Wednesday, May 27, 2015

Kent ve Köpekler | Mario Vargas Llosa

Senenin ortasına geldik ve okuduğum üçüncü kitap. 
Çok utanıyorum ama hakikaten durumum yok. Vaktim yok, olan vaktimde gözlerim yok.

Kitap başta beni zorladı açıkçası. Ödül almasını sağlayan yazım türü kafamı allak bullak etti.

Belki o vakitler öğrenildiğinde şok etkisi yaratmış gerçeklerdi içeriği.
Zira biz Oz dizisi ile büyüdük bebeYim.

Ama son iki gece, kan çanağı gözlerimle inatla okudum ve bitirdim. 
Hiç beklemediğim bir sondu.

Beğendim. Tavsiye ederim. 

Senenin geri kalan yarısında da pek zannetmiyorum aldığım kitapları okuyabileceğimi. 
Okumadığımdan değil, okuduklarım buraya yazılacak şeyler değil. Aksine çok okumaktan gözler akşamları kan kırmızısı. 

İzmir ve Heykeller - Rüya

Keşke çizebilseydim rüyamı.

Tepede bir yerdeyim ve sol tarafımda ahşap bir köprü var. Bu köprü gerçek hayatta da var, bulacağım. Unutmadan rüyamı yazmalıyım.

Ahşap köprüden karşıya bakınca sanayi kenti görünüyor. Etraf döküm alanlar ile dolu ufak tepecikler halinde ama. Tam karşıma baktığımda sfenks kafalı dökümler, beton santrali / elek dökümleri görüyorum. Mesleki deformasyon.

Daha ileriye bakınca da, deniz. Özlediğim.

Tekrar karşıya bakınca yine deniz ve ufak adalar. "İzmir burası" diyorum. Kamera açısı yine değişiyor.

Bir dikili taş, sütun. Üzerinde Nasreddin Hoca var kavuğu ile. Ama saf, beyaz mermer!! Çok nadir.

Hemen karşısında yine bir heykel. Yanında da "masal yolu". Harika ince bir ark var, orası çok meşhurmuş. Fotoğraf çekmeye uğraşıyorum. Benjamin'in lens pislikle dolu ama biliyorum ki, çektiğim fotoğraflara yansımayacak. Gerçekte de öyle.

Birinin fotoğraflarını çekerken, arkamdan gelen arabalar yüzünden kenara çekiliyorum ve karşıdan iki turist geliyorlar. Masal masal diyorlar.

O arkın yan tarafında başka bir yere giriyorlar. Meğer hazine oradaymış!!!
commons
Bu kafayı kulak memeleri bu kadar uzun olmayan ve siyah (Diyarbakır taşı gibi). 

Muhteşem heykeller var. 
Adamın kıyafetlerine bakıyorum, budist kıyafetleri günlük hayata uyarlamış. Beyazlı turunculu. 
Heykeller için diyor ki, "bunlar **dalar ama birebir aynısını buraya yaptılar"
"Köle heykelleri bunlar" diyor ve dokunuyor. Siyah süngersi görünümlü (ponza taşı gibi) heykeller insan eti gibi tepki veriyorlar. Fotoğraflamaya çalışıyorum.

Sonrası karmaşık. 
Avustralyalı, flört, kitap, ah o kitap.. 
O kalın, muhteşem, nadir kitap...

Köprünün yerini henüz bulamadım.
Sfenkslerin yeri beli
Buda kafası Kamboçya'da
Heykeller de Afrika'daymış.
Arkı bulamadım.
Ama şunun gibiydi.

Monday, May 25, 2015

Enerjist

Size şurada bahsettiğim arkadaşım Ankara'ya geliyor, 26-28 Mayıs arası. Bireysel şifalanma, enerjilenme artık ne derseniz, ilgileniyorsanız, size iletişim bilgilerini iletmek üzere bana mail atabilirsiniz.
Başka konularda da atabilirsiniz. Zira dijital bir gevezeyim. 

Jardzy.Pekkan ET gmail

Sevgiler,

Thursday, May 21, 2015

At ve Tabanca

Ah rüyalar!

Rüyamda önce bir tilki gördüm. Evin karşısında yükselen uzun otlarla kaplı vadide ilk önce bir tilki zıplayarak avlanıyordu.
Sonra bir at yaklaştı pencereye.
Önce kafası görünüyordu ve ufaktı.

