Thursday, August 7, 2014

HK_

Hong Kong'a akşam üstü indik. Hava limanından taksiye bindik. 
Varana dek, 5 saat kadar, Dubai'de hava limanında vakit geçirdik. Neyse ki, 4 saati aşan aktarmalarda Emirates'in yemek fişi uygulaması varmış. Çok beğendik. Ancak beklemek hiç hoş değil. 3 uçak yolculuğu, taksiler, shuttlelarsı saymadan, HK'dayız. Yeşil, nemli, gri bir ada!

Belgeselci halimize dönelim; taksiye binmeden önce gideceğiniz bölgeyi öğrenmenizde fayda var. Yaklaşık fiyatı tablodan görebiliyorsunuz.
Taksi konusunda çok uyarı vardı hem HK sitelerinde, hem de bloglarda. Biz hiç sorun yaşamadık.
 İngiliz sömürgesi olunca, önce sağa, sonra sola bakacaksın!
Otele eşyaları bırakıp, mızmızlanmamı sonlandırmak için ilk gördüğümüz balık restorantına girdik. 
İşte o zaman denizin hıyarını, tarağını yedik. Kimse zarar görmedi. Ekipten biri zaten hiç yemiyor. Ben eskinden Uzak Doğulu'ymuşum zaten.
 Bu fotoğraf otel odasından ertesi gün. Uzun ve sıkışık binalar. HK'da yaşam alanlarının çok küçük olduğunu öğrenmiştik. Ancak birazdan başka detaylar vereceğim.
Yaşam alanı küçük olduğu için de, insanlar genellikle yemeklerini dışarıda yiyorlar. Zaten gündüz bunaltıcı sıcakta sokaktaki kalabalık, güneşin çekilmesi ile 5 katına çıkıyor. 
 İşte başka bir taksi. Çok gürültülü insanlar Çinliler. 
Budistler boşuna Budist olmuyor arkadaş. Şehir oldukça kalabalık. Sadece insan değil, her şey kalabalık. 

 Ladies Market ararken balıkçıların olduğu sokağa girmişiz. Kusursuz akvaryumlar vardı. Ancak fotoğraf çekmek yasaktı.
Zaten önce giden turistler, insanları bıktırmışlar.
"Fotoğraf çekme, alacaksan al" yazacak kadar kızgınlar. 
Ben de artık aynı fikirdeyim ya, pek güzel fotoğrafım da yok.
Benimki tourist block. Konuyu kapatıyorum.
 Bu aşağıdaki kedi de, kediseverlere gelsin. Miv! "bir su verin la, kuruduk".
 Sokak aralarında bu şekilde ibadet köşeleri göreceksiniz. Burada bir tütsü, bir portakal var ancak 5 portakal, elma vd ile manav tezgahına benzeyenler bile vardı.
Saygı duyuyoruz.
 Pek fotoğraf çekmemişim. Zira böyle dolanırken, Benjamin'i boynuma astım, beşiği de omzumda. Tam şekerli ve tadını çözemediğim yeşil çaylı soğuk bir içeceği içerken, biri çaat çarptı. Ağzımdaki sıvı makinanın üzerine döküldü.
Güzel olan dilimizi bilen yok, saydır gitsin. Adam sori sori diyerek kaçtı. Neyse ki, içine girmedi, Benjamin iyi. Ama alıcam kompakt bir makina. Hem hafif hem de su altı. Yeter!
Ladies Market denilen yer bizim Bospa, sizin Nişantaşı pazarı ya da her neyse. 
Sokak arasında satıcıların ve arkadaki dükkanların hayatlarını kazandıkları yerler.
Ama dikkatli olmak lazım. Benzeri var. Eğer ilk gittiğinizde sizinle pazarlık yapıp, fiyatı düşürmüyorlarsa, yanlış yerdesiniz.
tüm gün Kadınlar Pazarı'ndaydık.
150 dolares dediği şeyi, 50 dolara veren oldu. 
Öyle gezerken, elbette bir Türk'e denk gelmeliydik. Arkadaş denk gelmiş. Adam bizi arkadaki Türk Lokantasına götürdü. Our Restaurant. Bizim Lokanta!
Bize çay ısmarladı, su verdi. Biz de yemek yedik. Lokanta TripAdvisor'da var!! 
Silahtan bahsettik, patlatalım madem.
Bizi arkadaşının lokantasına toplayan beyefendi, Karadenizliymiş. Tek bir odada, banyosu vs var mı diye sormadık, zira yoktur, 12 metrekarelik bir odada 750 Amurikan dolarına kaldığını söyledi. 
Benim sorularıma, tanıdık şekilde, hallederiz, ederiz yaa, dediği için, bilgi alamadım. Ama cevabı verecek kişi bir Türk ise, her yolu dener.
Biz ayıptır söylemesi, menemen istedik. "Abi biraz uzun sürecek. Burada gaz yasak. Ama bizde tüp var, onda yapıcam". 
Sordum tabi, "neden yasak", cevap yok. Ceza veriyorlarmış yakalanınca. Ama bizim yiyecek o tüpün üzerinde pişti, yasağa rağmen.
Lokantanın sahibi, oradan bir kadın ile evlenmiş. Evi baya büyükmüş! 70 metrekare! Ohh yeee! Nağber?
Çayı karşımdakine verdim. Hesabımızı ödedik, çıktık oradan. Bizi oraya götüren kişi niyetliymiş. Ancak yaptığı işin tam olarak ne olduğu öğrenememekle birlikte, "hallederiz" diyerek halleden kişilerdenmiş. Öyle sandık.

