hayatı bana göre hiç değil. Dujumu aldım ve yattım.
Sabah erkenden kalkıp tekrar yola çıktım. Gece öğrendim bu arada, beni bıraktığı yerden biniliyormuş otbüse. Otelden de kağıt harita aldım. 

Yine bu yazıya geldim. İlki bu. Baktım görece daha sakin. Benjamini otomatiğe kurup, küheylan gibi poz verdim. Bu yazının karşısında müze var. İlk gittiğimde içeride keman çalan bir genç vardı. Allam bu kadar mı güzel çalınır. 
 Ve, meşhur köprüler yine. 
Bu da BK beni öperken, Der Kuss 2. Bizim de aynı böyle bir fotoğrafımız var.

Bu köprüde durup fotoğrafı çektim. Mal gibi bakıyorum detaylara. Sağda bir bot ev var çünkü.
İşte bu bot ev. Ben D.Anadolu'da istifa etmeden önce planımız Ams'da yılbaşı idi. 2 çift gidecektik. Bir türlü ikna olmamışlardı bot evde kalmaya. İçimde kaldı. Tek kişi de kalınmıyormuş. Ahdım var, bu bot evlerden birinde kalıcam ve o müzelere gideceğim!!
Van Gogh müzesi önünde sabahın köründe kuyrukta 100 kişi vardı o sabah!!! 
Köprüde birden tın tın tın sesler gelmeye başlayınca, asfalta baktım. Oh may gat! Kalkan köprü. Kenara çekildim seyrettim. Ehehe

Bu da köprünün kalkmış hali. Bu köprü kontrol merkezinde çalışanlardan biri Türk. Bu bilgi nereden aklımda kaldı bilmiyorum ama Foça'ya tatile geldiğini biliyorum. Allam ya. Kafamdaki gereksiz bilgiler yüzünden atom çarpıştıramıyorum.
Bu da, böyle köprü işte. Artık yolun sonuna yaklaştım. Bu fotoğrafını çektiklerimden çok daha fazlasını gördüm. Çok beğendim. Can atarak gitmemiştim ama çok güzelmiş. Sana katılmak istiyorum Amsterdam!!!1 
Yolda, ikinci kerterizim yel değirmeninin altındaki kafeye girdim. Ağacın dibine gölgeye oturdum, diğer 4 kişi güneşte pişerken. 

Havuçlu kek söyledim. Annem alınmasın ama böyle güzel kek mi olur?! Bu da şekeri bırakmış olsam da, bir fikrim olsun diyeydi. Kilo derdinden bırakmadığım için böyle arada yiyorum elbette. 
Sonra da, birinciye geldim. Üç masalı sanat eseri.
"Arılar İçin"
Gerçekten de bir arıcı gelip, bal topluyormuş. Arılar bal toplayabilsin diye uçuş menzilleri içine uygun çiçekleri dikmişler.
Red Light District hakkında konuşmayacağım. Benim de bir özelim var!!!
Ama işte "look at all the things I couldn't do in Ams" diyerek, yapmadıklarımın fotosunu sunuyorum. Bir de şu tek kişinin zor geçtiği sokak var gidemediğim. 
Ahdım var, sana tekrar katılacağım Amsterdam!! 

Ama sevgilimle geleceğim. Yalnızken keyifli ama çok keyifli değilsin.

Öyle sıpeys kek falan da, tek başıma yersem, camı açıp uçmak isetyebilirim ya da g*tümü bozarım diye yemedim. Sokakta Spui beleş ikram ediyorlardı halbüse.
Özetle, oraya gidilir ve yaşanır.

Giderseniz benim kadar zevk alamazsınız, söyleyeyim. 

3 comments:

  1. Owwww şok şukela, süper gezmişsin, ne iyi etmişsin, içim açıldı!

    ReplyDelete
  2. Veri nays ama bir dahakine sana gelcem. Soz. Yazamayip biriktirdigim cok sey var. bir dillendim, bir dillendim ki, circir konusuyorum yah.

    ReplyDelete
  3. :D Aman çok memnunum ben.. Bir de problem vardı, çözüldü hepsini okuyorum ooooh gözlerime bayram, bana her gün bayram.

    ReplyDelete