Sonra yaklaştı ve büyümeye başladı.
Baktıkça büyüdü. Hayvanla bakıştık uzun süre. 

Ama at öyle ince burunlu, estetik bir yarış atı değildi. Bildiğiniz, ki hangimiz biliyoruz ki, vahşi attı.
Belki yılkı atı.

Şöle bir yaratık:
Ama kahverengi ve çok güzel.

Sonra bir adam belirdi otların arasından siyah kıyafetli, sakallı. Elinde silah vardı. Ben pencerenin önündeki koltuğa yattım saklanmak için.

Açık pencereden içeriye ateş etti. Duvara. Amacı neydi ki?!
Odadaki iki erkek yere yatmıştı saklanmak için.

Acaba nefesimi duyuyor mu? Şimdi ne yapacak diye sakince düşünürken uyandım. Silah sesi çok gerçekçiydi.

İzmir'de pencereye çıkıp elinde silahla ateş eden adam görmüştüm bir kere. Ne kötü günlermiş :)

Belki şu silahla vurulan Ergani'li kızdan etkilenmişimdir. Diyarbakır güzel de, Ergani çok kötü. Daha önce de yazmıştım, bir gece orada kalmak zorundaydık. Yorgunluğa rağmen Urfa'ya dönmüştüm gecenin ortasında +4 kişi ile tek şoför! Sadece orada kalmayalım diye. Ertesi gün öğrendik ki, silahlı çatışma olmuş iki aile arasında :/
O seyahatte zaten nereye gitsek bir yağmur, gök delinmiş, nereden ayrılsak arkamızdan sel, çamur, ölüm, heyelan.. Ama çok keyifli bir seyahatti.

Şu an Serdar Ortaç'ın son şarkısını dinlemekteyim!!
Hastasıyım SertaçOrtaç'ın (kardeşinin adı sertaç bu arada, biliyorum)

31 Mayıs önemli bir gün benim için kariyerim açısından, finallerim var. Çok meşgulüm. 
İyi dileklerinizi, dualarınızı beklerim.

Sevgiler,
J.


Friday, May 15, 2015

Çoktan Değişti Her Şey

Ben Doğu'ya gitmeyeli sanırım bir 10 ay olmuştu.

Kayseri üzerinden gidelim dedik.
Cacabey Camii önemli bir yermiş, Kırşehir'in içine girdik.
Ahilik kutlamaları vardı.
Her şehirden insanlar gelmiş, emeklerini sergiliyorlardı.
Benim memleketlerimden birinden (asker evladı olunca ülke bana memleket) oltu tespih aldık.
Şehrin ekabirinin haber çekimlerinde arkada çıkmış ya da basın mensubu olarak görünmüş, kalabalıkta kendime yer açmış olabilirim.
Evet, camiye dönelim.
 Yukarıdaki fotoğrafta yer alan tavandaki delikten, aşağıdaki fotoğrafa ayın ışığı yansırmış da, Cacabey ayın hallerini bu şekilde takip edermiş.
Kuyunun dibindeki pisliklere bakınız. Bunu yapan biziz zira. O iletki nedir peki? 
Bir kalem, bir pergel bir de çikolata alacaYım.


 Arkadaki ayağı görebildiniz mi? 
Bir adam Kur'an okuyordu.
 Bu da hikayesi.
E tabi Doğu Anadolu'ya gidilir de, Divriği Ulu Camii'ye gidilmez mi?!?!
Çekirdek aileme yeni katılan adını henüz koymadığım makinemi denemem gerekiyordu. Makinenin aileye katılmasının bir hikayesi var, sonra yazarım.

Türkiye'de Unesco listesine ilk giren (1985) bu cami ve şifahane ile ilgili iki haberim var. 
Önce kötüyü vereyim.
 Yukarıda fotoğrafta görebiliyorsanız, parça düşmüş.
Düşmüş!!! Yıkılıyor artık bina :(
 İyi olan da, biz oradayken, diğer bir ziyaretçi grubunun ihaleye teklif vermek için incelemeye geldiğini duydum. Kulak misafiri olup da sormamazlık olmazdı.
Tadilat için ihale açılmış.
Haziranda yapılacakmış. Temmuzda da çalışmalar başlarmış.
Umarım orjinaline uygun, detaylı bir çalışma olur. Gerçi bizim konuştuğumuz mimar, 4 sene süreceğini söyledi. Onlar kazanırsa, şantiyeye davetliyim. Giderim, su taşırım, iskele kurarken yardımcı olurum, Şirketten yemek götürürüm. Yeterki olması gerektiği gibi olsun. Amin bin.


