Sunday, October 26, 2014

SeyahatlAr

Geçen haftaki Batı'ya seyahatte, tek başıma ve hasta olmanın etkisi ile mırmır ve mızmız sürdüm aracı. 90la gidince de aynı vakitte orada olabiliyormuşum meğer.

Ne zamandır aklımdaydı, yol üzerindeki Frig Kalesi'ne uğramak. Halsiz olmama rağmen, kırdım direksiyonu.  
Yolda emin olamadım, bir çobana sordum doğru yolda mıyım diye. Doğru yoldaymışım.
Buraya kadar geldim ama önce uzaktakine gideyim dedim. Ne haldeysem artık, köylerin isimlerini unuttum yolda hep. Karacakaya'ya kadar gittim, geri döndüm. :/ Emin olamadım, artık çobanlara da sormadım.
Sonra Zeyköy'e gittim. Oraya gitmeden de, yoldaki bankta güneşlenen dayılara yolu sordum. Oysa yol başka yere gitmiyordu. Öyle bir güvensizlik, sosyalleşme arzusu. Dayılar yolu gösterdi, ben de işte bu noktaya gelmiştim.
Köye girdim, orada da araç içindeki bir beyefendiye yolu sordum. Artık bu sefer haklıyım, çünkü hiç tabela yok!
"siz beni takip edin" dedi kibar köylüm.
Takip ettim, şu aşağıdaki yola girdik. Onlar durdu. Araçtaki 3 kişi indi, başladılar anlatmaya. Ben de yanlarına arabayla yaklaşıp, teşekkür ettim ve ileri gittim.
Oooo kızımız yaşlanmış. Eski günlerdeki gibi tanımadığı insanları arabaya almayı bırak, konuşmuyor bile!
 Adamlara ayıp oldu ama takatim yoktu. Zaten şu kayalarmış Frig Kalesi dedikleri. Bir numarası yokmuş. Aslında üst taraflarda mezarlar varmış ve aslında nekropolmuş ama hiç bilgi yok işte. Adamlar da anlatırken, tüydüm gittim zaten. 
Dönüşte güneşlenen dayılar hala banktaydı. El salladım, beni görünce bacaklarını indirdiler, selam verdiler. Güzel insanlar köylerde yaşıyor, ben söyliyim.
 Ve işte o kadar tıngır mıngıra rağmen erken vardım batıya. Yine yolda sürekli gördüğüm, Anıt Ağaç tabelasına döndüm.
O gün pek bereketli geçmeyecekti, biliyordum. Şu görkemli hayat ağacını çektim. Yakınlaştım, zeytinleri çektim. Satılmak üzere internete yükledim, hehehe.
Sonra, vardım ve yemeğimi yedim. Bir önceki gün saçıma sürdüğüm kokonat yağı fazla gelmiş. Yıkanmama rağmen saçlar yağ içinde :/ Sanki 4 gündür yıkanmamışım. Şampuan aldım, yemek yedim ve yatağa. Sonrasında hekim, ilaçlar vs.
Kitapsız Kedi kızacak ve üzülecek ama bir akşam üstü de, bastım kokoreç yemeğe İzmir'e gittim. Yalnız. Ama kokoreç için hayvan öldürmüyorlar, ölenden çıkarıyorlar bağırsağı. Ben bu zıngıldayan ağaç halimle ve yaşam koşullarım nedeniyle tamamen çıkaramayacağım eti hayatımdan. Üzgünüm. Ama çok çok azalttım. Çoğu zaman etçide, kaşarlı tost yediğim oluyor. Ama bu kokoreç :(

Neyse, cam toplamaya gittiğim gün de, böyle eğreti fotoğraf çektim. 
 Reklamı yasaklandı ama ben yayınlıyorum! Antibiyotikten ötürü alkol tüketmedim. Arka masadaki amcanın kafası yetmişti zaten. 
 Sonra odama döndüğümde, cüzdanımdaki şu şans kurabiyesi yazısını gördüm. Almanya'daki Uzak Doğu restorantındayken çıkmıştı bu. Arkasında Almancası yazıyor.
 Ve eve dönüşte, yolda ani bir sis. Çok yoğun olduğu için, odaklayamadı Benjamin ancak bu kadarını çekebildi. İndiği gibi kalktı sis zaten.
 Belki renkler ile oynamalıydım. Ama wysiwyg!

Şimdi hala titreşen ciğerlerim ve üşüyen ayaklarımla, ne zaman iyileşeceğimi bekler dururum. 24 ay askerlik yapan kocasını beklemiş ananem ve babasını doğduğundan dönene kadar görmeyen annem gibiyim. 
Ama ne demiş şans kurabiyem; "geleceğin için endişelenme".
Hem şöyle bir baktım da, şu vakte kadar fena yaşamamışım yav. Gezmişim mesela. Bir tek Amerika kıtası kalmış altlı üstlü. O da seneye olur inşA.
ahahahha 

No comments:

Post a Comment