HK'da hava korkunç derecede nemli ve sıcak. Yağmur yağıyor arada. Öyle böyle değil ama. İlk aldığımız zaten şemsiye oldu. Bende de takıntı var. Bir şey aldıysam bir süre (HK'dan ayrılana kadar) başka yerlerde kaç para diye bakarım.
HK'da şemsiye kiralanabiliyor. Hafta boyu 50 dolar! Biz 80 dolara aldık. Daha küçük şemsiye istediğimizde, satıcı kadın bize bağırdı. Evet, bağırdı. Genelde bağırarak konuşuyorlar zaten. "Küçük bu küçük! Hem de daha pahalı. Bunu al." Beğendiğimizi alamadık. Çok yağış vardı, başka dükkan yoktu.
Azarı yedik ya ilk alışverişte, ben tırstım! 
Bir de Hırvatlara kızmıştım. Haksızlık etmişim. Gürültü istiyorsan, al sana HK! 
Ladies Market'tan nihayet sıyrılabildik ki, sevgilim beyi bir Budist durdurdu.
Elindeki kolyeyi öpüp, benimkinin kafaya vurdu. Sonra birer birer kolyelerini çıkarıp benimkinin boynuna geçirdi.
Ouuvv falan, ben bakıyorum. Kilitlendim. Sonra bileğindekileri çıkarmaya başladı. Ben bu arada, adamın suratındaki kıllı bene takılmıştım. BK'a taktıkça takı, taktı adam. Sonra para istedi :s Bu arada, benim alnıma da öptüğü şeyle tak tak vurdu.
BK'a hemen, "iade et" dedim. O da dayanamaz zaten, biraz para vermişti o arada. Adamın tüm taktıklarını da iade etti. Budist kazandı. 
Böyle Budizm bilmiyorum ben. Bilen anlatsın. Hani Ferrarisini satanı vardı bunların? Para toplayarak Budist mi olunuyor? Ommmmmmm?
 Ve hava kararmaya başlamıştı zaten.

HK'un bir kokusu var. Aynı kokuyu, Almanya'daki Çinlinin dükkanında da almıştım. Nemli duvarlar ve baharat. 
Meğer bir ülke o şekilde kokabilirmiş.
O koku üstüne, kıyafetlere de siniyor.
 Ge_ze, ge_zeee Avenue of Stars'a geldik. 

 Ceki Çen'in el izine, el bastırmak. Tanımadığım bir sürü star, ünlü vardı. Demek ki, benim bilebileceğim kadar ünlü olamamışlar.
 Buruş Li! Seni seviyoruz, "be like water". Çevirisi: su gibi aziz ol!
Elbette değil, iki şakanın belini kırdırmıyonuz yavu.
 Sonra o gece, yorgunluktan geberip, uyuduk. Odamız küçük değildi.

Kadınlar Pazarı'nda, dedim ya bağırıyorlar diye, BK'a azarlar halde, "yakışıklısın! al bunu, daha fazla indirim yapmıcam" diye bağıran da oldu. Biz böyle aslında verdiğimiz paranın yarısı ile bile kara geçebilecek kişilerden, ucuza aldık istediğimiz şeyi diye mesnetsiz bir mutlulukla uyuduk.
Müze mi gezdim? Hayır
Fotoğraf mı çektim? Pek değil. Çektiklerim de beni mutlu etmiyor.
Bir daha gider miyim? Ay çok uzak! HK'da 3 gece geçirdik.

Oteli kahvaltısız aldığımız için de, sabah yola düştük.
Yokuş çıkarken fark ettik ki, insancıl belediye yokuş boyunca yürüyen merdiven yaptırmış. Merdivenlerin bir amacı da, katlı hale kolay erişim. Bir katta balıklar, bir katta et, bir katta sebze, meyve.
Fotoğrafların bazıları iyi çıkmış. Onları satacağım için buraya koymuyorum elbette.
 Bu teyze kendi poz verdi.
HK'da size kasa fişini, aldığınız şeyi vs uzatırken iki elleri ile sunuyorlar. Hafif de öne eğiliyorlar. Bağrış çığrışlar ama bu hareket sıklıkla yapılıyor. Ben de teşekkür ederken kendimi eğilirken buldum. Kendimi mi buldum?

Bu teyzenin arka fonu daha az kalabalık olsa, ah. İşte kalabalık dememe bir örnek.
 Kutu kutu evler. Hepsinde klima yok!
Bu arasa, sıcaktan çok bunalınca, açık dükkan kapılarının önünde yavaşlayarak serinledik. Dışarısı çok sıcak, içerisi çok soğuk. Yanımıza sweat shirt (süvet şört) alsak iyiymiş. 


 Aşağıdaki sığ sularda yaşıyor. Belgeselini seyrettim ama adını bilmiyorum. İnci sözlük'te kesin vardır. Pişler.
 Bu da yürüyen merdivenlerden biri.
 Bambu ölmemiş. HK'da hala sıklıkla kullanılıyorken görülmüş. Bu neme bambu şart.
"Denizlere çıkar sokaklar"
 Sonra taksiyle The Peak denilen, aziz HK'u tepeden net görebileceğiniz noktaya çıktık. İnsanlar tramvayla çıkarlar. Biz tembeliz tabi; taksi.
 Sonunda şöyle fotoğraflar çektim. 
 Bu da tramvayın eğimi için bir kerteriz dedim ama çıkmamız. 40 derece vardır herhalde. Jet lag vurdu, gözlerim yanıyor ve kapanıyor.
 Aşağıdaki bina da tramway şeklindeki tramway üstü binası. İnerken bindik.
 Feribota geçerken gördüğümüz mülteci direnişi.
 Feribottan.
 Otelin sokağından.
Genel yorumları sonra yazayım. Ağır vurdu uyku.
Sevgiler, JJZ

No comments:

Post a Comment