 Eh tabi yeni makine ile çekimler.
Yine şöyle bişi yapayım dedim. Polarize filtre yerine gözlüğümü koydum.
Ay iç bayıcı ama yine de güzel şeyler çıkmış.



 Kızlaarrr!
Size bir sır vereyim mi??!
Biz fotoğraf çekmeyi seven insanlara "şunu da çek" diye gösteriyorsunuz ya, sizin gördüğünüzü bir makine ile göremeyeceğimizi bildiğimiz için çekmiyoruz.
Helak oldum keçi götü çekmekten.
Alın işte size "şunu da çek" fotoğraflarının en iyisi. Keçi götlü iki foto.





 Tödürge Gölü.

 Üstteki de aslında 1983te çektim diye sizi kandırabileceğim bir foto bence.
Gözlüğün aslında çerçevesi alttaki renk farkı. asedasdsa
İçinizi renklerle bayınca siyah-beyazla bitireyim.
Şifahanede su ile tedavide kullanılan zemin akıntısı.
En güzeli de, aylardır görmediğim insanlarla bir gece manevi ailemin evinde görüşmek oldu.
Uzun zamandır böyle mutlu olmamıştım. 
Bize insan lazım, malın mülkün sonu var ama iyi insanın, iyi anların sonu yok.
Ya da tam tersi!
Hangi açıdan bakmak isterseniz.


NOT: Fotoğraftaki Reno 12'yi de direnişteki arkadaşlar için gözünüze sokmak isterim. Zira ilk işveren sendikasını kuran kişinin şirketinde çalışmaktayım!
#DirenReno 

Friday, May 8, 2015

Sen bana bir şeyler android

Bu sene ikinci oldu bu, biletini alıp da gitmediğim yolculuk.
İlki Antalya'ydı. Bu GürcÜstan.
Hayırlısı diyoruz.
Zira bu hafta sonu bombastik birşeyler olabilir, umarım olur amin bin. Heyecan doluyum. 
Ya bu androidler çok tuhaf.
Hiçbir uygulama yüklemeden, gelen maillerden bana hatırlatma yapıyor.
Sabah gitmediğim uçuş için, "evden 07:45te çık" dedi.
Sonra uçuşta 25 dakika rötar olmuş, onu gösterdi.
İst-Bus uçuşum için de 19 dakika rötar yapmış uçak ve buranın saati ile 16:24'te inecek diyor.
Yani bu akıllı telefonlar hayatımıza hükmediyor.
Ha bir de, kardeşimin evindeyken, "buradan eve şu kadar sürede gidebilirsin" dediklerini de unutmadık.
Geçen gün retainer'ımı takarken, telleri çıkardım ama iki yerden çatlasa da, retainer ile yakın temasımız devam ediyor. Azalarak bitiyor.

Dişimin birinin Patrişya Arket dişi gibi olduğunu gördüm ve çook hoşuma gitti.
Çünkü çok beğenirim o çıkıntı dişi ben!
Hayat gittikçe güzelleşiyor! Çogşükür!

Tuesday, May 5, 2015

BCN - son

 Bunlar da son olsun.  Gaudi'yi ayrıca yazacağım. Port Vell.
 İşte bö'le sanatsal enstelasyonlar. Deniz üzerinde adamlar falan. Her yer sanat.
 Bir aparmanın kapısından kafamısoktum da, böyle merdivenler falan. Bizim mimariye bakın bir de!!!

 Burada kesin yüz kedili yalnız bir teyze yaşıyor ya da bir kızcağız. Bu bitkilerin arasında da marihuanna yetiştiriyor olmalı.
 Küp küp, minicik.
Ay bana daral gelir öyle. Ev dediğin geniş, az eşyalı, bol ışıklı, önünde mümkünse ağaç dallarını görebileceğiniz ferah bir yer olmalı.
 Sokak sanatı :/
 Konservatuar. Burada 1 saat kadar oturduk sanırım. 
 Vee aktar.
Avrupa'da aktar bulma olasılığınız nedir?!
İşte, şanslıyım derken size kanıtlarımla geldim.
İlk geceden sonra, boğazım ağrımaya başlamıştı. Acayip bir acı. Arada yutkunamaz hale geldim.
Seyahat sigortam var tabi de, neredeler, iletişim, aman çok da önemli değil diye bişi yapmadık.
Ama tam ben aktar olsa derken, karşımıza bu çıktı.
İçeri girdik ki, tatlış bir teyze. İng bilmiyor tabi.
"Ölüyorum, boğazım şiş" dedim. anlamadı Türkçe. Elimle konuştum.
Bana ik itane damla gösterdi. Biri ekinezya. 15 Euro falan.
Diğerini anlamadım. Ama içime sinmedi.
"sen bana kaynatabileceğim bişiler ver" dedim elimle. 
Gitti dibinde az kalmış bir çuvalı kıvırdı kıvırdı. Hiç tanıdığım bişiye benzemiyor. Ama çam var, orası kesin.
O sırada iki kız geldi tabi, şans demiştik :D
Ama onlar da bilemediler ingilizcesini.
Sonra parasını sordum ettim, kızlar yardımcı oldu. Teyzecim de yazarak gösterdi. 50gr aldık. 2,2 euroya. 
Baktım yine teyzeme. Napıcam ben bunu dedim.
Ya işte, dil bir bariyer değil aslında.
Bana musluğu gösterdi ve bir eliyle de bardak yaptı. Sonra parmakları ile otun ölçünü gösterdi. Yine 2 dakika kaynat dedi.
Öpçektim.
İyi geldi ot. Ama çişim bir tuhaf koktu sonra, söyliyim. 
Bir de gümrükte başıma saçma sapan bişi olmadan getirdim ya, ne gam!
<3 aktarlar
 Gaudi'nin eserlerinden birinde ferforje bişiler. Burası Pakilerin sizi kazıklayabileceği, "kardes kardes" diye seslenebileceği, cebinizden alavere ile paranızı hırsızların çalabileceği sokak. 
Böyle bir karmaşa yaratıp, öyle yapıyorlarmış bu işleri. Dikkatli olun. Biz bişi kaybetmedik. Aerobüs dönüş bileti haricinde :(
 St. Jordi kandili simidi. Keh keh
 Soldakilerden biri Selim <3 Katedralin arkası burası.
 Şu yukarıda gördüğünüz şey, aslında bir tavan. Böyle ağaç işçiliği mi olur ya?! Naaptınız?
 St. Jordi.
 Inversiyon ahaheahah

Şimdddi, böyle rengi kaçmış sararmış bir pirinç heykel parçası, kapı bişi gördüğünüz mü, bilin ki, insanlar elledikçe böyle oluyor.
Batıl itikatlı biri olarak, hemen elimi kodum, dilek diledim elbette! 
Dünya barışı. Sabit.
 Sokaktaki şeyler.
 Bir sonraki gün St. Jordi günü. Hazırlık.
 Bak, bak. Balkonların altına bak. Amk.
 Gülleci amcalar, parkta gülle savuruyor. Bilmiyorum detayını ama filmlerde falan görmüştük di mi?
 Zafer Takı. Ah gel bir de Ank kapılarına bak :((((
 Yine Gaudi'nin bir evini arıyordum. Adını unuttum şimdi.
 Şu ejderhaları bir rahat bıraksanız a!
 Bu satılık bir şato. Caddeye hakim.
 Ezcane :/
Abi nedir bu estetik, bu renkler falan.
 Bu da, evin önünden geçip de görmediğim için, ertesi gün tekrar gittiğimde bulduğum Gaudi'nin ziyarete kapalı başka bir tasarımı. 
 23 Nisan! Kurlu olsun!
Dünya Kitap Günü ayrıca. Bir de Barselona'da sevgililer günü gibi bişi.
Her yer kitap ve gül satıcıları ile dolu. Kek yapan, satanı da vardı elbet.
Bekledim biri gelir, kitap olur, gül olur verir diye.
Dahası oldu, sahilde bir adam öptü beni dodaklarımdan. 
Tek başımaydım o gün, Qankam hasta olduğu için.
Bana kimse inanmaz diye öpen adamla selfi çektirdim ahahahah
Kart sapık.
 Yine mi ejderha.
 İşte Barceloneta! Buradan kum getirdim Saçaklı!
Arkadaki de balık. Pul pul görünüyor, parlıyor. Ama değilmiş. Yakından baktık.
 Parktaki insanlar. 
Ve işte o gün en leziz paella ve sangriayı, pilaj yolu üzerinde rastgele girdiğim bir yerde yedim.
kaldığımız süre boyunca da, babam orada olmadığı için, ne çıktıysa yedim.
karfurdan aldığım limonlar da ek olarak balıkçıda işe yaradı.
Akdeniz kenarında yaşamak bir ayrıcalık yav.
 Ertesi gün de, Mountjicic'e çıktık. Yahudi Dağı anlamına geliyor.
 Bayılıyorum konteynerlere, vinçlere <3
 Sonra hazır dağda iken, Joan Miro sergisini gezdik.
İşte o vakit anladım kendisini.
Ama realist çizimleri daha iyimiş. Sürreelleri anlamak için o vakitte olan bitenden haberdar olmak gerekiyor.


 Gaudi'nin ilhamları.Bizde böyle ağaç kökü var mı?
 Sonra El Pablo'ya gittik. Burası İspanya'nın dönemlerinin bir araya getirildiği bir müze. İçeride ayrica sanat galerisi, kerane tatlıcısı, tasarımcısı, kafecisi falan var.
 Unuttum söylemeyi, tüm şehir ilk 2 gün portakal çiçeği kokuyor idi. Bayılırım. İzm'de bahçede vardı. Miss
 Yansırım.
 Hah içerde manastır olsun, kilise olsun, tüm günlük faaliyet şeyleri mevcut.
 Ben Dali - Picasso olan bir sergiye girdim burada. Seramikler vs. Şu an daha iyi anlıyorum kendilerini.
Sanatla doldum, taştım.
 Bu da bir sokak yine El Pablo'da. Şu direklerin üstleri hep aşağıdaki gibi farklı heykelciklerle dolu.
 Bu, benim. Sıla'anım kolyemi gönderende.
 Akşam da flemenkoya gittik. Soldan ikinci abimizi, yenge nasıl mum ettiyse, neresini kesmekle tehdit ettiyse artık tavana tavana bakarak şarkı söyledi.
Sanırım yenge de, bu yeşillidi.
Allam o ne gırtlak, o ne canhıraş bağırmak, o ne dans, o ne müzik, o ne tepişme. Yenge sürekli titrediği için, ben de Benjamin'in ayarını yapamadım, çok iyi bir foto çıkmadı ortaya.
Ama o meymenetsiz, memnuniyetsiz surat bende de var. Özümde flemenkocuyum.
 Burada da ne yazıyor biri söylesin.
Bence ölümcül kazalar olabilir, bu çizgiyi geçme diyor. Gördük de, oldu valla.
Off şu katedraller.

 Bu önemli!
Yukarıda gördüğünüz kilisede, bir düğün vardı!
Oh yeah!
Oturduk, izlemeye başladık. 
Sonra bir fark ettik ki, damat arada sandalyeden kalkamıyor, yenge koluna giriyor kaldırırken, otururken.
Ay gelsin gıybet. Kesin kadın Filipinli ve bakıcısı. O yüzden evleniyorlar.
Ya belki bakıcı çok iyi bir insandır, adam parayı ona böyle bırakmak istemiştir.
Ay kadın kaç yaşında acaba?
Adam kesin 80+
A bir görsek, derken. 1 saati geçkin törene katıldık.
Papazımızın da gözümüze gözümüze soktuğu şeyleri de söyliyim.
Kendine şarap döktü kasesine. İçti bi güzel.
Sonra tören süresinde, kaseyi bezle sildi, parlattı :/
Allam otur, kalk bitmedi tören zaten. Damat arada bıraktı, hiç kalkmadı sandalyeden.
Neyse, sonunda yürüdüler. Yengemiz çok genç değilmiş. Benden büyüktür ama. Damat 80+! Bildik.
Sonra başlarından gül döktüler. Pirinç dökseler biraz ayıp olurdu bence.
keh keh
Ben de zaten o gün çok bitkindim. İlaç almama rağmen fellik fellik dolaştım Barselona'da. Oturmak ve gıybet iyi geldi.
Bu da benim en çok sevdiğim yaz bitkisi. Çok güzel kokar. En çok Seferihisar, Gümüldür tarafında bulunurdu ben çocukkene.

Bu gezi yazısı da burada biter. Gaudi için özel bişiler yazmak isterim. Daha geyiği döner bu gezinin ama bu sefer böyle olsun.